İnsan yaşamı için bir zorunluluk, yaşam hakkının ayrılmaz bir parçası olarak gördüğümüz alanlarda piyasa ilişkileri hâkim olduğunda, gezegeni ve uygarlığı tehdit eden sorunlar giderek artıyor, çözümsüzlüğe doğru yol alıyor. Örneğin, kâr maksimizasyonu ilkesine göre yapılanan endüstriyel gıda sistemi, sağlıklı gıdanın yaşam hakkının bir parçası olduğunu göz ardı eder. Dolayısıyla günümüzde bireysel yaşamlarımızda canımızı en çok yakan sorunlardan biri gıda olarak karşımıza çıkar. Dünyada ve Türkiye’de “gıda sorunu” üzerine düşünen, araştıran ve “birlikte” bir şeyler yapmak üzere çalışan pek çok grup kuruldu son yıllarda. Yeni tüketici kooperatifleri, gıda toplulukları, toplum destekli tarım grupları; gıda sorununu “gıda egemenliği” kavramı çerçevesinde ele alıyorlar. Bu toplulukların ne ifade ettiğini Aksu Bora’nın güçlü cümlelerinden daha iyi anlatmam olanaksız: 

“Neyse ki … bir insanın “kendi hikâyesi”nin ancak başka insanlarla birlikte yaratılabileceğini unutmadan çabalayıp duranlar var. Farkındasınızdır. Son on-on beş yılda … ne kadar çok topluluk kuruldu. Birlikte bir şey yapmak üzere. Zanaatkârın yaptığı gibi bir şey. Buralarda güçlerinin yettiğince çabalarken, bir araya gelmelerine sebep olan işin girdisini çıktısını keşfederken, geliştirip yaparken, anlatılmaya değer hikâyeler, tecrübeler yaratıyorlar. İlham veriyorlar. Yaşadığımız dünyanın kötülüklerini olduğu kadar, imkânlarını da fark etmemizi sağlıyorlar. (Bora, 2018

Bugün Sosyal Ekonomi’de sözü, gıda konusundaki çalışmaları ile anlatmaya değer deneyimler yaratan gruplardan biri olan Doğa ve İnsan Dostu Topluluk Destekli Tarım Grubu’nun gönüllüsü Fatih Özden’e vermek istiyoruz. Ona ve dayanışma ekonomisinin iyi örneklerini ortaya koyan herkese teşekkürlerimizi sunmayı ihmal etmeden…

“… gıda hakkı, aynı yaşam hakkı gibi temel bir hak ve doğrudan halk sağlığını ilgilendiren bir konu…”

Okuyucularımız için kendinizi tanıtır mısınız?

Merhaba, ben Fatih Özden. Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi Tarım Ekonomisi Bölümünde araştırma görevlisi olarak çalışıyorum, bunun yanında yine aynı bölümde Tarım Politikası ve Yayım Anabilim Dalı’nda doktoramı sürdürüyorum. Doktora tezimdeki çalışma alanım ise kırsal kalkınma üzerine. Ayrıca Tarım Ekonomisi Derneği ve Ziraat Mühendisleri Odası İzmir Şubesi Yönetim Kurulu üyesi olarak dernek ve oda faaliyetlerinin içindeyim. Bunların dışında sanırım söyleşimizi de yakından ilgilendiren, 2012 yılında bölümümüzde oluşturduğumuz Doğa ve İnsan Dostu Topluluk Destekli Tarım Grubu’nun da gönüllüsüyüm.

Tarım Ekonomisi Derneğinde yönetim kurulu üyesi olarak görev yaptığınızı söylediniz. Derneğin amacı ve faaliyetleri hakkında bilgi vermenizi istesek…

Ülkemizde tarım ekonomistleri 1990 yılında İzmir merkezli olarak kurulan Tarım Ekonomisi Derneği’nde örgütlü bulunmaktadır. Derneğimiz tarım ekonomisi bilimi ve uygulamalarına, üyelerin mesleki, sosyal ve ekonomik sorunlarının çözümüne katkıda bulunmaya ve bu amaçlarla üyeleri arasındaki işbirliği ve dayanışmayı artırmaya çalışmaktadır. Bu amaçla kongreler, seminerler, konferanslar ve geziler düzenlemektedir. Dernek üyesi olmak için bu meslekle ilgilenmek yeterlidir. Dolayısıyla başka bölüm ve fakülte mezunlarına da üyelik açıktır. Derneğimizin 2018 yılı itibariye 723 üyesi bulunmaktadır.

Derneğimiz, Türkiye’deki Tarım Ekonomisi Bölümleri ile işbirliği içinde iki yılda bir “Ulusal Tarım Ekonomisi Kongreleri” düzenlemektedir. Bu kongrelerin ilki 1994 yılında İzmir’de gerçekleştirilmiştir. Bu yıl da 13. Ulusal Tarım Ekonomisi Kongresi 12-14 Eylül tarihleri arasında Kahramanmaraş’ta düzenlenmiştir. Ayrıca derneğimiz her yıl en az iki sayı olmak üzere bilimsel düzeyde hakemli Tarım Ekonomisi Dergisi’ni yayınlamaktadır.

“…bir başarı olarak gördüğüm konu… doğa bilimleri üzerine çalışan bir fakülte içine eleştirel bir perspektiften sosyal bilimlerin bakışını da sokabilmek adına gösterdiğimiz çaba…”

Kongre ve dergi dışında derneğin faaliyetleri arasında çalıştaylar, konferanslar ve paneller düzenlemek de bulunmaktadır. Özellikle kamuoyunda tartışmalara neden olan ve toplumun tüm kesimlerini ilgilendiren konularda, ilgili her kesimi bir araya getirerek katılımcı bir yapıda düzenlenen çalıştaylar, kitap haline de getirilerek daha yaygın bir şekilde herkesin ulaşımına açılmaktadır. Son yıllarda derneğimiz tarafından düzenlenen çalıştay, panel ve konferans başlıklarını şöyle sıralayabiliriz:

  • Avrupa Birliği ve Dünya Ticaret Örgütü Kararları Bağlamında Türkiye Tarım Politikası Stratejisi Ne Olmalıdır? (Çalıştay – 2004)
  • Küresel Kriz ve Tarım (Çalıştay – 2009)
  • Başka Bir Organik Tarım Mümkün mü? (Çalıştay – 2011)
  • Başka Bir Hayvancılık Mümkün mü? (Çalıştay – 2012)
  • Başka Bir Teknoloji Mümkün mü? (Çalıştay – 2012)
  • Başka Bir Köylülük Mümkün mü? (Çalıştay – 2013)
  • Türkiye’de ve Dünyada Açlık ve Sürdürülebilir Gıda Sistemleri (Konferans – 2013)
  • Köylerin Yerinden Yönetimi (Çalıştay – 2014)
  • Sürdürülebilir Tarım ve Halk Sağlığı Açılarından Tarım İlaçları Sorunu (Panel – 2015)
  • Türkiye’de Kötü Beslenme (Çalıştay- 2016)
  • Buğday, Ekmek ve Uygarlık (Konferans – 2016)
  • Alternatif Gıda Ağları (Konferans – 2017)
  • Başka Bir Mera Mümkün mü? Bütüncül Mera Yönetimi ve Planlı Otlatma (Panel-Konferans – 2018)
  • Yüzyıldan Günümüze Kırsal Alanda Çitleme Hareketleri (Panel – 2018)

Türkiye’de dernekler kısıtlı parasal olanaklarla amaçlarını gerçekleştirmeye çalışıyorlar. Tarım Ekonomisi Derneği kuruluşundan bu yana amaçlarına ulaşma konusunda ne gibi zorluklar ile karşılaştı?

Açıkçası zorluklardan çok, zorluklara rağmen neler yapabiliriz meselesine odaklandığımız için bunu çok düşünmedim. Ancak dediğiniz gibi biz de kısıtlı kaynaklarla faaliyetlerimizi sürdürmeye çalışıyoruz. Maddi kaynağımızın tamamı üye aidatlarından oluşuyor, bu da gün itibariye yıllık 25 TL ve aidatlarını düzenli olarak ödeyen üye sayımızda sınırlı. Buna rağmen zaman zaman diğer STK’larla da işbirliği yaparak faaliyetlerimizi sürdürmeye çalışıyoruz.

“… ezberleri bozabildiğimiz ölçüde başarılı olduğumuz söylenebilir.”

Size göre hangi alanlarda başarı elde edildi?

Geleneksel hale gelmiş bir kongrenin başlatılması, akademik bir derginin her yıl en az iki sayı halinde yayınlanması, konferanslar, paneller, çalıştaylar, kitaplar bunların hepsi bir başarı olarak sayılabilir. Ancak benim kişisel olarak en çok önemsediğim ve bir başarı olarak gördüğüm konu; yukarıda başlıklar halinde paylaştığım etkinliklerle,  doğa bilimleri üzerine çalışan bir fakülte içine eleştirel bir perspektiften sosyal bilimlerin bakışını da sokabilmek adına gösterdiğimiz çaba diyebilirim. Bu anlamda ezberleri bozabildiğimiz ölçüde başarılı olduğumuz söylenebilir.

“Gıda egemenliği kavramı… gıda güvenliği ve gıda güvencesi kavramlarına göre çok daha kapsayıcı ve bütüncül…”

Gıda ile ilgili sorunu, tüketicinin “temiz ve sağlıklı gıdaya ulaşma” sorununa indirgemenin yanlış olduğu; konunun “gıda egemenliği” kavramı üzerinden tartışılması gerektiğine katılıyor musunuz? Günümüzde herkes için bir endişe kaynağı olan “gıda sorunu” ile ilgili sizin değerlendirmeniz nedir? 

Gıda ile ilgili sorunu tek başına, tüketicinin temiz, sağlıklı ve güvenilir gıdaya ulaşma konusu olarak görmek, aynı zamanda bu meseleyi toplumsal bir sorun olmaktan çıkarıp herkesin bireysel bir sorunuymuş gibi gösterdiği için indirgemeci bir yaklaşım bence.  Oysa Evrensel İnsan Hakları Bildirgesinde de yer alan gıda hakkı, aynı yaşam hakkı gibi temel bir hak ve doğrudan halk sağlığını ilgilendiren bir konu. Bugüne kadar toplumda bu sorunla ilgili hassasiyetler de göz önünde bulundurularak, mevcut tarım-gıda sistemine içkin ve bu sisteminin açıklarını kapamaya yönelik gıda güvenliği ve gıda güvencesi gibi kavramlar gündeme getirildi.

Gıda güvenliği kavramı gıda kaynaklı fiziksel, kimyasal ve biyolojik risk unsurlarını önlemeye yönelik standartlara ve mevzuata dayalı daha çok teknik bir kavram. Bu yönüyle tarım-gıda sisteminin daha çok endüstrileşmesine hizmet eder bir yanı da bulunduğu söylenebilir. Ayrıca temelde gıdaların yararlı ve besleyici olmasından çok, insan sağlığına zararlı olmaması gibi bir anlayışa dayanıyor. Oysa insan ve halk sağlığı açısından gıdaların sadece zararlı olmaması değil, aynı zaman besleyici olması gerekiyor.

Gıda güvencesi kavramı ise toplumların gıdaya fiziksel ve ekonomik olarak erişebilmeleriyle ilgili makro ekonomik bir çerçeve sunuyor. Bu yönleriyle gıda güvenliğinin daha çok firmalara teknik, gıda güvencesinin ise devlete bir takım ekonomik sorumluluklar yüklediği söylenebilir. Ancak uzun zamandır gündemde olan bu kavramlar gıdaya dair endişeleri gideremiyor ne yazık ki.

“Mevcut tarım-gıda sisteminin; çiftçileri doğaya ve üretim faaliyetine, üreticileri tüketicilere, tüketicileri de üreticilere ve ürüne yabancılaştırdığını düşünüyorum.”

Gıda egemenliği kavramı ise mevcut tarım-gıda sisteminin açıklarını kapamak yerine bu sorunların sisteme içkin ve onun doğal bir uzantısı olduğu kabulünden hareketle, farklı bir tarım-gıda sistemi için ekolojik-ekonomik ve politik içeriğe sahip kurucu bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu yönüyle gıda güvenliği ve gıda güvencesi kavramlarına göre çok daha kapsayıcı ve bütüncül bir kavram aynı zamanda.

Gıda egemenliği denildiğinde kimin egemenliğinden bahsediyoruz sorusunun da önemli olduğunu düşünüyorum. Kastedilen egemenlik üreticinin ve tüketicinin egemenliği aslında. Günümüzde ne üretileceğine, ne kadar üretileceğine, nasıl üretileceğine ve kim için üretileceğine karar verenin üreticiler ve tüketiciler olduğunu söylemek mümkün değil. Karar vericiler her geçen gün satın almalar ve birleşmeler yoluyla sayıları azalan ulusötesi şirketler ve bu şirketlerin ideolojik aygıtları diyebileceğimiz Dünya Ticaret Örgütü, Dünya Bankası, IMF gibi örgütler.

Mevcut tarım-gıda sisteminin; çiftçileri doğaya ve üretim faaliyetine, üreticileri tüketicilere, tüketicileri de üreticilere ve ürüne yabancılaştırdığını düşünüyorum. Üretimin tohumdan başlayarak neredeyse her aşaması, ekolojik perspektiften uzak yoğun kimyasal girdi kullanımına ve fosil yakıt tüketimine dayalı bir yapıya sahip. Buna karşılık gıda egemenliğinin temel kavramlarından birisi ise agroekoloji.

Agroekoloji yerel bilgi de dahil olmak üzere epistemolojik olarak farklı bilgi ve bilme biçimlerini de dışlamadan üretimde doğa dostu yöntemlerin kullanımını öne çıkaran bir yaklaşım. Ayrıca köylülerin, çiftçilerin dış girdiye ve piyasaya bağımlılıklarını azaltmanın veya ortadan kaldırmanın yanında, doğaya ve üretim faaliyetine yabancılaşmanın aşılmasındaki rolü nedeniyle gıda egemenliği kavramına içkin politik bir yanı da bulunmakta.

“market zincirlerine ve şirketlere bağımlılık sadece çiftçiler için değil tüketiciler için de geçerli.”

Gıda sistemindeki sorunların çözümüne yönelik olarak dünyada ve Türkiye’de tabandan gelen bir takım girişimler var. Bu hareketlerin örnekleri arasında yeni nesil üretici kooperatiflerini, tüketici kooperatiflerini ve gıda inisiyatiflerini (örneğin gıda topluluklarını) sayabiliriz. Bu girişimler hakkında ne söylemek istersiniz?

Çiftçilerin bağımlılıkları sadece girdi piyasalarıyla sınırlı değil, ürünlerinin pazarlanmasında da her geçen gün artan bir şekilde market zincirlerine ve şirketlere bağımlı hale geliyorlar. Bağımlılık sadece çiftçiler için değil tüketiciler için de geçerli. Toplumun önemli bir bölümü ürünlerin kim tarafından, nasıl bir süreç içinde üretilerek satışa sunulduğu konusunda derin şüphelere sahip. Dolayısıyla gıda egemenliğinin tesis edilmesinde ürünlerin satışı ve pazarlanması için de alternatif modellerin devreye girmesi gerekiyor. Son zamanlarda bu ihtiyacın bir yansıması olarak gıda topluluklarının, topluluk destekli tarım gruplarının ve yeni nesil tüketici kooperatiflerinin öne çıktığı söylenebilir.

Bu uygulamalar arasında bir önem sıralaması yapılabilir mi sizce?

Bu inisiyatifleri bir önem sırasına koymanın doğru olmadığını düşünüyorum. Hepsi bir ihtiyaçtan doğuyor ve yapılarını içinde bulundukları şartlar belirliyor. Örneğin tarımsal üretime yakın yerlerde kurulan veya kurulacak tüketici inisiyatiflerinin yapıları daha esnek ve informal olabiliyor, ancak metropol diyebileceğimiz İstanbul gibi tarımsal üretime uzak kalan yerlerde kooperatif yapısında daha formal örgütlenmeler öne çıkabiliyor.

Bu inisiyatifler nasıl ayakta kalabilir, sürdürülebilirliklerini nasıl sağlayabilirler?

Tüm bu inisiyatifleri birleştiren veya birleştirmesi gereken çerçevenin dayanışma olduğunu düşünüyorum. Dayanışma kelimenin kökeninde de ifadesini bulduğu gibi yan yana, bir araya gelebilmeyi vurguluyor. Dolayısıyla bu bir araya gelişin demokratik ve katılımcı olması gerekir. Bu başarılabildiği ölçüde, söz konusu inisiyatifler hem başarılı olabilirler hem de süreklilik kazanırlar diye düşünüyorum.

Bu girişimler arasında işbirliği olanakları nelerdir?

Aslında hali hazırda bu işbirliği olanakları gruplar arasında tartışılıyor, konuşuluyor. Grupların bir araya geldikleri çalıştaylar, toplantılar düzenleniyor, deneyim paylaşımları yapılıyor. Ürün temininde işbirliği yapan gruplar var mesela. Tamamen kurulan sosyal ilişkilere dayalı bir güven anlayışı çerçevesinde gruplar doğa dostu yöntemlerle üretim yapan üreticilere ulaşım veya belli bir takım ürünleri nereden temin edebilecekleri konusunda işbirliği yapabiliyorlar.

“Tüm bu inisiyatifleri birleştiren veya birleştirmesi gereken çerçevenin dayanışma olduğunu düşünüyorum.”

Ege Üniversitesi’ndeki gıda topluluğunda gönüllü olarak çalıştığınızı biliyoruz. Gıda topluluğu nedir? Ne iş yapar?

Kendi içinde birçok farklılığı ve çeşitliliği barındıran gıda toplulukları için tek bir tanımlama yapmak zor, ancak bu tür grupların büyük bir bölümünde ortaklaşan amaç aracısız olarak, sağlıklı, güvenilir gıdaya ulaşmak diyebiliriz. Bu gruplardan bazıları sadece gıda tedariki ile faaliyetlerini sınırlandırırken bazıları üretici-tüketici arasından çok daha sıkı ve katılımcı işbirliklerini içeren gruplardır. Bu katılımcılık ve işbirliği, üretilecek ürünlere karar vermek, yazılı veya sözlü bir ön sözleşme yapmak, fiyat belirlemek, üreticiye ön finansman sağlamak, farklı dayanış ağları kurmak gibi konularda olabilmektedir.

İlgili İçerik:   Paylaşan Kentler Hareketinin 11 İlkesi

Neden bir gıda topluluğu kurdunuz?

Mevcut gıda ve tarım sistemine karşı eleştirel bir bakış dışında, alternatifini ortaya koymak için de çaba göstermek gerektiğini düşünüyoruz. Bu kapsamda atılan bir adım diyebiliriz gıda grubumuz için. Grubumuzun kuruluşunda etkili olan bu düşünce olsa da, grup üyelerimizin büyük bir bölümünün temel motivasyonunun temiz, sağlıklı ve güvenilir gıdaya ulaşmak olduğunu söyleyebiliriz.

“Kampüsteki tüm grupların üye sayısı yaklaşık 200 kişiyi buluyor.”

Topluluğunuz bugüne kadar neler yaptı?

Topluluğumuzu 2012 yılında kurduğumuzda ilk olarak bölümümüzde bulunan çay salonuna koyduğumuz küçük sipariş listeleriyle sipariş toplamaya başladık. İlk zamanlarda tamamı bölüm çalışanlarından oluşan 14-15 kişi sipariş vermeye başladı. Daha sonra bu sayı ilk önce bölüm içinde artmaya başladı, sonra da fakültedeki diğer bölümlerden sipariş vermek isteyenler oldu. Bugün için büyük bir bölümü fakültedeki çalışanlardan oluşan 97 üyemiz var.  Ayrıca topluluğumuzun kurucusu olan Tayfun ÖZKAYA hocamızın da katkılarıyla kampüs içinde bizim dışımızda üç grubun kurulmasına katkıda bulunduk. Bu gruplardan ikisi,  Halk Sağlığı Anabilim Dalı ve Tıbbi Patoloji Bölümü olmak üzere tıp fakültesinde, birisi ise İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nde bulunuyor. Kampüsteki tüm grupların üye sayısı yaklaşık 200 kişiyi buluyor. Her grubun bir veya iki koordinatörü bulunuyor ve siparişler verilirken eşgüdüm halinde hareket ediyoruz. Yani aslında grup olarak bir yayım faaliyeti de gerçekleştirdiğimizi söyleyebiliriz.

Bugüne kadar topluluk destekli tarım grubu olabilmek adına sembolik bir takım girişimlerimiz de oldu. Örneğin üreticilerimizden birisinin uğradığı dolu zararı sonrası grup içinde bir fonlama yaptık. Bunu da ikiye ayırdık, isteyen bağış şeklinde isteyen faizsiz kredi şeklinde veya bir miktar bağış bir miktar kredi şeklinde katkı koyabildi. Sonuçta toplanan meblağ belki üreticimizin tüm zararının küçük bir bölümünü karşıladı ancak dayanışma ve niyet beyanı adına güzel bir örnekti.

Ayrıca yeni başladığımız “dayanışma fiyatı” uygulaması var. Dayanışma fiyatı kapsamında aylık gelir düzeyi görece düşük olan grup üyelerine ürünleri indirimli fiyattan veriyoruz. Örneğin biz yumurtanın tanesini 1 TL’den alırken, belirlediğimiz kişiler 0,75 TL’den alıyorlar. İlerleyen zamanlarda belki farklı yollarla kişi sayısını genişletme imkânı olabilir ancak şu an için grup üyesi dört kişi istedikleri zaman ürünlere diğer ürünlere göre biraz daha düşük fiyattan ulaşabiliyor. Tüm bunlar başta da belirttiğim gibi sembolik düzeyde kalıyor belki fakat kıymetli olduğunu düşünüyorum. Bu ve benzeri uygulamaları artırmak için kafa yormamız ve çalışmamız gerekiyor.

“Kendimize doğa ve insan dostu tarım grubu diyorsak, bu da bizlere belli sorumluluklar yüklüyor.”

Ayrıca Tayfun hocamız tarafından yeni bir Türkiye Ekolojik Ürün ve Üretici Rehberi hazırlandı. Bunu da yakın zamanda dernek sitemizde (www.tarekoder.org) bulabileceğinizi düşünüyorum. Bu rehberde Türkiye’de doğa dostu yöntemlerle üretim yapan üreticilere ve gıda gruplarına ilişkin bilgiler var.

Yaptıklarımızın dışından yapamadıklarımızdan da bahsetmek gerekir diye düşünüyorum. Henüz yapamadığımız en önemli şey grup içinde katılımcılığı sağlayamamak mesela. Karar alma süreçlerimizin ve yapılan işlerin daha katılımcı ve demokratik olması gerekir.  Ayrıca ürünlerini aldığımız üreticilerle daha sıkı bir ilişki ve işbirliği içinde olmamız gerektiğini düşünüyorum. Aynı şekilde ürün aldığımız, doğa dostu yöntemlerle üretim yapan üretici sayısını  artırmak için de çalışmalıyız. Bu anlamda üreticiler üzerinde dönüştürücü etki yaratabilecek çalışmalar yapılabilir. Aynı dönüştürücü süreci kendi içimizde de yaşamalıyız.

Kendimize doğa ve insan dostu tarım grubu diyorsak, bu da bizlere belli sorumluluklar yüklüyor. Bu sorumlulukları yerine getirme açısından da eksiklerimiz olduğu söylenebilir. Son olarak da üniversite içinde bulunan bir topluluk olarak, üniversitenin asli parçası olan öğrenci arkadaşlarımızı da bu sisteme dahil edebilmek için yollar düşünmemiz gerekir. Bunlar benim aklıma ilk gelen eksikliklerimiz veya yapamadıklarımız mutlaka daha da vardır. Ancak bugüne kadar bunları gerçekleştirememiş olmamız, bundan sonra gerçekleştiremeyeceğimiz anlamına gelmemeli. Bunların her birisi bizim için bir hedef olacaktır.

“Henüz yapamadığımız en önemli şey grup içinde katılımcılığı sağlayamamak mesela.”

Ürünleri nerelerden temin ediyorsunuz? Ürünlerin siparişi, dağıtımı nasıl yapılıyor?

Temelde iki şekilde temin ediyoruz. Bunlardan ilki Karaburun’un Balıklıova köyünde doğa dostu yöntemlerle üretim yapan üreticimizin getirdiği haftalık ürünlerden oluşuyor. Üreticimiz haftada bir gün kampüsteki bütün gruplara, başka birkaç üreticinin de ürününü toplayarak yumurta, sebze, meyve, ekmek, süt vb. ürünleri getirmektedir. Bu ürünlerin dağıtımı her grubun kendi bölümünde olmaktadır. Üreticinin geliş saati ve o hafta getireceği ürünler üyelere telefondan mesajla duyuruluyor, üretici ulaştığında geldiğine dair bir mesaj daha atılıyor ve üyeler gelip ürünlerden alıyorlar.

Daha önce kampüs içindeki grupların üye sayısının yaklaşık 200 kişi olduğunu söylemiştim. Dolayısıyla belki haftalık gelen ürünlerin bu kadar sayıda insana yetip yetmediği sorusu gelebilir. Birincisi söz konusu üyelerin tamamı haftalık ürünlerden almıyorlar, alanlar içinde de gelen ürünler içinde farklı ürünleri tercih edenler olabiliyor. Örneğin kimisi ekmek, kimisi süt siparişi verirken, kimisi sadece yumurta veya sadece mevsim sebze, meyvesi alabiliyor. Zaman zaman ürünlerin yetmediği veya az geldiği de olabiliyor tabi, ancak bu da grubun doğası gereği karşı karşıya kaldığı bir sorun olarak görülebilir.

Diğer ürün temin şeklimiz ise bir sipariş listesi üzerinden İzmir içi veya dışından, içlerinde kooperatiflerin de bulunduğu üreticilerden aldığımız ürünlerden oluşuyor. Bunlar; zeytin, zeytinyağı, bal, reçel, badem, domates kurusu, peynir, tereyağı, erişte, bulgur, un, tarhana, nar ekşisi, kuru incir, kuru üzüm gibi ürünlerden oluşuyor. İzmir dışından sipariş edilen ürünler genelde kargo ile bölümlere geliyor ve dağıtımı bölümlerden yapılıyor. İzmir içi siparişlerde ise üretici veya kooperatif ürünleri kendisi gruplara dağıtıyor.

Bu yazıyı okuduklarından etkilenerek gıda topluluğu kurmak isteyenlere neler söylemek istersiniz?

Daha önce de belirttiğim gibi her topluluk kendi ihtiyaçlarından, kısıtlarından, imkânlarından yola çıkararak farklı bir formda faaliyetlerini sürdürüyor. O yüzden yeni bir topluluk oluşturmak isteyenler için önerim farklı deneyimleri dinlemeleri, mevcut gruplarla temas etmeleri ve onların deneyimlerinden yararlanmaları olabilir.

“Bu ihtiyaç ve yabancılaşma bir yandan gıdayı müşterek yapıyor, diğer yandan politik kılıyor.” 

Gıda toplulukları yaşanılan mahallelerde mi yoksa iş yerlerinde mi örgütlenmeli? Siz sanırım iş yerinde örgütlenmeyi savunuyorsunuz?

Birçoğumuz günümüzün büyük bir bölümünü çalıştığımız mekânlarda geçiriyoruz. Bu mekânlar aynı zamanda görünür, görünmez birçok farklı sosyal, ekonomik ve politik ilişkileri de içine alıyor. Bu yönüyle gıda, sadece mahallelerde değil iş yerlerinde de tüm bu ilişkilere temas eden bir müşterek olarak karşımıza çıkıyor. Herkes için çok temel bir ihtiyaç gıda, ancak günümüzde bir o kadar da yabancılaştığımız bir meta. Bu ihtiyaç ve yabancılaşma bir yandan gıdayı müşterek yapıyor, diğer yandan politik kılıyor.  Bu iki unsur, sorgulayıcı, katılımcı, daha demokratik yeni bir sosyo-ekonomik ve politik ilişki biçiminin kurucu potansiyelini içinde taşıyor diye düşünüyorum. Tabi bu, iş yerlerinde gıda grupları kurulursa kendiliğinden gerçekleşecek bir şey değil. Belirttiğim gibi bu bir potansiyel ve hayata geçirmek için çaba harcamak gerekiyor.

Ayrıca gıda gruplarının iş yerlerinde örgütlenmesi, uygulama aşamasında da çeşitli kolaylıklar sağlayabilir. Biz grup olarak bunun avantajını yaşıyoruz örneğin. Ürünlerin lojistik anlamında tüketiciyle buluşturulması ve hızlı bir şekilde dağıtımının yapılması diğer gıda gruplarıyla karşılaştırıldığında çok daha kolay olabiliyor. Diğer gıda gruplarında üyeler farklı farklı yerlerden geldikleri için ürün buluşmaları haftada, bazen iki haftada bir belirli bir günde belirli bir saatte olmak durumunda, oysa aynı yerde çalışanlardan oluşan bizim gruplarda böyle bir kısıt yok.

“Topluluk Destekli Tarım rekabeti değil dayanışmayı ön plana çıkaran bir modeldir.”

9-11 Kasım’da Selanik’te düzenlenen Uluslararası Topluluk Destekli Tarım Grupları buluşmasına katıldığınızı biliyorum. Bu nedenle sormak isterim: Topluluk Destekli Tarım (TDT) nedir?

Katıldığım etkinlik Uluslararası Topluluk Destekli Tarım Hareketi Ağı (URGENCI) tarafından düzenlendi. İsterseniz URGENCI tarafından yapılan TDT tanımını paylaşayım. TDT; tarım etkinliklerinin, risk, sorumluluk ve ödüllerinin, bir grup çiftçi ve bir grup tüketici arasında uzun dönemli süreler içinde doğrudan paylaşıldığı bir ortaklıktır. TDT genellikle küçük ve yerel ölçüde çalışarak, agroekolojik bir şekilde üretilmiş kaliteli gıda ürünlerini sağlamayı amaçlamaktadır. Dolayısıyla rekabeti değil dayanışmayı ön plana çıkaran bir modeldir diyebiliriz.

“Topluluk Destekli Tarım Japonya, Almanya, İsviçre gibi ülkelerde 1960’larda başlayan bir hareket.”

Örnekleri nelerdir?

Yukarıdaki tanım, aslında TDT’dan anlaşılması gerekenleri idealize eden bir tanım aynı zamanda. Benim gözlemime göre, mevcut örnekler bu tanımdaki şartları kendilerine bir hedef olarak koyup çalışıyorlar ve bu tanıma yaklaşmaya çalışıyorlar. Bu açıdan bakıldığında ülkemizde Ankara, İzmir, İstanbul, Balıkesir, Çanakkale, Antalya gibi birçok ilde TDT grupları bulunmaktadır.

İzmir’de bizim grubumuzun dışında, Batı İzmir Topluluk Destekli Tarım Grubu (BİTOT), Gediz Ekoloji Topluluğu (GeTo), Homeros Gıda Topluluğu, Buca Doğal Ürünler Tüketim Kooperatifi gibi gruplar var. İstanbul’da Boğaziçi Mensupları Tüketim Kooperatifi (BÜKOOP), Direnen Üretici Tüketici Kolektifi (DÜRTÜK), Yeryüzü Derneği Gıda Toplulukları, Kadıköy Tüketim Kooperatifi, Beşiktaş Kooperatif Girişimi, Şişli Kooperatif Girişimi, Koşuyolu Kooperatif Girişimi, Üsküdar Tüketim Kooperatifi Girişimi öne çıkan topluluklar. Ankara’da ise 100. Yıl Gıda Topluluğu, Güneşköy Kooperatifi gibi toplulukların yanında, doğa dostu yöntemlerle üretilen temiz, sağlıklı, güvenilir ürünlere aracısız ulaşabilmeyi kolaylaştırmak adına Katılımcı Onay Sistemi üzerine çalışmalarını yürüten Doğal Besin, Bilinçli Beslenme Ağı (DBB) bulunmaktadır. Ayrıca Balıkesir’de Yaşam Dostu Ürün Dayanışma Üretim ve Paylaşım Grubu,  Antalya’da Antalya Gıda Grubu, Muğla’da Bizim Bostan Topluluk Destekli Tarım Grubu ve Bodrum Tohum Derneği ile Gaziantep’te Yeşil Ev Tüketim Kooperatifi Girişimi sayabileceğimiz örnekler arasındadır. Eminim bunların dışında da henüz haberdar olamadığımız topluluklar bulunmaktadır.

Dünyada ise örnekler çok daha gerilere gidiyor. Topluluk Destekli Tarım Japonya, Almanya, İsviçre gibi ülkelerde 1960’larda başlayan bir hareket. Ancak son yıllarda hem dünyada hem de ülkemizde hızlanmış durumda.  Selanik’te yapılan toplantıya dünyanın farklı kıtalarından yaklaşık 40 ülkeden katılım oldu. Bu da TDT hareketinin ne kadar geniş bir alana yayıldığını gösteriyor.

“Üretici tarafındaki dönüşümün taşıyıcı kavramı agroekoloji, tüketici tarafında ise Topluluk Destekli Tarım, Gıda Grupları ve Kooperatifler…”

Gıda toplulukları, topluluk destekli tarım uygulamaları gibi girişimler sanki “başka bir tüketici” gerektiriyor diye düşünüyorum. Üretimin değerini anlayan, üretici ile bağ kuran. Bu görüşe katılır mısınız?

Evet bu görüşe katılıyorum ancak sadece başka bir tüketici değil başka bir üretici de gerektirdiğini düşünüyorum. Aslında başta da belirttiğim gibi çatı kavram bence gıda egemenliği. Bu kavram hem üreticiyi hem de tüketiciyi daha adil, daha sağlıklı, daha güvenilir ve belki de en önemlisi daha dayanışmacı tarım-gıda sistemi için dönüştürmeyi hedefliyor. Üretici tarafındaki dönüşümün taşıyıcı kavramı agroekoloji, tüketici tarafında ise Topluluk Destekli Tarım, Gıda Grupları ve Kooperatifler diye düşünüyorum.

Söyleşimizde eksik kaldığını düşündüğünüz tarım ve gıdaya ilişkin başka bir değerlendirme yapmak isterseniz… Ya da okuyuculara iletmek istediğiniz mesaj/mesajlar var ise…

Son olarak belki şunu dile getirebilirim. Bu röportaj boyunca bahsettiğimiz konular bazıları için ütopik bazıları için de romantik gelebilir ve böyle düşünenler gerçekçi olmak gerekir diye eleştiride bulunabilirler. Zaman zaman karşılaşıyorum çünkü bu tür ifadelerle. Ancak tam da iyi ve güzel günlerin gerçekçi olup imkânsızı istemekten geçtiği zamanlardayız diye düşünüyorum. Düşüncelerimi paylaşma fırsatı verdiğiniz için de çok teşekkür ediyorum.

Not: Gıda Toplulukları hakkında daha fazla bilgi edinmek isterseniz Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği tarafından hazırlanan gidatopluluklari.org sitesini ziyaret edebilirsiniz.

Kategori(ler): Söyleşiler Uygulama

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir