Ana akım siyaset, sonu gelmeyen ekonomik büyüme peşinde koşmayı sorgulayanların ileri sürdükleri fikirlere karşı direncini belli edeli çok oluyor. CUSP araştırmacısı Richard McNeill Douglas, bunun için bir çözüm öneriyor. Douglas’a göre, büyüme sonrası zihniyeti oluşturmakta “büyüme bağımlılığı” dilini kullanmak işe yarayabilir.


İlk Büyümenin Sınırları raporu sınırlı bir gezegende sınırsız büyümenin mümkün olmadığı gerçeğini ortaya koyalı elli sene oluyor. Gene de aradan geçen bu sürede büyüme hedefi, diğer yerlerde olduğu gibi Birleşik Krallık’ta da hükümet politikalarının merkezinde kaldı. Değişimin gerekli olduğunu anlayanların kendilerine sordukları soru değişmedi: Ana akım siyasetin inkârcılığı nasıl aşılabilir?

Önerilerden biri çevreci savı, kamu politikasını büyüme bağımlılığından kurtarma ihtiyacı etrafında toplamaktır: Tim Jackson’ın, bir dizi heterodoks iktisatçının ve Positive Money gibi kuruluşların savundukları düşüncede görüldüğü üzere. Bu sav, özünde; sadece çevresel sınırlar yüzünden değil, büyüme sürecine içkin yavaşlama yüzünden de ekonomik büyümenin sona ermesinin her durumda kaçınılmaz olduğunu ileri sürer. Başka bir deyişle, kamu maliyesi, kelimenin tam anlamıyla sürdürülemez olan büyümeye tehlikeli bir biçimde bağımlı hale geldi. Bu düzen bir yerden kırılacak ve siyasetçiler ya kamu hizmetlerini finanse etmenin diğer yollarını arayacaklar ya da ardı ardına gelecek mali ve idari kriz dalgalarıyla karşı karşıya kalacaklar.

Tabi ki çevreciler, Büyümenin Sınırları çıktığından beri, en azından elli senedir bu dönüşüm için çağrıda bulunuyorlar. Peki büyüme bağımlılığı dilini kullanmak nasıl bir fark yaratabilir?

Bu sorunun yanıtına dair bir ipucunu, yeni çıkan, Büyüme sonrası araştırmaları politikaya taşımak başlıklı CUSP raporunda bulabiliriz. Siyasetçiler ve çalışanlarıyla yapılan mülakatları ve bir akademisyen ağının değerlendirmelerini temel alan rapor, ‘siyasi gerçeklik’ diye kabul edilenlerin sınırlarını zorlarken; ileri sürülecek savları politikacılara mevcut endişelerini hatırlatacak şekilde çerçevelemenin önemine dikkat çekiyor. Bununla birlikte, büyümeyi sorgulayan savlar söz konusu olduğunda rapor, duruma anlayış ile yaklaşan siyasetçilerin planlarında bile bir kopukluk olduğunu bulmuş (Gevşek bağlantı kısmına bakınız).

Gevşek bağlantı

Bu rapor için mülakat yapılan bir İşçi Partisi üyesinin açıklamasına göre, Tim Jackson’ın Büyümesiz Refah raporu 2009’da çıktığında hükümetteki üst düzey kişiler tarafından geniş çapta okunmuş olsa da, Partinin gelecek seneki seçim platformu üstünde pek az etkisi olmuş. Özellikle de finansal krizin ardından, İşçi Partisi’nin üst düzey çevrelerinde, ekonomik büyümeyi arttırmaya adanmamış bir manifesto üzerinden genel seçim mücadelesini yürütme fikrine hiçbir destek yokmuş. Görüşülen kişiler, bugün bile ‘büyüme sonrası’ ya da ‘ekonomik küçülme’ gibi konuların Muhafazakar olsun, İşçi Partisinden olsun meclisin ön sıralarında neredeyse hiç duyulmadığını vurgulamışlar.

Mülakat yapılan başka bir siyasetçi büyüme sonrasına geçiş savının iki sebepten sıkıntıda olduğunu açıklamış; hem nispeten soyut bir fikirler dizisi olduğu için hem de zaten siyasetin gündeminde olmadığı için. Çevre bilincine sahip milletvekillerinin bile, siyasi kampanyalarında arıları öldüren pstisitler ya da hidrolik kırma gibi daha somut konular etrafında birleşmesi çok daha kolay. Bütüne bakıldığında, CUSP üyesi Rebecca Willis’in kaydettiği üzere, çevresel sorunların ciddiyeti ve siyasetçilerin öncelikleriyle söylemleri arasında belirgin bir kopukluk var.

Ama büyümeyi bir bağımlılık sorunu olarak sunmak, siyasi yelpazede daha fazla politikacıya ulaşma potansiyeli olan yeni bir şey sunuyor. Bunu, büyümenin sınırlarını, kısa vadede bile siyasi maliyetleri ve fırsatları barındıran, acil ancak çözülebilir bir sorun olarak sunarak yapar. Bu yöntemin asıl gücü farklı destekleyici savları bir araya getirme biçiminde gizli.

Destekleyici savlardan ilki, aslında çevreciliğin arkasında yatan temel fikir; sınırsız büyümenin sınırlı bir gezegende mümkün olmadığı (ya da bu fikrin daha uygulamalı hali olan gelişmiş ülkelerdeki GSYH artışının iklim dengesi ile bağdaşmadığı). Ama burada akıllıca bir yenilik yapıyorlar.

Çevreci savlara karşı uzun zamandır dile getirilen itirazlardan biri, özellikle yaşlanan toplumlar bağlamında kamu hizmetlerini korumak için büyümenin gerekli olduğudur. Büyüme bağımlılığı savı bu itirazı tam tersinden yorumluyor. Diyor ki, evet bu doğru; çevresel sınırlar, hükümetin kamu hizmetlerini büyüme yoluyla finanse etme yeteneğinin gerçekten de tehlikede olduğu anlamına geliyor ama bu, meseleyi görmezden gelmemiz gerektiği anlamına gelmiyor, yeni bir düşünce şeklinin bulunması gerektiği anlamına geliyor.

Amaç, büyüme sonrası savunuculuğuna karşı yapılan bir itirazı alıp, yanıtlanmayı hak eden, baskın bir kamu politikası sorununa çevirmek. Eğer bu perspektif etkili olursa, alternatif maliye ve para politikası tartışmasını ana akıma taşıyabilir ve belki nihayetinde Modern Para Teorisini (MMT) daha dikkatle ele almamızı sağlayabilir.

İkinci destekleyici sav çevresel sınırlara dayanmak yerine büyümenin azalan içsel potansiyeline yani ‘dünyevi durgunluk’ tezine dikkat çekiyor. Marxist iktisatçıların, uzun zamandır farkında olduğu bu teori, 2008 finansal çöküşünden beri ana akımda büyük etki yaratmış durumda. OECD (Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü) ülkelerinde büyüme on yıllardır yavaşlıyor. Birleşik Krallığın ortalama yıllık GSYH artışı  1960’larda %3,5 iken 2010’larda %2’ye düştü. Yakın zamanlarda Tim Jackson, bu on yılın sonunda OECD ülkelerinde kişi başına düşen GSYH’nin sıfıra düşme yolunda olduğuna dikkat çekti. Robert Gordon gibi iktisatçılara göre çığır açıcı yeniliklerin alanındaki azalma, yaşlanan nüfus ile tüketicilerin ve hükümetlerin borcu gibi ‘saçakların’ sebep olduğu ‘pruva rüzgarları’ ile daha da belirgin hale geliyor. Eski Birleşik Devletler Maliye Bakanı Larry Summers’ın 2013’te yaptığı tahmin akıllara kazınmıştı:  ‘Altta yatan sorun hiç çözülemeyebilir.’ Gelişmiş ülkeler adı üstünde zaten gelişmiştir. Ya da Dietrich Vollrath’ın daha olumlu şekilde ifade ettiği üzere ‘tamamen olgunlaşmışlardır’.

Bu savın üçüncü bir unsuru, sadece büyümenin ‘dünyevi’ yavaşlamasıyla değil, aynı zamanda büyümeyi arttırmaya (ya da ekonominin tamamı büyümediğinde sermaye sahiplerine gidecek kâr payının arttırılmasına) yönelik siyasi girişimlerin etkileri (artan güvensizlikruh sağlığı krizi, ve popülist geri tepme) üzerine tartışmalarla ilişki kurma biçimidir.

Büyüme bağımlılığının böyle sunulması, çevre bilimin apaçık uyarıları ile ana akım siyasetin en acil endişelerini bir araya getiriyor. Bu sayede büyüme sonrası toplumunu tehlikeli ve yıkıcı bir bağımlılıktan kurtulmuş sağlıklı bir toplum olarak tanıtıyor. Siyasetçilerin ekonomiyi insanların hizmetine koşmasını (insanları ekonominin hizmetine koşmanın tam tersine) talep eden, o çok popüler halkın ‘kontrolü geri kazanma’ arzusuna hitap ediyor. Dahası, toplumun önde gelen siyasi amacının vatandaşlarının sürdürülebilir refahı olması gerektiği savını destekleyenlerin savlarını güçlendiriyor.

Bu büyüme bağımlılığı çerçevesini kullanmak sihirli değnek olmadığı gibi çevrecilerin siyaseti etkilemek için kullanabileceği tek yol da değil. Ama siyasetin, büyüme sonrası toplum ile ilgili fikirleri işitmesini sağlamak açısından muazzam bir potansiyeli var.


Not 1: Richard McNeill Douglas’ın CUSP internet sitesinde yayımlanan yayımlanan yazısından Barış Soysaraç tarafından çevrilmiştir. Yazı ilk kez The Mint dergisinde, 1 Temmuz 2022 tarihinde yayımlanmıştır. Erişim

Not 2: Öne çıkan görsel, Kai DörnerUnsplash

Kategori(ler): Görüş Yazıları

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.