İsviçre temelli düşünce kuruluşu Roma Kulübü tarafından görevlendirilen Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nden (MIT) bir grup araştırmacı tarafından 1972 yılında yazılan Büyümenin Sınırları 50 yaşında. Her yıl yayınlanan milyonlarca kitabın çoğu çabucak unutulup hiçbir iz bırakmazken 50 yıl önce yazılan The Limits to Growth (Büyümenin Sınırları) için durum çok farklı.

30 kadar dilde yayınlanan ve yaklaşık 30 milyon kopya satan kitap, uzun vadede uygarlığımızın kaderinin ne olduğu sorusuna cevap arıyordu. Bu soruya verdiği cevap ise özetle şuydu: Eğer küresel ekonomik büyüme belirli politika müdahaleleri tarafından durdurulmazsa veya yavaşlatılmazsa, küresel ekonomi, kaynak tükenmesi ve kirliliğin birleşik etkileri yüzünden bir yüzyıl içinde çökecektir. Kitabın baş yazarı çevre bilimci Donella Meadows, çalışmayı şu sözlerle özetlemişti: “Sonuçta basit bir teoriydi: Hiçbir sistemde sonsuz büyüme diye bir şey yoktur.”

Büyümenin Sınırları, yayınlandığı günden bu yana eleştirilerin hadi daha açık söyleyelim alayların hedefi oldu; rapor bulguları “şüpheli kehanetler” olarak damgalandı. Yayınlandığı dönem için rahatsız edici bir soruya çok daha rahatsız edici bir cevap getiren kitabın bu sert eleştirileri alması beklenmedik değildi. Ne de olsa, İkinci Dünya Savaşı sonrasında yaşanan hızlı ekonomik büyümenin verdiği güvenle, Batı uygarlığının sonsuza kadar büyümesinin kaçınılmaz olduğu fikri geniş kabul görüyordu. Bu atmosferde, MIT araştırmacılarının ve kullandıkları bilgisayar simülasyonlarının uygarlığın çöküşü öngörüsü yanlış olmakla kalmıyordu, üstelik kötücüldü.

Her beş yılda bir düzenli olarak güncellenen kitap, bugün de geniş çapta tartışılıyor; Roma Kulübü’nün ekonomik büyümenin sınırları teorisini yeniden inceleyen yeni raporu Limits and Beyond (Sınırlar ve Ötesi) bu yılın başlarında yayınlandı. Aradan yarım yüzyıl geçmiş olmasına rağmen kitabın ortaya koyduklarının bazıları günümüz dünyasındaki sosyoekonomik dengeler için hâlâ önemli ve belki de ilk yazıldığı zamankinden daha çok ilgiyi hak ediyor. Kirlilik dünya genelinde her yıl yaklaşık 9 milyon insanın ölümüne yol açıyor. Aşırı hava olayları giderek daha sık ve daha şiddetli yaşanıyor. Bu durumda, neden içerdiği bulguların bu kadar süre boyunca tartışıldığına ve henüz önemini yitirmediğine bakmakta fayda var.

Büyümenin Sınırları, basitçe küresel ekonomik büyümenin sınırsız olamayacağını savunur. Dünya gezegeni sınırlı miktarda doğal kaynak içerdiği ve endüstriyel büyüme ile nüfus artışı bu kaynakların tüketim hızını arttırdığı için, modern ekonomik sistemler er ya da geç büyümelerini durduran bir sınırla karşılaşacaktır.

Teknolojik ilerlemeler teorik olarak kaynak tüketimini yavaşlatabilir ama tüketim üstel olarak artarken teknolojinin doğrusal arttığı varsayılırsa demir, kurşun ve petrol gibi önemli malzemelerin 21. yüzyılın ortalarına doğru tükenmesi işten bile değil. Ki, gelecekte teknolojinin nasıl gelişeceğini tahmin etmek zor olsa da doğada biriken ve geri dönüştürülmesi mümkün olmayan kirletici maddeler gibi bazı etmenler, belirsiz bir geleceği bekleyemez çünkü gittikçe daha tehlikeli hale geliyorlar.

Yaklaşan riskler sadece nüfus artışı ile ilgili değil, eğer öyle olsaydı düşen doğum oranlarının bizi güvenli bir tüketim miktarına çekmesine güvenebilirdik. Mesele, dünya nüfusunun görece küçük bir kısmını oluşturan gelişmiş ülkelerin ekonomik büyüme için gereksiz miktarda doğal kaynak harcaması.

Her ne kadar Büyümenin Sınırları, büyüme eğrilerini hesaplamak için kullandığı bilgisayar programlarının güvenilirliği konusunda eleştiri almış olmakla birlikte, raporu kınayanların önemli bir bölümünün, bulguları kendi çıkarları için bir tehdit olarak gören büyük işletmeler olduğu göz ardı edilmemeli.

Orijinal halinin kusurları olsa da tam olarak bu yüzden bilim insanları sonuçları tekrar tekrar gözden geçirmeye ve test etmeye devam ettiler. 50 yıl süren gözden geçirmelerin ardından, MIT ekibinin ilk sonuçları son derece sağlam görünüyor: Hâlihazırdaki gidişat sürdürülebilir değil. Bu durumda önümüzde iki seçenek var: Biri son elli yıldır devam eden tüketim furyasına aynen devam etmek ve sonunda sanayinin ve nüfusun çöküşü ile karşı karşıya kalmak. İkincisi, doğal kaynakları sömürme hızımızı düşürerek kendimize daha çok vakit kazandırmak ve muhtemel küresel bir felaketin önüne geçmek.

Peki, eğer bir değişiklik gerektiği konusunda hemfikir olur ve bunu gerçekleştirmek için gerekli adımları atmaya başlarsak, ne yapmamız gerekiyor? En başta, planlı ekonomik küçülme, endüstrilerimizin ve tüketimimizin sebep olduğu olumsuz çevresel etkiyi en aza indirmek için doğru yol gibi görünüyor. Daha görünür olan hasar kontrol yöntemlerinin çoğu (atık üretimini azaltmak için geri dönüşümü artırmak, fosil yakıtlar yerine yenilenebilir enerji kaynaklarına yönetmek) gelişmiş endüstriyel yöntemlerimizin çevreye zarar verme hızına yetişemiyor. Eğer ekonomilerimizi küçültmeyi başarabilirsek bu, tüketim-atık döngülerinin girdi ve çıktı miktarlarını da ister istemez azaltacaktır.

Ya sanayi ve tarım gibi endüstrileri küçültürsek ihtiyacımız olandan daha az üretim yapma riski ne olacak? “Küçülme” korkutucu bir kelime olabildiğinden bu endişe anlaşılabilir fakat gerçek şu ki aslında şu anda bile dünya nüfusunu beslemek için gerekenden fazla gıda üretiyoruz. İhtiyacımız olan, artan nüfusun gereksinimlerini karşılamak için üretimi arttırmak değil, ürettiklerimizin daha adil bir biçimde dağıtılması.

Dünya çapındaki pek çok ekonominin kendini kaptırdığı sonsuz büyüme takıntısı, sürdürülemez olmakla kalmıyor, aynı zamanda gerekli veya özellikle faydalı da değil. Kâğıt üstünde bir ülkenin GSYH’si artsa bile bu zenginleşmenin nüfusun epey küçük bir kısmına fayda sağlaması ve kalanların durumunun kötüye gitmesi oldukça yaygın. Büyümenin Sınırları, en başta bizi ekonomik büyümenin pratik riskleri hakkında uyarsa da etik sorunların da giderek büyüdüğünün farkına varmak gerekiyor.

Sonuç olarak, hiçbir şey sınırsız değildir ve ekonomiler öyleymiş gibi yapmak en iyi şekliyle cehalet. Elli yıl önce yapmaya başlamış olmamız gerekse de ekonomik büyümenin gezegenimiz üstündeki etkisini kabul etmek ve bu konuda somut önlemler almaya başlamak için henüz geç değil. Gelecek bir kaderin sonucu değil, bir olasılıklar dizisidir. Bu olasılıklardan biri de yeni bir zihniyetle tahripkâr endüstriyel ekonomileri yenileyici ekonomilere dönüştürmek değil mi?


Not: Öne çıkan görsel, Sylwia BartyzelUnsplash 

Kategori(ler): Akademik

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.