Neoliberal politikaların egemenliği altında geçen on yıllar boyunca kamu mülkiyeti, verimsizliği sebep gösterilerek büyük şirketlere aktarıldı. Bugün durduğumuz kritik eşikte, demokratik kamu mülkiyetini genişletme gerekliliği her zamankinden daha belirgin. Bu bağlamda, çoğulcu bir mülkiyet sistemlerine geçişi savunan bir raporun ilk iki bölümünün çevirisini aşağıda ilginize sunuyoruz. 


Yönetici Özeti

Ocak 2020’de Common Wealth ve The Democracy Collaborative, demokratik kamu mülkiyeti yaklaşımlarını ve modellerini 21. yüzyıl ekonomisinin yeni sınırlarına genişletmenin nasıl ABD ve Birleşik Krallığın karşı karşıya oldukları köklü ekonomik, sosyal ve çevresel sorunları ele almaya yardımcı olabileceğini araştıran bir yıl süreli bir projeye başladılar. Bu bir yıllık proje boyunca dünya tümüyle değişti. Benzersiz bir olay olan Covid-19, Atlantik okyanusunun iki kıyısındaki ekonomilerimizin mülkiyetini ve yönetimini yeniden hayal etmeyi her zamankinden daha acil hale getirdi. Gerçekten de anın ihtiyaçlarını karşılamak, krizin ortaya çıkardığı ve kötüleştirdiği eşitsizliklere yanıt vermek ve bizi bekleyen sistemik çevresel ve toplumsal krizlere hazırlanmak için demokratik kamu mülkiyetini genişleten bir gündem gerekli.

Neredeyse her ölçütte, kritik bir eşikteyiz. Pandemi derin, dönüştürücü değişim ihtiyacını ve ihtimalini ve önümüzde bekleyen pek çok bileşik tehlikeyi vurguladı. Kısmen kapitalizmin Dünya’nın doğal sistemlerine zarar verici şekilde karışması yüzünden, pandeminin dünya çapında toplumlara etkisi yıkıcı oldu. Devlet kapasiteleri onlarca yıllık kemer sıkma politikaları, taşeron kullanma, özelleştirme ve güvencesizlik ve güç dengesizliğiyle şekillenen emek piyasaları yüzünden çöktü. Hal böyleyken, Covid-19 uzun süredir devam eden ırksal ve ekonomik eşitsizlikleri ve adaletsiz sonuçları yaydı, hem Amerika ve Birleşik Krallık içinde hem de küresel olarak. Virüs ayrımcılık yapmayabilir ama toplumlarımızın hem yapısal hem de sistematik olarak yaptığı kanıtlandı.

Kriz ayrıca güncel Anglo-Amerikan kapitalizmine özgü olan servetin siyaset aracılığıyla yukarı doğru yeniden dağıtılmasını hızlandırdı. Dünyanın merkez bankalarından ve benzeri görülmemiş mali destekten gelen olağanüstü miktarda likidite desteğiyle büyük şirketlere ve finansal piyasalara istikrar sağlandı. Çoğunlukla çok az veya sıfır koşulla verilen destekler sonucunda varlık fiyatları yükseliyor. Koronavirüs bir kez daha özel ve kamu sektörlerinin birbirlerine bağımlılığını ve kamu politikalarının nasıl zengin varlık sahiplerinin çıkarlarına sıradan emekçilerin ve zor durumdaki topluluklarınkinden daha çok öncelik verdiğini ve desteklediğini vurguladı.

Yine de, toparlanmak için koyulduğumuz zorlu yolda yararlanabileceğimiz umut kaynakları var. Kriz, özel sektörün verimliliği ve kamunun savurganlığına dair  eskimiş ideolojik ikiliğin ne denli boş olduğunu gözler önüne serdi. Ayrıca, devletler tarihe vazgeçilmez bir ekonomik oyuncu olarak kükreyerek geri dönerken, kamunun harekete geçirip güçlü bir etki yaratmak için kullanabileceği kaynakların inanılmaz boyutuna da dikkat çekti. Bunu yaparak pandemi, ekonomik olanın siyasal olandan ayrı olmadığını vurguladı. Ekonomilerimiz sabit, “doğal” kurumlar değil; karmaşık, toplumsal olarak inşa edilmiş kurumsal ekolojiler. Derinden siyasal eylemle şekillenirler. Onları tekrar hayal edebiliriz ve etmeliyiz. Ve pandemi altta yatan bakım krizini keskinleştirirken aynı zamanda yaşamı üretme ve sürdürme işinin tüm ekonomik eylemlerin temelini oluşturduğunu da vurguladı. Yeni mantık ve değerlere odaklanan bir ekonomiyi yeniden inşa etmek için derin ve yaygın bir istek var: Toplumsal ve çevresel ihtiyaçların karşılanmasını demokratik, adil ve sürdürülebilir tasarımı olan ekonomilerin merkezine oturtmak.

Neden mülkiyet önemli

Projenin tanıtım yazısında tanımladığımız gibi, iç içe  geçmiş bu çok sayıda kriz ortak bir kökeni paylaşıyor: Ekonomilerimizdeki demokratik olmayan güç yoğunlaşması, eşitsiz ve sömürücü sonuçların sert tellerini toplumlarımızın ve ilişkilerimizin dokusu içine yerleştirir. Bu yoğunlaşma çoğunlukla neoliberal dönemde baskın olan belli bir mülkiyet modelinin ürünüdür: Büyük, kâr amaçlı, bir yönetici kadro ağı tarafından kendi amaçları doğrultusunda yönetilen şirketler, varlık yönetimi endüstrisi ve varlıklı hissedarlar. Bu şirketler istemli şekilde küçülen bir şirketler oligopolünde, yoğunlaşmış bir hissedarlar grubu tarafından işletiliyor.

Bu mülkiyet modelinin yarattığı sorunlar çeşitli ve iyi belgelenmiştir: Hissedar değerini diğer tüm konuların üstünde tutmak, yatırımcılara ve üst yönetime nakit para dökmeye iş yatırımlarını veya reel ücretleri arttırmaktan daha fazla öncelik vermek; karar verme gücünü diğer önemli hisse sahipleri pahasına üst yönetime ve kurumsal yatırımcılarda yoğunlaştırmak; ülke dışında üretim, şirket içinde yer değiştirme ve sendikalara karşı düşmanlıkla emeğin gücünü azaltmak; sosyal ve çevresel maliyetleri dışsallaştırmak; kamusal varlıkların ve müştereklerin  özelin eline aktarılması; yerel ekonomileri ve küçük işletmeleri tüketmek; piyasa ve siyaset üstündeki gücü rekabeti engellemek, düzenlemeleri kaldırmak ve eşitsizliği arttırmak için kullanmak; denizaşırı vergi cennetlerini ve diğer vergiden kaçınma mekanizmalarını sonuna kadar kullanmak ve üretken yatırımdansa finansal spekülasyonu cesaretlendiren vergi ve teşvik yapıları oluşturmak.  Dahası, bu sorunlar geçtiğimiz yılın olaylarıyla sadece daha da arttı. Covid-19 salgınından beyaz üstünlüğü ve polis vahşetine karşı ayaklanmalara, aşırı sağcı ağlar ve siyasetçilerin Amerika seçim sonuçlarına şiddetle itiraz etme ve sonuçları değiştirmeye yönelik başarısızlığa mahkûm girişime kadar.

Bu modelde yapılacak çekingen değişiklikler yapısal sorunları ve etkilerini değiştirmeyecek. Büyük şirketlerin, zengin yatırımcıların ve otoriter istihdam ilişkilerinin bu birbirine bağlı, üst yönetim ve dış yatırımcılar için kârı ve birikimi garantilemeye odaklanan sisteminden kapsamlı şekilde kurtulmak zorundayız. Onun yerine demokratik yönetimi ekonomik hayatın her yerine uzatmalıyız. İstihraç yerine üretim yapan ana akım girişim türlerine, toplumsal ve çevresel ihtiyaçlara hizmet etmeyi amaçlayan, düzgün ve ödüllendirici iş imkânları sağlayan ve sürdürülebilir, adil paylaşılan zenginlik inşa eden işletmelere ihtiyacımız var.

Bu sistemik değişimin temelinde ekonomideki iktisadi ve siyasi hakları demokratikleştirmek için mülkiyet ve yönetimde derin bir kurumsal yön değişimi olmalı. Bunun sebebi mülkiyet örüntülerinin her politik ekonomik sistemin kalbinde yer almasıdır. Mülkiyet; gücün, yetkinin ve zenginliğin topluluklarımızda nasıl dağıtıldığını belirlemekte kilit bir rol oynar ve hayatımızın diğer tüm yönlerinin temelini oluşturur. Mülkiyetin merkezi rolü neoliberal projenin mimarları tarafından çok iyi anlaşılmıştı. Bu, mülkiyeti kamudan özel ellere geçirmek ve piyasa ilişkilerini demokratik düzenlemelerden yalıtmak için yapılan devasa bir küresel çabayı gerektiriyordu.

Dolayısıyla, güçlü ve adil bir toparlanmayı güvenceye almak için, öncelikle özel mülkiyetin dar tek kültürlülüğünden uzaklaşıp; varlıkların, kaynakların, girişimlerin ve hizmetlerin tüm yelpazesini topluca azınlıktan çoğunluğun eline veren çoğulcu bir mülkiyet sistemleri ekosistemini ölçeklendirmeliyiz. Ama mülkiyeti genişletmek yeterli değil; pek çok kişinin hissettiği güçsüzlük duygusuna hitap etmek için ekonomik gücü demokratikleştirmeliyiz. Bu, kurumların içyapılarını, insanlara ve topluluklara yaşamlarını etkileyen ciddi kararlar üzerinde gerçek, hakiki bir yetki ve kontrol verecek biçimde dönüştürmek anlamına gelir.


Not 1: Thomas M. Hanna ve Mathew Lawrence’ın Common Wealth sitesinde 8 Mart 2021 tarihinde yayımlanan yazısından Murat Soysaraç tarafından çevrilmiştir. Erişim

Not 2: Öne çıkan görsel,  Kyle GlennUnsplash

Kategori(ler): Görüş Yazıları

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir