Nedir bu Resilience?  

İşte karşımızda, sosyal ekonomide olduğu gibi üzerinde tek bir tanımda birleşilememiş (Köne, 2018)  ve aynı zamanda popülerliği de gün geçtikçe artan, canlı bir başka kavram daha: Resilience. Canlı, çünkü 1970’li yıllarda uluslararası alanda akademik çalışmalarda ilk kullanılmaya başlandığı dönemde, daha çok şoklara ve zorluklara direnmeyi,  dayanmayı ve hatta hayatta kalmayı ifade etmek için kullanılan bir kavram. Ancak yıllar içinde yalnızca dayanıklı olmak değil de ani şoklarla, felaketlerle veya olumsuzluklarla karşılaşıldığında varlığını devam ettirebilmenin yanı sıra sistemin değişerek sürdürülebilirliği sağlamasını anlatabilmek için kullanılmaya başlanmıştır.

Kavramın Türkçe karşılığı nedir denilirse;  “şimdi ben bu geniş ve çetrefilli kavramı tek bir kelime ile nasıl ifade edebilirim ki?” isyanına sevk ediyor insanı. Türkçede tek kelime ile ifade edilemeyen kavramlara bulunan çözüm burada da karşımıza çıkıyor; yabancı kelimeyi Türkçe okunabilir hale getirmek. Resilience kelimesi “rezilyans” ve “rezilyant” olarak kullanılıyor bir müddet. Ancak onun yerini son 10 yıl içinde; dayanıklılık, sağlamlık, yılmazlık gibi çeviriler almaya başlıyor. Günümüzde de en yaygın kullanılan tek kelimelik çeviri ise “esneklik”. Ancak resilience tek başına bu anlamlardan çok daha geniş bir olguyu anlatmak için kullanılan bir kavram.

Tanımların bu kadar çeşitlenmesi ve evrilmesinin müsebbibi mühendislikten sosyolojiye, fizikten ekonomiye kadar hemen her disiplinin kavramı benimsemiş olması. Dolayısı ile disiplinler kendi bakış açısı ile kavramı kullanmış ve prensiplerine göre “esnetip, sürdürülebilir” hale getirmiş durumdalar. Bu yazıda elden geldiği kadar, Türkçenin akışını bozmadan “resilience” kelimesi kullanılacaktır. Affınıza sığınarak…

Sürdürülebilirlik ve sürdürülebilir kalkınmayı bütün dünya yaklaşık 50 yılda ancak sindirebilmiş, teorik kavram tartışmasını bir kenara bırakıp uygulamada neler yapabiliriz aşamasına geçmiş iken şimdi de resilience kavramının içselleştirilmesi imtihanı ile karşı karşıyayız. Umarız bu benimseme süreci de bir o kadar uzun sürmez. Çünkü elimizi çabuk tutmamız gerektiği konusunda bilim insanları hem fikir. Galiba resilience söz konusu olunca üzerinde hem fikir olunan tek nokta bu. Sosyal bilimlerin bize vermiş olduğu yetkiye dayanarak, bu canlı kavramı bir de sosyal ekonomi penceresinden değerlendirmeye geçmeden önce;

Photo ©Cristiana Ceppas

Nasıl tanımlayabiliriz?

Stockholm Resilience Merkezi (SRC) kavramı şöyle tanımlıyor; “bir sistemin, bireyin, bir ormanın, bir şehrin veya ekonominin, değişim ile başa çıkma ve gelişmeye devam etme kapasitesidir” (What is resilience, n.d). Kavram insanların ve doğanın, finansal kriz, sosyal yozlaşma, iklim değişikliği, doğal afetler gibi hangi boyutta ve kapsamda olursa olsun karşılaştığı şoklar karşısında yenilenmeyi ve yenilikçi düşünmeyi teşvik etmek için nasıl kullanabileceği ile ilgilidir. Bir felaket anında topluluğun bütün unsurları karşılaşılan şoku karşılamak ve hayatta kalabilmek için bir ağ gibi birlikte çalışmalıdır. Kavramın sosyal boyutu olan “Sosyal Resilience” ise Merkez tarafından şu şekilde tanımlanıyor; “insan topluluklarının çevresel değişim ya da sosyal, ekonomik veya politik ayaklanma gibi streslere dayanma ve toparlanma yetenekleridir”(Resilience dictionary, n.d.).

Bu noktada şoklarla başa çıkmak ve gelişmeye devam etmek neden önemlidir sorusu akıllara gelebilir. Bu soruya Godschalk (2003) “belirsizlik” diyerek cevap veriyor. İster fiziki olsun ister sosyal olsun, bir felaketin ne zaman, nerede ve nasıl gerçekleşeceğini biliyor olsaydık eğer, sistemlerimizi zaten bu şoklara dayanacak şekilde inşa ederdik. O yüzden sistemlerimizi kavrama adapte etmeliyiz.

Neden bu kavrama ihtiyaç duyuldu?

Nobel Ödüllü Paul Crutzen Sanayi Devrimi ile başlayan özellikle de II. Dünya Savaşı sonrasında şekillenen dönemi tanımlamak için yeni bir kelime oluşturmuştur. Yunanca kökenli “Anthropo” yani insan kelimesi ile “cene” yani çağ kelimelerini bir araya getirerek, içinde bulunduğumuz dönemi “Anthropocene”, İnsan Çağı olarak tanımlamıştır. Tüm insanlık tarihini göz önünde bulundurursak eğer, binlerce yıldır süregelen yaşam şeklimiz yaklaşık 300 yıl içinde baştan aşağı değişti.

İnsanlığın ekosistem ile olan bağı üretim süreçlerinin değişmesi ile koptukça yeni sosyal ve ekonomik düzenler oluşturmaya, onlara adapte olmaya başladık. Yeni üretim süreçleri, yeni tüketim alışkanlıkları oluşturdu ve bizler sosyal hayatlarımızı tekrar tekrar değişen koşullara adapte ettik. Bu değişim sürecinde gözden kaçırdığımız önemli bir nokta vardı. Ekosistem bize uyarılar vermeye başlamıştı ancak biz bunları göz ardı ettik, gözlerimizi kapatmakta ısrarcı olduk. Şimdilerde ise doğa bize sağlam bir tokat atmak üzere. Ve bu tokat az gelişmiş ülkelere veya gelişmekte olan ülkelere daha insaflı inmeyecek. Aynı geminin içindeyiz ve bundan bir bütün olarak etkileneceğiz.

İlgili İçerik:   Robot Kullanımının Kooperatif Üzerinde Denemesi

Stockholm Resilience Merkezi uyarıyor, gezegenimizin sınırları var. Aslına bakılırsa Roma Kulübü 1972 yılında dünyaya bir uyarıda bulunmuştu bile. Kulüp “Büyümenin Sınırları” raporu ile ekonomik büyüme odaklı yaklaşımın ekosistem üzerinde yarattığı baskıya dikkat çekmeye çalışmıştı (Meadows, Meadows, Randers, and Behrens III, 1972). Raporda ekonomik yapı ile ekosistemin birbirlerine karşılıklı olarak bağımlı olduklarının göz önüne alınmak zorunda olduğu vurgulanmıştı. Lakin o yıllarda dünya henüz sürdürülebilirlik kavramını henüz kullanılmadığı gibi, daha önümüzde yaşanması gereken bir “kavramın türetilmesi ve sindirilmesi süreci” vardı.

Gezegenin Sınırları

Merkezin 2009 yılında yapmış olduğu “Gezegenin Sınırları” çalışmasındaki uyarı ise çok daha çarpıcı. Genel ifadeler yerine elle tutulur, gözle görülür sonuçlar sunuyor bizlere; gezegen için 9 adet sınır tanımlanmış durumda ve biz hâlihazırda bu sınırların bazılarını aşmış bulunmaktayız. Bu dokuz sınır şunlardan oluşuyor; iklim değişikliği, okyanus asitlenmesi, stratosferik ozon incelmesi, azot döngüsü, fosfor döngüsü, küresel tatlı su kullanımı, arazi kullanımında değişim, biyolojik çeşitlilik kaybı, atmosferde asılı kalan parçacık (aerosol) yükü ve kimyasal kirlilik. Yani 1990’larda medyada hemen her gün duyduğumuz “delinen ozon tabakası” ve delinmenin sorumlusu olan deodorantlar haberlerinin çok daha ötesine geçtik.

Merkez, hızlı insani kalkınma süreci yakalama kaygısının gezegenin sınırlarının aşılmasında ne kadar önemli bir baskı yarattığını vurguluyor. Aşağıdaki şekil bu dokuz sınırı temsil etmek üzere oluşturulmuş. Sarı (artan risk) ve kırmızı (yüksek risk) renkleri ise haberlerin iyi olmadığını söylüyor bizlere.

 

https://www.stockholmresilience.org/research/planetary-boundaries/planetary-boundaries/about-the-research.html

Peki, ne yapacağız?

Doğa ana ile bağımızı acilen tekrar kurmamız ve kuvvetlendirmemiz lazım. Bu bağı insanlık tarihinin binlerce yıl sürdürdüğü hali gibi birebir oluşturmamız ancak romantik bir hayal ile sınırlı kalır. Çünkü biz bu sınırları yalnızca doğa anaya birkaç yüzyıl boyunca, ısrarla kafa tuttuğumuz için aşmadık. Bu inatlaşma sürecinde serbest piyasanın görünmeyen elini sıkıca tuttuğumuz, yemeğimizi kasabın, biracının ve fırıncının yardımseverliklerine değil, kendi çıkarlarını gözetmelerine teslim ettiğimiz ve sosyoekonomik yapılarımızda kökten bir değişim yarattığımız için aştık.

Bu noktada SRC bir paradoksu hatırlatıyor bizlere; insanlığın yenilikçi kapasitesi bizi içinde bulunduğumuz koşullara sürüklemiş olsa da bu koşulları değiştirebilecek olan faktör de yine bu yenilikçi kapasitedir. Özetle bu derdi biz yarattık, dermanını da biz bulacağız. Bu süreçte işe öncelikle doğal çevreyi toplumdan farklı bir şeymiş gibi düşünmeyi bırakmakla başlamalıyız.

Resilience bir toplum için dayanışma ekonomisi

12-17 Mart 2018 tarihleri arasında düzenlenen Dünya Sosyal Forumunda da belirtildiği gibi; resilient, işbirlikçi ve dayanışma temelli bir toplum için çözümler zaten var ve bu çözümler daha büyük bir ölçekte genişlemeli. Bu noktada dayanışma ekonomisi devreye giriyor. Birbirleri ile bağlantısı zayıf olan, dağınık ve küçük yapıları, piyasa güçlerinin karşısında duracak ve gelişecek yani daha resilient örgütler haline getirebilmemiz gerekli. Burada bizlerin üzerine düşen dayanışma ekonomisinin kamuoyunda tanınmasını sağlamak ve teşvik etmek olmalı.

Kaynakça

Godschalk, D.R. (2003). Urban hazard mitigation: creating resilient cities. Natural Hazard Review, 4(3), 136-143. Erişim

Köne, A. Ç. (2018, 4 Mart). Sosyal ekonomi nedir? [Blog post]. Erişim

Meadows, D. H., Meadows, D. L., Randers, J. & Behrens III, W. W. (1972). The Limits to Growth. Erişim

Stockholm Resilience Centre. (n.d.). What is resilience? Erişim

Stockholm Resilience Centre. (n.d.). Resilience dictionary. Erişim

Stockholm Resilience Centre. (n.d.). Planetary boundaries research. Erişim

Kategori(ler): Akademik

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir