“Ekonomik küçülme nedir” sorusunu cevaplamak için önce büyümenin ne olduğuna bakmalıyız. Ekonomik büyüme, İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemin başlarından beri pek çok ülkenin önceliği ve politikalarının önemli ve sürekli bir parçası olmuştur. Açıklamak gerekirse, ekonomik büyüme bir ekonomi tarafından zaman içinde, genelde bir yılda, üretilen mal ve hizmetlerin miktarındaki artış anlamına gelir.  Yakın döneme değin, gayri safi yurtiçi hasıladaki (GSYH) nicel artışın ekonomi içerisindeki bireyler için genel olarak faydalı olduğu konusunda yaygın bir inanç var gibiydi. Örneğin, Amerika Birleşmiş Devletleri, 1870-2008 yılları arasında yıllık %1,80 oranında bir büyüme hızına sahipti ki bu ekonomisinin önceki boyutunun neredeyse iki buçuk katı olduğu anlamına geliyor (Mankiw, 2012). Bu, ülkenin ekonomik boyutunu arttırmaya yönelik açık bir eğilimi gösteriyor.

Fakat büyüme odaklı seçimlerin sonucunda ortaya çıkan olumsuz etkiler, gittikçe büyüyen bir grubun çoğu ekonominin gerekenden daha çok ürettiği ve bunun azaltılması gerektiğini iddia etmelerine yol açtı. Bu akım, yaygın olarak “planlı ekonomik küçülme” ya da “büyümeme” olarak bilinen alternatif bir ekonomik modeli destekliyor. Basitçe, planlı ekonomik küçülme “toplumun girdi ve çıktısının… sosyal olarak sürdürülebilir ve adil bir biçimde azaltılmasıdır” (Kallis, 2010, 874). Bu terim, özellikle planlı ve kontrollü bir küçülmeyi kasteder. Temel olarak zıt olduklarından büyüme ve küçülmenin hangisinin insanlık için daha “iyi” olduğuna karar vermek gerekiyor. Zira, dünya küreselleştikçe büyük ekonomilerinin aldığı kararların sonuçları daha çok insanı etkiliyor. Bu yazıda, her bakımdan üstün tek bir seçenek olmasa bile küçülmenin nihayetinde daha üstün bir model olduğu savunulacaktır.

Tarafları Karşılaştırmak

Büyüme ve küçülmeye odaklanan sistemlerin her birinin kendine özgü yarar ve zararları olduğundan, uzmanlar arasında hangisinin yeğlenir konusunda kesin bir fikir birliği yoktur. Bir yandan, halihazırdaki ekonomik modelleri temelden değiştirmek hayati kurumların onlara ne kadar bağlı olduğu düşünülürse zorlayıcı olabilir. Dahası, büyümenin yarattığı refah artışı sosyal özgürlük ve sosyoekonomik sınıflar arası daha çok eşitlik gibi şahsi özgürlüklere olanak sağladı. Fakat modern hayat standartları yüksek miktarda kaynak ve enerji gerektirir. Daha küçük ekonomiler bu gereklilikleri etkili şekilde karşılamayabilir.

Ekonomik küçülme birçok gelişmiş ülkenin deneyimlediği acil bazı sorunlara basit ve etkili çözümler sunuyor. Büyüyen ekonomilerin talepleri, gezegenimizin sürdürülebilirliğini tehdit edecek noktaya geldi. Ekonomik küçülme politikaları, bu etkilerin azaltılmasına yardımcı olabilir. Bazı ekonomik küçülme yanlıları ayrıca net GSYH artışının bireylerin refahını geliştiremediğini ve gelir eşitsizliğini desteklediğini savunuyorlar. Önerileri, en büyük şirketlerin ölçeklerini indirgeyerek ekonomileri daha adil hale getirmek. Her iki tarafın işaret ettikleri üstünde düşünmek dünya ekonomilerinin yollarına nasıl devam etmeleri gerektiğine karar vermek için hayati.

Kelime Tercihi

Planlı ekonomik küçülmeye karşı bazı tartışmaları biraz açmak uygun olabilir. Öncelikle, terimin kendisi bazı olumsuz çağrışımlara sahip. Büyüme, canlıların gelişmesi ve hayatta kalması için gereklidir, dolayısıyla pek çok insanın “küçülme” kelimesine ilk tepkisinin onu zararlı veya geriletici olarak algılamak olmasında şaşırtıcı bir şey yoktur.

Oxford Üniversitesi Çevresel Değişim Enstitüsünde ekonomi dersi veren Kate Raworth, ekonomik küçülme taraftarlarının amaçlarını açıklamak ve savunmak için çok fazla zaman harcamak zorunda kaldıklarına dikkat çekiyor. Bunun sebebi akımın yeterince açıklayıcı bir isme sahip olmaması ve bunun üretici olmayan tartışmalarla sonuçlanması (2015). Bu, ekonomilerin gerçekten küçülmeyi tümden benimsemeleri halinde ortaya çıkabilecek sorunlar ile kıyaslandığında nispeten yüzeysel ve önemsiz bir mesele gibi görünebilir. Ama akımın daha geniş çaplı bir destek görmemesinin sebeplerinden biri olabilir. Ne de olsa, hâlâ ana akım medya ve takipçilerine kıyasla akademik camia ve uzmanlar arasında popüler olan bir öneri. Herhangi bir olumsuz tanıtım ekonomik küçülmenin imajını ciddi şekilde kötü etkileyebilir. Doğal olarak, bu sadece hareketin bulduğu destek ile ilgili, potansiyel fayda ve zararlarıyla ilgili değil.

Büyümek Zorunda Mıyız?

Planlı ekonomik küçülme karşıtı veya daha doğrusu, büyüme taraflı iddialara gelirsek, çoğu dünyanın halihazırdaki ekonomik durumunu bir gereklilik meselesi olarak sunmayı yeğliyor gibi. Ekonomik sistemi sürdürmek için daha çok üretilim yapılıyor ve daha fazla kaynak tüketiliyor; bunlar ekonominin büyümesini sağlıyor. Yani bir nevi kısır döngü içerisindeyiz. Fakat bu faydaları olmayan bir döngü değil.

Washington Üniversitesi’nde iktisat profesörü olan John V. C. Nye’a göre son yarım asırda gerçekleşen ekonomik büyümenin ölçeği aslında küçümseniyor. Nye, hane başına düşen ortalama yıllık gelirin bu dönemde çoğunlukla sabit kaldığına dikkat çekiyor, hem de dramatik nüfus artışına rağmen. Daha düşük gelir düzeyine sahip haneler için bile erişilebilir sağlık hizmetleri ve gıda, elli yıl öncesine göre daha kaliteli.

Bunun yanında, ekonomik büyümenin teknoloji ve kültür üzerindeki nicel olmayan faydaları da var ki bu faydalar daha yüksek hayat standartlarının getirdiği zaman ve kaynak fazlası sayesinde mümkün oldu (Nye, n.d.). Bu bilginin ışığında, ekonomik büyümenin toplumlar için işlevsel olduğunu ve pek çok alanda önemli katkıları bulunduğunu söyleyebiliriz. Büyümenin birçok kişi tarafından hayati bir gereklilik olarak kabul edilmesi anlaşılır. Elbette, bu gelişmelerin makul bir zaman diliminde gerçekleşmek için büyümeye ihtiyaç duymaları, varlıklarını sürdürmek için büyümeye bağımlı oldukları anlamına gelmez.

Ağır Çevre Bedeli

Diğer yandan, ekonomik büyümenin faydalarının çevre üstünde ağır bir bedeli olduğu görmezden gelinemez. Büyüme modelleri tek yönlü olduğundan, GSYH’nin sürekli yükselmesi için üretim hiç durmadan artmak zorundadır. Meta üretimi için gerekli hammaddelerin tek kaynağı çevre, ya da daha doğrusu çevrenin sömürüsüdür. Tarım ürünleri bir yana, endüstriyel üretimin büyük kısmı fosil yakıtlar, mineraller ve temiz su gibi insan eliyle büyük ölçekte doğaya geri kazandırılamayacak sınırlı kaynaklara bağlı. Kendini yenileyebilen kaynakların (hayvansal ve bitkisel) sıklıkla yenilenme hızından daha hızlı tüketildiği göz önüne alınırsa şu anki büyüme modelinin sürdürülebilir olmadığı rahatlıkla görülebilir, özellikle uzun vadede.

Ekonomik büyümenin çevresel sistemler üstündeki etkisini tartışırken, Universitat Autònoma de Barcelona’dan iktisatçı Federico Demaria, GSYH artışının teorik olarak doğal kaynakların tüketilmesinden ayrılması mümkün olsa da elimizdeki modeldeki durumun böyle olmadığına dikkat çekiyor (2018). Diğer bir deyişle, sürdürülebilir ekonomik büyüme diye bir şey söz konusu değil. Mevcut salınım ve tüketim değerlerini korumak bile doğal kaynakların bitmesine sebep olmak ve hayati çevresel sistemlere çözüm bulamadan dönüşü olmayacak hasar vermek için yeterli. Bu özellikle uzun dönemli ekonomik planlar yaparken önemli. Çünkü büyümeye dayalı modellerin geçici olduğunun anlaşılması ve onlara bir hedef değil, bir süreç gibi davranılması gerekiyor.

Dahası, çevresel bedel görmezden gelinse bile GSYH’deki artış  gelirin adil dağılımı anlamına gelmiyor. Ortalama GSYH hızla artıyor gibi görünse de yoksulluğun azalmaması mümkün. En zengin yüzde 1, 1980 ve 2016 yılları arasında toplam reel gelir büyümesinin yüzde 27’sini  ele geçirirken, 2017’de yeni servetin yüzde 82’sini aldı. Bu arada, en yoksulların gelirleri küresel GSYH’den çok daha yavaş büyüdü (Alston, 2020). Bu da refahın sadece bir ülkenin ürettiği piyasa mal ve hizmetlerinin miktarıyla ölçülüp ölçülemeyeceği sorusunu gündeme getiriyor. Dünyanın en büyük ekonomilerine sahip ülkelerinin yoksullukla savaşta hâlâ kat edecek ne kadar yolu olduğu düşünülürse, cevap “ölçülemez” gibi görünüyor.

Faydanın Dağıtımı

Yalnızca Amerika Birleşik Devletlerinde yıllık GSYH sürekli artmış olmasına rağmen “2010 ve 2016 yılları arasında aşırı yoksul insanların sayısı kabaca 1 milyon arttı” (United Nations, 2019). Eğer büyüme sonucu elde edilen gelir, etkili şekilde yoksulluğu azaltmak için kullanılmıyorsa ne için kullanılıyor? Görünen o ki, başta zaten zengin olan kişiler ve şirketler ekonomik büyümeden daha fazla kazanç elde ediyorlar. Ortalama gelir, on yıl öncesine göre daha yüksek olsa da bu artış hiç de dengeli değil. Sonuç olarak, büyüme refahı arttırmada göründüğünden daha etkisiz, zira faydaları düzenli bir biçimde çoğunluğun faydalanabileceği bir şekilde topluma geri dönmüyor.

İlgili İçerik:   COVID-19 Sürdürülebilir Tüketim İçin Ne Anlama Geliyor?

Fakat bir yandan da ekonomik küçülmenin gerekli olmadığı çünkü GSYH artışının oransal olarak çevresel hasara yol açmadan sağlanabileceği iddiaları var. Bazılarına göre iklim krizi doğal kaynakların sorumsuz kullanımının sonucu ve bundan ekonomik büyümeyi suçlamak adil değil. Bu açıklamaya göre, ülkeler sadece ekonomilerini genişleterek ve bunun sonucu elde ettikleri geliri üniversite ve araştırma merkezlerine akıtarak bilimsel kapasitelerini arttırabilirler. Columbia Üniversitesi Dünya Enstitüsü Sürdürülebilirlik Politikası ve Yönetimi Araştırma Programı direktörü Steve Cohen’e göre, ekonomide büyüme ve çevrenin korunması arasında karşılıklı olarak faydalı bir ilişki var.

Orta Yol İhtimali

Çevre dostu ürünlerin ve yaşam biçimlerinin ortaya çıkması ile bunlara yönelik bir piyasa da oluştu ve ekonomiye ciddi katkıları oldu. Karşılığında ekonomik refah, daha çok ülkenin karbon ayak izlerini küçültmek için daha çok çaba harcamasına ve daha sürdürülebilir üretim yolları aramalarına izin verebilir. Cohen, “insan dehasını çevresel olarak sürdürülebilir ekonomik gelişmenin pratik problemlerini çözmekte kullanmanın” ve büyük şirketlerin vermesi gereken tavizleri asgari düzeye indirgemenin mümkün olduğu konusundaki inancını dile getiriyor (2020). Bu, büyüme lehine kuvvetli bir tartışma olabilirdi ama neredeyse tamamen, bir gün sürdürülemez bir sistemi desteklemenin bir yolunu bulabileceğimiz yönünde kesin olmayan bir olasılığa dayanıyor ve bahsi geçen sistemin kusurlarıyla tümden yüzleşmekten kaçıyor. Yine de, kaynakların daha verimli dağıtımı ve endüstriyel üretim ve işlemede daha sıkı hükümet ve uluslararası örgüt kontrolü, gerçekten de büyümeyi çevre için daha az zararlı hale getirip bize potansiyel olarak alternatif bir modele geçişte şu ankine devam edebilmek için zaman kazandırabilir.

Bu bir yana, ekonomik büyümenin eşitliği sağlamaktaki başarısızlığı ve hatta eşitsizliği koruması da gündeme getirilmelidir. Yakın zamana kadar, iktisatçılar yaygın bir biçimde gelişmekte olan bir ekonominin belli bir miktar büyümeden sonra daha fazla gelir eşitliğine sahip olacağını ve en baştaki eşitsizliğin yerini çalışan nüfusun çoğunluğun artan GSYH’den faydalanacağı bir sisteme bırakacağını öne süren Kuznets eğrisi teoremini benimsemişlerdi.

Buna karşın, son dönemlerde yapılan bir grup çalışma bu teorinin geçerliliğine şüphe düşürdü. Tunus’taki Gabès Üniversitesinden Nasfi Fkili Wahiba ve Malek El Weriemmi’ye göre bu eğri yalnızca bir grup gelişmiş ülkede işliyor ve ekonomik büyüme ile gelir eşitliği arasındaki doğrudan ilişkiyi deneysel olarak kanıtlayamıyor (2014). Dolayısıyla GSYH’nin “eninde sonunda” düşük gelirli kesimler ve gelir farkını azaltma üstünde olumlu etkileri olacağıyla ilgili teminatlar epey yetersiz geliyor. Daha çok sermayesi ve geliri olan bireyler ekonomik büyümeden daha çok faydalanıyor iken nüfusun kalanının bu büyümeye katkıları kendilerine azalarak dönüyor.

Alternatifler Mevcut

Peki, eğer büyüme eşitsizliği azaltmıyor ise, küçülme azaltabilir mi? Belki biraz basit görünebilir ama eşitlik gerçekten de planlı ekonomik küçülme taraftarlarının ulaşmak için çabaladığı hedeflerin en önemlilerinden biridir. Büyümeye çok fazla odaklanan modellerin elde edilen refahın nasıl dağıtıldığını görmezden geldiği ve ciddi gelir farklarını hoş gördüğü konusunda yaygınlaşan bir görüş var.

Büyük ekonomileri planlı olarak küçültmeye yönelik bir çağrı daha az zenginlik ve dolayısıyla refahta azalma anlamına geliyor gibi görünse de bu ekonomilerin çoğunun daha çok büyümeye ihtiyacı olmadığı söylenebilir. Birleşmiş Milletlerin sürdürülebilir kalkınma planlarından bahsederken Dr. Jason Hickel, artık dünya ekonomilerinin GSYH’lerinde üstel artışın “fiziksel olarak mümkün olmadığı” ve istemli bir azalmanın büyüme eğrilerini korumaya çalışmaktan daha faydalı olabileceği yorumunda bulunuyor. Bunun yanında “Avrupa’nın kişi başına %40 daha az GSYH ve %60 daha az emisyonu olmasına rağmen pek çok kategoride ABD’den daha yüksek insani gelişme göstergesine sahip olduğunu” hatırlatarak vatandaşlara daha iyi hayat standartları sağlamak için daha çok para gerekmediğini de gösteriyor (2016). Bu, ekonomik küçülmeyi tartışırken aklımızda bulundurmamız gereken bir nokta. Çünkü büyümenin her bakımdan sebep olduğu ekolojik zararı telafi edemediği biliniyorken ortalama bireylere daha küçük ölçekli ekonomilerin sağladığından daha fazla fayda sağlamadığı da görülebilir. Dahası, ekolojik sınırlar aşılırken GSYH büyümesi insanların yaşam standartlarını iyileştirmek yerine düşürür.

Karşılaştırmak gerekirse, ekonomik küçülme doğal kaynakların sömürüsünü azaltarak modern hayat standartlarını karşılayabilecek bir alternatif olarak mevcut. Ülkeler ekonomilerini daha adil ve merhametli yapmak için üretim yapmayı seçebilirler. Tabii ki, istemli olarak küçültülen bir ekonominin iş tatmini ve gelir eşitliğinde üstün olacağının garantisi yok. Fakat hükümetler ekonomiyi büyütmek için büyük şirketlerin taleplerini karşılamak zorunda olmazlarsa bireylerin lehine kararlarını daha rahat uygulayabilecekleri varsayılabilir.

Bitirirken…

Sonuç olarak, ekonomik küçülme, uzun dönemli ekonomik planlar için büyümeye odaklı modellerle karşılaştırıldığında bazı hayati konularda avantajlıdır. Yıllık GSYH’yi düşürerek yine de bireyleri yoksullaştırmadan ekonomiyi bunalıma sokmadan kaynakları daha iyi dağıtmak ve gelir eşitsizliğini azaltmak mümkün. Kuşkusuz, bu süreç ne basit ne de kolay. Büyük çaplı ekonomik modelleri ve onlara bağlı devlet kurumlarını yeniden tasarlamak zorlayıcı ve bu süreçte belli sorunlara rastlanacağı kesin. Eğer bu yönde karar veren hükümetler olursa, kendileri ve bireylerin işini kolaylaştırmak için geçiş sürecini kademeli bir biçimde halletmeleri gerekebilir. Fakat tüm bu dezavantajlar, körü körüne büyümeye devam edersek karşılaşma ihtimalimiz olanlarla kıyaslandığında sönük kalıyor.

Ekonomik büyümenin ulaştığı boyut sürdürülebilir değil ve birçok ülke artık büyümeye ihtiyaç duydukları noktayı geçerek zenginliğin adaletsiz dağıtıldığı ve insanları tatmin edemeyen bir modelle başbaşa kaldı. Basitçe üretimi yavaşlatmak veya çevre dostu teknolojilere yatırım yapmak işe yarayabilir ama bunlar sistematik bir problem için yüzeysel çözümler. Eğer gelişmiş ülkelerin ekonomileri, insanları onlara geri dönüşleri gittikçe azalan bir sistem için çalışmaya zorlamaktansa başarılı şekilde kapasitelerini hayati kurumların gerekliliklerini karşılayabilecek bir noktaya indirgemeyi başarabilirlerse; ekonomiler varoluş amaçlarını daha düzgün biçimde yerine getirebilirler: Herkes için refah sağlamak.

Kaynakça

Alston, Philip. (2020). Alston Poverty Report. Erişim

Cohen, Steve. (2020, January 27). Economic Growth and Environmental Sustainability. Earth Institute. Erişim

Demaria, Federico. (2018, February 22). Why economic growth is not compatible with environmental sustainability. The Ecologist. Erişim 

Hickel, Jason. (2016, August 23). Time for degrowth: to save the planet, we must shrink the economy. The Conversation. Erişim 

Kallis, Giorgos. (2010). In defence of degrowth. Ecological Economics, 70, 873-880. Erişim

Mankiw, N. Gregory. (2012). Principles of macroeconomics. South-Western Cengage Learning.

Nye, John V. C. (n.d.) Standards of Living and Modern Economic Growth. The Library of Economics and Liberty. Erişim 

Raworth, Kate. (2015, December 1). Why Degrowth has out-grown its own name. From Poverty to Power. Erişim

United Nations UN/DESA’s Economic Analysis and Policy Division. (2019 October 1). World Economic Situation and Prospects: October 2019 Briefing, No. 131. United Nations. Erişim

Wahiba, Nasfi Fkili & El Weriemmi, Malek. (2014). The Relationship Between Economic Growth and Income Inequality. International Journal of Economics and Financial Issues, Vol. 4 (No. 1). 135-138. Erişim


Not: Öne çıkan görsel, Swings (Ethel Spowers, 1932)

Kategori(ler): Görüş Yazıları

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir