Sizi çok farklı bir kooperatif olan Gökova Kadın Çevre Kültür ve İşletme Kooperatifi, kısa adıyla GÖKBONCUK ile tanıştırmak istiyorum. Ben onları öncü olarak nitelendiriyorum. GÖKBONCUK’un farkı, üretim yapan bir kooperatif olmaması. Kadın kooperatifi dendiğinde aklımıza gelen ürünlerin üretimini yapmak dışında onlar farklı ihtiyaçlar üzerine yoğunlaşıp değerli bilgileri araştırıyor ve kayda geçiriyorlar. Ekonomik değeri olmayan ya da düşük olan ürünlere değer kazandırmak için projeler oluşturuyorlar. Fikir üretiyorlar. Kooperatif başkanı Çiğdem Ercan ile söyleşimizde bizler çok şey öğrendik. Sadece kooperatifi değil, kadınları ve Anadolu’nun kadim geçmişini de konuştuk. Emekliliğin ardından Gökova’ya yerleşen Çiğdem Ercan, gazetecilik mesleğinden gelen birikimini bu bölgenin tarihini, değerlerini araştırmak ve unutulmalarını engellemek için kullanıyor. Onu tanıdığım için çok mutlu oldum; iyi ki buralara yerleşmişsiniz Çiğdem Hanım! Bu arada, kısa filmlerini (GÖKBONCUK, YouTube) izlemenizi özellikle öneririm. 

Sizi tanıyabilir miyiz?

“Bir şey üretmeden toplumsal varlığınızı ya da toplumsal hayatınızı tanımlamanız mümkün değil.”

Siz kendinizi nasıl tanımlarsınız? Bütünleştirici unsur diyebilir miyiz sizin için?

Tek amacım, belki kendimle ilgili çıkış noktam bu. Ne var sizde, biriktirdiğiniz ne? Ne üretebilirsiniz? Fikir de bir üretim. Bir şey üretmeden toplumsal varlığınızı ya da toplumsal hayatınızı tanımlamanız mümkün değil. Sürdürmeniz de mümkün değil.

Kapadokya bilgileri bizim için neden önemliydi? Çünkü aslında turizm kapasitesini canlandıracak yeni unsurları katabilmek amacıyla bir projeye başlamıştık. Seramik Bölümü koyalım dediğimizde, Hacettepe Üniversitesi’nde İtalyan seramiği ve Roma seramiğinden bahsettiler bize. Ama Kapadokya’nın kendi toprak seramiğini ders programımıza alamadık . Çünkü bununla ilgili hocamız da yokmuş. Yani bu eğitimleri verecek kimse olmadığı için biz Kapadokya’nın binlerce yıllık, o Hititlerden başlayan öyküsünü bir akademik programa çeviremedik.

“… toprağın özelliğini unutmuşuz.”

Hitit testileri inanılmaz güzel. Topraktan yapılan ortası delik bir testi. Ama biz toprağın özelliğini unutmuşuz. Toprak bir testiyi bir pınardan doldurursunuz. Tarlanın ortasında bütün gün o suyu içersiniz. O su hep aynı derecede kalır. Bu bir sihir değil. Bu, toprağın özelliği. Siz bunlara hiç bakmamışsınız ve bakmadığınız için de bunu bir tasarıma ya da bir ödüle dönüştürememişsiniz. Daha sonra bunu bir Hollandalı yaptı ve dünyanın en iyi tasarım ödülünü aldı, bir milyon dolar da ödül aldı. İşte Hitit testisi de dünyanın en büyük buluşlarından biri olarak kabul ediliyor bugün dünyada.

Ama bu bilgiyi üniversitede akademik bilgi haline de getirmemişsiniz. Çünkü kendimizi yetersiz görüyoruz. Çok düşünüyorum, başka bir açıklama da bulamıyorum. Mesela keserin tek kalıpta dökülmesi. Bütün Kuzey Avrupa’da iki parça kalıba dökülüp keser yapılır. O bilgi bir tek bizim topraklarımızda vardı, onu alıp kullandılar.

“… yaşama dokunmadan hiçbir şeyin gerçekliğini kendinizde var edemiyorsunuz.”

Sonuçta ben çok olağanüstü bir buluş yapmıyorum. Ama var olana bir bakın. İşte tasarımcısı mı elektronik mühendisi mi sosyal bilimcisi mi kimse, şuna bir bakın. İnterdisipliner bir bakış açısı, disiplinler arası uygulama, pratik bilgi, halk bilgisi. Biz tabandaki bütün bilgiyi yok saymışız bilimsel çalışmalarımızda. Bugün bu bölgede yaşarken bunu daha çok görüyorum. İşte bu bilgiye sahip çıkmaya çalışıyoruz.

Bütün medeniyetler bu topraklardan bir geçiş yolu bulmuşlar kendilerine. Bu topraklar da sadece bize ait değil. Amerika’da, Norveç’te Vikingler’de her yerde buradan izler bulabiliyorsunuz. Buradan birbirine benzeyen insan modelleri buluyorsunuz. Eski paraların üzerindeki yüz biçimlerinin aynılarını bugün dağlarda görüyorum ben. Keçi çobanlarında görüyorum. Aynı çene yapısı, aynı elmacık kemikleri, aynı burun yapısı, aynı göz çukurluğu. Ben antropolog değilim. Ben o fotoğrafı çeker yanına da parayı koyar yayınlarım. Ama biri merak etmek zorunda. Hepsi bu bölgede. Şimdi bu bölgeyi hiç kimse araştırmıyor ama bu bölgede olduğunu bilim dünyası size söylüyor. Ve siz hiç merak etmiyorsunuz. Ya bu bölgede ne var ben de çıkıp bir bakayım? Bir soru işaretine sahip olmayla başlıyor her şey aslında. Yani biz soruları doğru sormuyoruz. Türk insanı okumayı sevmeyen bir halk değil. Biz yazmayı sevmiyoruz. Yazı üzerine hiçbir şeyimiz yok. Kayıtlara geçmiş hiçbir şeyimiz yok. En son Hititlerde çivi yazısında kalmışız. Onun dışında hiçbir dokümanımız yok.

Bakıp sorular sormadan, sorgulama olmadan bir varlık oluyorsunuz, birey olamıyorsunuz hayatta. Çünkü yaşama dokunmadan hiçbir şeyin gerçekliğini kendinize var edemiyorsunuz. Birey olmak için çaba gerekiyor. Ben de şimdi o bireyselliği, daha toplumsal bir yapıda kooperatifin altında nasıl şekillendirebilirim arayışıyla yola çıkmıştım emekli olduktan sonra.

“Kooperatifler… Türkiye’nin her kesimine dokunuyor.”

Kooperatiflerin sosyal etki alanı çok geniş. Üstüne hiç çalışma da yapılmamış. Kooperatif ağı hiç kullanılmamış. Halbuki çok geniş bir alana, Türkiye’nin her kesimine dokunuyor. En küçük bir yerdeki kooperatiften, TARİŞ’e kadar. Kooperatif başlığı altında çok inanılmaz bir ağa ulaşabiliyorsunuz.

Kooperatifçiliği belki Avrupa keşfetmiş ama bizim yapımıza da çok uygun geldiği için ben bu ülkede kooperatifçiliği çok önemsedim.

 

“Sandras Dağı’nın eteklerinde yörenin en nadide çiçeği ‘gökboncuk’la tanıştım. Dağın zirvesindeki yalnızlığı ile büyüledi beni.Yaşamın keşmekeşinden sıyrılıp doğanın akışına bıraktım kendimi ve kısa adı “Gökboncuk” olan kooperatifle yola çıktım. Doğayı, yörükleri, hayvanları ve suları ile yaşama değer katan her şeyi yanıma aldım, birlikte yürüyoruz.

“Gökboncuk, biraz burada yaşamanın hakkını vermek için biraz da Anadolu’nun binlerce yıllık kadim bilgilerini anlatabilmek amacıyla yola çıktı. Altın susamın, arıların, zeytinin bizlere anlatacağı o kadar çok şey var ki! Hepsini anlatmaya gücümüz yeter mi bilmiyorum ama doğanın telaşını anlatmaktan büyük bir mutluluk duyuyoruz. (TED Ankara Kolejliler Dergisi, Temmuz 2016)”

Ne zamandır kooperatif olarak faaliyettesiniz ve neden kooperatif olmak istediniz? Kooperatifte kaç kadın var?

Aslında her şey benim emeklilik hikâyemle başlıyor:)) Hayata bir şekilde dokunmaya devam etmem gerekiyordu. O dönemde doktor arkadaşlarıma, avukat ve gazeteci arkadaşlarıma Gökova’ya yerleştiğimi söyledim. Bu bölgedeki bilgileri anlattığımda onların da çok ilgisini çekti. 2012 yılında 7 kadın ortak tarafından kuruldu kooperatifimiz. Neden kooperatif olmak istediğimizin hikâyesi ise Anadolu topraklarında kadim bilginin peşine düştüğümüzde başladı. Bugüne kadar kadın kooperatifleri reçel, makarna üretimi yapan üreticiler olarak görüldü. Oysa antik Karya Krallığı’nın kadim geçmişi, bizi Amazonlara, kadın balıkçılara ve çobanlara götürdü. Bu bölgede reçel yok, iğne oyası da, dikiş nakış hiç yok. Çünkü kadınlar binlerce yıllık kadim geleneğin ve yaşam döngüsünün en önemli kahramanları. Onlar doğaya hizmet etmiş, doğa da onlara. Birbirlerinden hiç kopmamışlar.

“… biz üretici değil üretenin yanında olmayı, pazarlamayı değil, anlatmayı tercih ettik.”

Bizler de kadınların sadece üretici değil, onların bugün varlığımızı kutsayan bilgelikle süregelen doğa bilimciler olduğunu anlatmaya çalışıyoruz.  Kooperatifimiz bu amaçla belgesel film çalışmaları ile bölgedeki kadim bilgileri kaybolmadan kayıt altına almaya ve doğanın bilgeliğini gelecek nesillere anlatma çabası içinde.

Bu durumda da biz üretici değil üretenin yanında olmayı, pazarlamayı değil anlatmayı tercih ettik. Umarız bu yıl yaratacağımız gelir kaynakları ile gelecek nesillere aktaracağımız bilgileri hikâyeleştirdiğimiz filmlerimizi tamamlayabiliriz. Öyle uzun belgeseller ya da filmlerin modası geçtiği için webinarlar olarak tasarladığımız kısa filmlerimizden birkaç örnek izlemek isterseniz YouTube kanalından Çiğdem Ercan diye aratabilirsiniz.

Peki, neden kadın kooperatifi?

Çünkü bütün bu bahsettiğim yapıların içinde kadının rolü çok önde. Kadının kendi toplumsal yaşamındaki alışkanlıklarını, çevresine verdiği katkıyı göz ardı etmemek lazım. Bunu en güçlü de burada (Muğla’da) gördüm belki. Burada çevreyle, kültürle ilgili her şeyin başı kadın. Kilimi dokuyor, motifini sürdürüyor. Ninnisini söylüyor, tarihini sürdürüyor. Erkeğin sürdürdüğü hiçbir şey yok. Tohuma da sahip çıkan kadın aslında. O tohumun ne zaman ekileceğine karar veren de kadın. Buna erkek karar vermiyor bu topraklarda. Köydeki en yaşlı neneye soruluyor tohum ne zaman atılacak diye. Bu yıl, kimse öngöremedi bu dolu ve sel felaketini. Ama benim nenem öngördü köyde. Susam atılmadı toprağa. Atılmış olsaydı şimdi hepsi çürümüştü. Onu dinlemeyenler kaybetti.

“Keçi çobanları kadın, balıkçılar kadın, su değirmenine gidiyorsunuz kadın. Her şey kadın.”

Nineler hiç yanılmıyorlar mı?

Hiç yanılmadı, gerçekten yanılmadı. 7 yıldır neneyle beraberiz biz, hiç yanılmadı. Doğa konusunda hiç. Keçi çobanları kadın, balıkçılar kadın, su değirmenine gidiyorsunuz kadın. Her şey kadın. Erkek gücüyle katkıda bulunuyor belki doğaya. Ama daha çok zarar veriyor. Kadın, bütün doğa hareketlerine bakıyorsunuz, her şeyi koruma altına almak için içgüdüsel davranıyor. Genetik kodlaması o.

Burada boğa güreşleri hep ilgimi çekiyor. Boğayı eğiten kadınlar. 17 yaşında bir kızımız var, bir boğa almış güreşe hazırlıyor. Ailesi, “boğayı beslemek için biz sana para vermeyiz, onun yemi için yazın çalış” demiş. Çalışıyor. Duruşu farklı diğerleri arasında, fark ediyorsunuz yaptığı işte. Çünkü belki bir Amazon o. Amazon geni taşıyor. Çok savaşçı, çok mücadeleci. Onun belgeseline başladım.

Kooperatif olmanın avantaj ve dezavantajları neler sizce, anlatır mısınız?

Bölgesel bir kooperatif olmak ürün geliştirme ve bölgesel faaliyetlerin koordinasyonu açısından daha avantajlı. Markalaşma sürecinde daha sağlam adımlar atabiliyorsunuz. Dezavantajı ise reçel yapmayan kadın olmak:)

“… bu değerli bilgiler konusunda farkındalık yaratıyoruz.”

Bu kooperatif kadınların üretimleri ile kazanç sağlaması açısından kadınlara nasıl bir fayda sağlıyor? Kadınların hayatında nasıl bir fark yaratıyor?

Bölgedeki kadınlarımız; çobanlarımız, balıkçılarımız, tahtacılarımız, arıcılarımız halen yoğun olarak günlük faaliyetlerini sürdürmekte. Bizler sadece onlarla diyalog halinde kalıp onların ne  bildiğini sorguluyor ve bu değerli bilgiler konusunda farkındalık yaratıyoruz. Bu bilginin kaybolmaması için geleneksel yöntemlerin ne kadar değerli olduğunu anlatıyoruz.

Evet, ürün satışı yapmıyoruz ama kaliteli ürün konusunda duyarlı üreticilerle eğitimler yapıyoruz. Bir de ürünlerin pazarlama yöntemlerini geliştirmek konusunda çalışmalar yapıyoruz.

Hangi ürünler için çalışmalarınız var? Bu konuda neler yapıyorsunuz?

Propolis çalıştığımız ürünlerden biri. Bölgemizde arıcılık faaliyetleri yaygın olarak sürdürülüyor ancak ekonomik faaliyet alanları sadece bal üretimi ile sınırlı. Bizler de arıcılığın dünyada giderek yükselen değerleri arasında yer alan propolis ile ilgili çalışmalara başladık.

Bu çalışmayı bölgenin mevcut kapasitesi ve doğal ortamın korunması ile birlikte ele alan pek çok değerli emeğin önemli bir çıktısı olarak görüyoruz. Çünkü Orman Bölge Müdürlüğü’nün, Tarım İl ve İlçe Müdürlükleri’nin, Çevre ve Arı Koruma Derneği’nin uzun süredir bölgesel havzalardaki yaşam alanlarını koruma altına alma çabaları sonucu, Muğla arısının kızılçam ormanlarından kaliteli bal üretimi konusunda önemli adımlar atıldı. Ve çabalar sonucunda halihazırda piyasalarda tüketilen ve pek çok yan ürünün ham maddesi olan propolis üretimi konusunda kaliteli ürün elde etme beklentimiz fazlasıyla arttı.

“Arıcı, pazarı ve ekonomik değeri olmadığı için propolisi atıyor.”

Ülkemizde polen, arı sütü ve propolis gibi bal dışındaki arı ürünleri, Çin, Arjantin ve Brezilya gibi ülkelerden ithal edilmekte. Arı kolonisi ve flora bakımından zengin olan ülkemizde katma değeri çok yüksek olan bu ürünler istatistiksel kayıtlara giremeyecek kadar az üretiliyor. Arıcı, pazarı ve ekonomik değeri olmadığı için propolisi atıyor. Ayrıca Türkiye’de propolisin kalitesiyle ilgili de hiçbir bilimsel çalışma yapılmamış. Hiçbir standardı yok. Oysaki özel prosesler geliştirilerek, propolise insan tüketimine sunulabilir nitelik kazandırılabilir.

Bu saptamalardan sonra biz ne yapıyoruz sorusuna verebileceğimiz cevap ise kaliteli propolis üretimini teşvik edecek ürün geliştirme oluyor elbette. Bu ürün, ODTÜ Teknokent’te bulunan ürün geliştirme firması ile birlikte yola çıktığımız boğaz spreyi üretimi olacak. Üründen umutluyuz. Enfeksiyon hastalıkları profesörü Esin (Şenol) Hocamız, kendi eşi dâhil boğaz spreyini birçok kez denedi. İnanamadı bu kadar hızlı sonuç aldığına.

Böylece ülkemizde kaliteli propolis üretiminin ekonomik anlamda katma değer kazanması yönünde önemli bir adım atılacak. Ürünün pazarlama stratejisi de bir grup eczacı tarafından oluşturulan platformla birlikte oluşturuldu.

İlgili İçerik:   Toplumsal Eğitim Alanında 25 Yıllık Çalışma: TOVAK

Bizler kaliteli propolisin tedariğinden sorumlu olacağız, ürün geliştirme firması piyasadaki ithal ürünlerle rekabet edecek ürünü geliştirecek ve eczacılar da kaliteli bir yerli ürünün pazarlanması konusunda destek olacaklar.

Bu proje, bölgemizdeki arıcılara kaliteli propolis toplama ve depolama eğitimleri verilmesi ve diğer kurum ve kuruluşların çalışmaları ile birlikte ilk defa bal üretim havzalarının oluşturulması ve yönetimi konusunda ülkemizde önemli bir örnek oluşturacaktır.

“Doğru pazar doğru yöntem. Her şey oradan başlıyor.”

Propolisli üretim süreçlerinin diğer ülkelerdeki başarılı örnekleri fazlasıyla canımızı sıkmakta:) Biz nerede hata yapıyoruz diye düşünmeye de gerek yok aslında. Bölgemizde pek çok emek ve duyarlı üreticiler var. Biz sadece bu emeği ve duyarlılığı bir ürün geliştirme stratejisi ile destekliyoruz. Yani bu konuda hassasiyeti olan kurum ve kuruluşlarla nihai üreticilerin sürdürülebilir işbirliği modellerini kurguluyoruz. Umarız tüm bu çabalar sonucunda tüketici de ne tükettiği konusunda daha bilinçli davranır ve Çin gibi çevresel kirlilik boyutları ile ünlü üreticilerden ithal edilen ürünler yerine yerli ürüne güven duyar. İyi kaliteli propolisimiz olursa eminim çok güzel şeyler olacak.

“Ballı propolisli lolipoplar”

Bir de ballı propolisli lolipoplar yapacağız. Erimemesi için içine şeker katılması gerekiyor, çünkü bal eriyor. Ama biz şeker eklemek istemiyoruz. Bu nedenle bir kimyager arkadaşla çalışıyoruz. Propolisli ballı lolipoplar dünyada bir numara şu anda. Yani biz dünyayı keşfetmiyoruz ama doğru bir yapı kuralım; iyi bir malzeme, iyi bir ambalaj bulalım arayışındayız.

Merakla ürünü bekliyoruz . Çıkarsa Elmalı köyü kadınları üretime kendi markalarıyla devam edecekler.  Eminim benden daha çok sahip çıkacaklar. Çünkü burada bizim de amacımız biz kooperatif olarak bir ürün alıp satalım derdi değil. O yapıyı kuralım, onlar alsın devam etsin. Belki yarın öbür gün onlara bir şirket kurarız.

Bir de patenti de alınırsa o kuracağımız yapı daha güçlü bir yapı olacak. O patent giderek daha önemli bir hale gelmeye başladı. Bunun birçok çıktısı olacak. Propolise bir değer katmaya başlarsak bu bölgede muhakkak çok kişi kopyalayacak, ilerleyecek ama propolisli lolipop bir marka olsun, bütün dünyaya da gidelim. Ganalı bir kadının çıkardığı bir krem bütün dünyada, şu anda Hollywood yıldızlarının da kullandığı bir krem olmuş. Ganalı kadınlar yapıyor. Her şey doğal yöntemlerle yapılıyor. Fabrika bile yok. Bu bir hayal değil ki. Doğru pazar, doğru yöntem. Her şey oradan başlıyor yani. Ben bunun tanıtım stratejisini de düşündüm. Bir sonraki aşamada doğal ürünleri buradaki bütün yabancı misyona yılbaşı hediyesi olarak göndermeyi düşünüyordum. Hem bir tanıtım olsun hem onlarla bir temas sağlamış olalım.

Sizin bir de yelken projeniz vardı. Onu anlatır mısınız?

“Dünyada ahşap tekne çok revaçta.”

‘Ula Herkes İçin Yelken’ projesi. Ula Kaymakamlığı’nın ortaklığı ve  Güney Ege Kalkınma Ajansı (GEKA)’nın Doğrudan Faaliyet Desteği kapsamındaki bu proje bölgemizde üretim, istihdam ve alternatif turizme yönelik bir araştırma projesi. Amacımız genç nesillerin yaşadıkları bölgeye sahip çıkmaları amacıyla onları doğa ile buluşturmak ve alternatif turizm faaliyetleri içinde ekolojik ve sürdürülebilir kalkınma hedeflerini gerçekleştirmek.

Burada gençler çok değerli. Bir kere çok saygılı hepsi. İnanılmaz yani. Hiç öyle bir şey görmedim ben. Ama bu gençlerin temel sorunları, yazın burada hiçbir şeyleri yok. Köylerde özellikle. Esas sorun alkol tüketimi çok fazla. Bu gençlerin Gökova çevresindeki turizm gelişiminden de pay sahibi olabilmelerini istiyoruz. Pay olmasa bile söz sahibi olsunlar. Çünkü bu topraklar, bu doğa, bu deniz onlara ait. Ama vahşi turizmin pençesinde hızla kirlenen doğal alanlarımız çöp yığınlarına yenik düştü. Onun korunması yönünde gençlerin hiç olmazsa söz hakları olsun.

Ama deniz ile ilintileri kaybolmuş çoğunun, kaç zamandır denize balığa bile çıkmamışlar. Araziler satılmış, elden çıkmış.  Yelken bu anlamda önemli. Hem bu yöreye ait ağaç var. Ağaç işçiliği var, beceri de var. Gençlere hafta sonları, yazın öğretelim, eğitim verelim, yelkenci olsunlar. İsteyen turistleri ağırlasın teknesinde. Hem de kendilerine sosyal bir aktivite, spor olsun. Gençlerin hayatının birçok noktasına bile dokunabiliyoruz aslında yelkende.

Elmalı köyüne bir ahşap atölyesi kuruyoruz. Atölyenin içine makinelerimizi koyduk. Sadece bir düzenleme işi kaldı. Öncelikli amaç ahşap tekne yapımı. Dünyada ahşap tekne çok revaçta. Yurt dışına da satabiliriz. İyi bir pazar var orada aslında. İyi ağaçlarımız var. Onları değerlendirebiliriz. Tekne yanında küçük küçük diğer ahşap üretim süreçlerini de başlatacağız.

Toplumsal anlamda hedeflediğimiz şey çevreye duyarlılığı, farkındalığı arttırmak, gençlerin yetenek ve kapasitelerini turizm ile ilişkilendirmek. Çok yönlü, bazen kendi kendime bile özetlemem çok zor oluyor. Bireysel katkıları, toplumsal katkıları… Şu anda digni sınıfında ilerlemek istiyoruz, çünkü federasyon ilk defa yarış kategorisine aldı bu sınıfı. Ama bir taraftan da üretim olarak baktığımızda yarışlara başlayabiliriz. Gökova bölgesine plastik hiçbir şey girmeyecek denilebilir. Fiber teknelere yasak konulabilir. Sadece ahşap tekneler olur. Bir örnek eylem alanı yaratabiliriz. Çünkü böyle eylem alanları yaratmak zorundayız.

“Temel konu buranın tarihiyle birlikte, alışkanlıklarıyla birlikte, genetik kodlamasıyla, kültürüyle her şeyiyle dokunabilmek.”

Bal, propolis, ahşap tekne; başka ürünler de var mı?

Temel konu buranın tarihiyle birlikte, alışkanlıklarıyla birlikte, genetik kodlamasıyla, kültürüyle her şeyiyle dokunabilmek. Mesela zeytinyağı. Eğer dokunamıyorsak, örneğin  zeytinyağına ekmeği banma alışkanlığını kazandıramazsak, ben zeytinyağından hiç bahsetmem. Yani eğer o stratejiyi kuramadıysam, o noktaya ilerleyebileceğim bir ışık göremiyorsam, hiç başlamamayı tercih ederim. Zeytinyağı tüketimi en az olan ülkelerden biriyiz.

Onun için de bir çizgi film karakteri yarattık ve çizgi film senaryosu yazdık. Bir zeytin ailesi oluşturduk. Masallar anlatılıyor. Her bölüme bir tane bilimsel bilgi koyduk. Kitap da olacak. Bu proje için de görüşmelerimiz sürüyor.

Bir strateji üzerinden çoklu bir medya ortamı kurmak istiyoruz. Hatta belki ileride satışlarımız da oradan devam edecek. Siparişi de oradan vereceksiniz belki. Bunun için üreticiyi de ona katmanız lazım. Zeytinyağı kalitesini de sürekli korumanız lazım. Bütün bunlar gerçekten biraz vakit alıyor.

“Kooperatifler sosyal medyayı da dijital medyayı da kullanabilecek kapasiteye ulaşabilse çok daha hızlı bir değişim sağlanabilir …”

Siz bana göre yeni kooperatifçiliğe giden yolu açanlardan birisiniz. Ama bu yol kolay bir yol değil sanırım?

Kooperatiflere karşı bir güvensizlik var. Ben daha onu çok az kırabildim. Sahada tam daha güven kazanmış değilim aslında.

Hâlâ güvensizlik mi hâkim?

Güvensizlik var tabi. Ben meslekte de hep bunu gördüm. Mesela Avrupa Birliği projelerine başladık, 1986’da heyetler gidiyor geliyor. Bir anket yapılacak, sivil toplum nedir halka soracağız. BBC’den bir ekip var, ben de tercüme ediyorum. Bizim halkımız şöyle cevap verdi “askeri olmayan her şey sivildir”. Sivil toplum inisiyatifi ne demek, sivil toplum nedir anlatabilmek 25 yıl aldı. Kooperatifçilik de onun gibi. O algıyı kavramak biraz zaman alacak. O yüzden iyi örneklerini yaratabilirsek belki bir hız kazanabiliriz. Şimdi artık dijital imkânlar da çok. İletişim de. O zaman TRT tekti mesela. Şimdi daha fazla imkân var ama bu olumsuz kooperatifçilik algısını nasıl yıkacağız inanın ben de bilmiyorum.

Medya stratejileri önemli. Sosyal medya her yere çok güzel dokunuyor. Kooperatifler sosyal medyayı da dijital medyayı da kullanabilecek kapasiteye ulaşabilse çok daha hızlı bir değişim sağlanabilir diye düşünüyorum.

“Noterlere razıydık.”

Bu olumsuz algı sadece toplumda değil; ticaret odalarında, devlet mekanizmalarında da var. Örneğin, son yasal düzenlemelerle ticaret odalarının yetkisine geçen tescil işlemlerinden (daha önce noterlerde olan tescil talepnamesi ya da adres değişikliği tescili gibi işlemler) alınan ücretler, noterlik işlemlerinin 3 katına ulaşmakta ve kooperatiflere ağır bir yük getirmekte. Tescil talepnamesi noterde 100 TL iken, Ankara Ticaret Odası bu işlemden 300 TL almıştır. Keza adres değişikliği gibi işlemler ve yönetim kurulu üyemizin istifasından boşalan göreve yedek üyenin getirilmesi konusunda MERSİS üzerinden talep edilen işlemlerin tahakkuku da 1.106,60 TL olarak hesaplanmıştır. Bunları yaşayınca noterlere razıydık deme noktasına geldik. Kısaca kooperatifleri ve özellikle bölgesel kalkınma hamlesi içinde çaba gösteren bu yapıları bir kazanç kapısı gibi gören ticaret odalarının bu uygulamaları hakkında mağduriyetimizin giderilmesini talep ediyoruz.

“Kooperatifçilik … şu anda en büyük kalkınma hamlesini yapabilecek yapı…”

Aslında kooperatifçilik kendi içinde çok inanılmaz bir devinimi olan, şu anda en büyük kalkınma hamlesini yapabilecek yapı bütün hepsine baktığımızda. Ama işte o çarkları biraz doğru yağlayıp, doğru yöne çevirmek lazım. O kadar. Ticaret odalarının kooperatifleri alıp çalışması gerekiyor. Örneğin arı kooperatifimizin ya da tarımsal kalkınma kooperatifimizin hangi ürünleri, hangi kalitede ürettikleri, ürünün bir coğrafi işarete mi ihtiyacı var neye ihtiyacı var; bunların belirlenmesi. Çünkü kooperatifler bu hizmetleri bir üst yapıdan alabilirse ve bu üst yapı bütün hizmetleri, markaları oluşturursa var olabilir her şey. Bizim kooperatifler olarak o üst yapıya ulaşmamız yıllarımızı alabilir. Ama ticaret odaları zaten bunlara hâkim. İmkânları var. Biz tek tek kapıyı çalıp da aman şunun da coğrafi işareti var diye çatlamamıza gerek yok.

Gelecek birkaç yıl içinde kooperatifinizi nerede görüyorsunuz?

Kurulma koşullarımızda diğer kooperatif gibi olmayalım düşüncesi ile kadın, çevre ve kültür kooperatifi olarak kurduk Gökboncuk’u. Kooperatif dediğimizde yapı kooperatifi, konut kooperatifi anlaşıldığı için ilk önce bir algıya oynayalım istedik.  Algıyı değiştirelim diye. Kadın çevre ve kültür biçimindeki kooperatif yapılanmasının da bir çalışma ve üretim sürecine ilişkin olabileceğini göstermek istedik. İleride kadın kooperatifin içinden bir sosyal kooperatifçilik modeline dönüş bizim esas amacımız. Çünkü biz bir üretim sürecine hiçbir zaman girmeyeceğiz. Biz yapıları kurup, sacayaklarını oturtabiliyorsak, o yapı kendi içinde yükselsin istiyoruz. Biz o yapıya hikâyelerimizle destek olalım. Yurt dışındaki gibi birçok kooperatif bir araya gelip bir ürüne destek vermeli.

“Kooperatifler arası işbirliğinde somut çıktılar peşindeyim.”

Kooperatiflerin işbirliği yapmalarını mı öneriyorsunuz?

Proje bazında işbirliğini sağlayabileceğimizi biliyoruz. Herkes eşit koşullarda proje çatısı altına girerse GEKA gibi kalkınma ajanslarından ya da başka fonlardan çok güzel bir ekip çalışması yapabiliyoruz biz, onda hiçbir sorunumuz yok. Proje çıktısı olarak bir yapı kurulabilir.

GEKA’nın öngördüğü koşullar nedeniyle veremediğimiz projemizde, ARIKO (Karabörtlen Köyü Tarımsal Kalkınma Kooperatifi), Çıtlık Tarım Kooperatifi ve biz bir arada olacaktık. Biz tanıtım ve pazarlama, Çıtlık kooperatifi susam, ARIKO da balla katılacaktı. Böylece bölgenin en değerli ürünlerini bir araya getirecektik. Bölgesel bir marka değeri yaratacaktık. O marka değerinin altında da bütün kooperatiflerin üretim bantlarını kurmalarına destek olup sonrasında onların kendi ürünleri ile devam etmelerini sağlayacaktık.  Böylece sürdürülebilirlik de sağlanabilecekti. Kişi üzerinden yürüyen kooperatifler değil ama kurumsallaşmış yapılar. Birliktelik aynı marka altında devam edecekti. O markalaşma sürecinin bütün yükünü bizim kooperatifimiz ya da başka bir kooperatif taşıyamaz zaten.

Projenin bir çıktısı da bir üst birlikti. Bir markaydı. Marka değeri olan bu yapı üye kooperatiflerin sekretaryasını yürütecekti.  Resmi evraklar, muhasebe kayıtları bunlar hep tek bir merkezden yürütülebilse, daha çok eğitim alınabilse. Sahadaki kooperatif üyelerine daha çok ulaşılsa ve anlatılsa birlikte neler yapabileceğimizi. İşte aslında üst yapıyı böyle modellemiştik.

Kooperatifler arası işbirliğinde somut çıktılar peşindeyim. Hani sosyalleşelim, dayanışalım yanında; nereden yollar var ya da bugüne kadar kimsenin yapmadığı, yapılmamış neler var ben bunları zorlayabilir miyim diye ilerliyorum. Uluslararası planda kooperatiflerin oluşturdukları ağları araştırıyoruz, öğreniyoruz. Bu ağlar üzerinden yurt dışı pazarlara açılmak mümkün. Şimdi biliyorum ki dışarıda zeytinyağı üreten bir kooperatifle iletişime geçtiğim anda benim yağım orada şişelenebilir. Toptan gönderirsem ve bunu orada yağ üreten bir kooperatife şişelettirirsem maliyetlerim yüzde 60 iniyor. Susam yağını da şişeletebilirim.

“Kooperatiflerin peşinde koşun. Yani bir şey, bir ürün alacaksanız oradan alın.”

Kooperatifçilik için başka neler yapılabilir?

Kooperatiflerin peşinde koşun. Yani bir şey, bir ürün alacaksanız oradan alın. Örneğin bir hastane sahibi, sadece kooperatif üyelerine, tarımsal kooperatif ya da kadın kooperatif üyelerine yüzde 50 indirim yapıyorum dese… Ya da hastane altında bir sağlık kooperatifi kursa. Ben de onun hastanesine garantili, sağlıklı ürünler versem. Örneğin bir sağlık kooperatifinde susam yağıyla yatalak hastalara masaj yapılabilir, şeker hastalarının açılan yaralarında bal bazlı ürünler kullanılabilir.

Bir kooperatif ekonomisinden mi söz ediyorsunuz?

Bravo. Ama bunun ekonomik anlamda bir anlayış, bir yöntem, yasalarla desteklenen bir şeye dönüşmesi lazım. İşte kooperatifçilik yasası değişti; vergi mevzuatına takıldık kaldık. Kooperatifler ürün satmak için şirket kurmak zorunda. Niye?

Bizi esas yoran şey, farklı bakanlıklara bağlı farklı yapılar kurulmuş. Muhasebe, vergi derken oraya çarpıp, buraya çarpmaktan korkar hale geldik. İtalya’daki kooperatifçilik yasası kendini yaratmış. Vergi mevzuatları her şey ona uygun. Çünkü ne yapmak istediklerini düşünerek hareket etmişler. Neye ulaşmak istedikleri belli. Sonuçta bir kalkınma meselesi bu. Bir ekonomik yapı oluşturulmak zorunda.

Not: Söyleşinin ses kaydı çözümlemesini yapan Güneş Kurtuluş’a teşekkür ediyorum.

Kategori(ler): Söyleşiler

2 Yorum

Gökboncuk: Çok Farklı Bir Kooperatif

  1. Her paylaşımınız bizlere umut ve ışık kaynağı oluyor. Böyle güzel ve değer katan insanları, grupları bizlere tanıttığınız ve bizlere, yarınlara umut olduğunuz için çok teşekkürler.
    Emeğinize, ruhunuza sağlık.
    Sevgi & Saygılarımla
    Ahu BAŞER

    1. Sizler gibi ilgili ve bilinçli okuyucularımıza umut olabiliyorsak ne mutlu bize. Teşekkür ederiz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir