Amsterdam Sosyal Bilimler Araştırma Enstitüsünden (AISSR) Nicky Pouw, kısa bir süre önce yayımlanan Wellbeing Economics: How and why economics needs to change isimli kitabına dayanan yazısında, iktisadın değişmesi gerektiğini savunuyor ve iyi oluş iktisadını tanıtıyor. Daha fazlasını merak edenler için 21. Yüzyıl İçin İyi Oluş İktisadı başlıklı çeviri yazımızı önermek isteriz.


Neoklasik iktisadın yüzeyinin altında, büyük rakamların peşine düşme konusunda sarsılmaz bir inanç yatıyor: Daha fazlası her zaman daha iyidir. Daha fazla büyüme; daha çok gelir, daha çok arz ve üretim, daha çok istihdam, daha çok talep, daha çok yatırım, daha çok büyüme anlamına gelir. Büyük sayılar insanlara bariz bir güvenlik duygusu verir; her şey “iyi gidiyordur” ve ekonomi “sağlıklıdır”. Ancak mevcut COVID-19 virüsü gibi bir kriz ortaya çıktığında, insanlar büyük sayıların içinde pusuda bekleyen tehlikenin farkına varıyor gibi görünüyor. Şöyle ki büyük sayılar her zaman devrilme noktaları (tipping points) içerirler ve diğer alanlara (örneğin halk sağlığı veya uluslararası güvenlik) risk getirirler. “Devrilme noktası” derken, belirli bir dengenin altüst olmasını kastediyorum; mesela ekonomik büyümedeki denge veya arz ve talep arasındaki denge gibi.

Gerçek şu ki, devrilme noktaları sosyal, siyasi veya ekolojik dengeleri de bozabilir ve gelecekte ekonomik kalkınmanın aksamasına yol açabilir. 2008 finans krizi ve mevcut COVID-19 krizi, ekonomilerimizin ve toplumlarımızın birbirine bağlılığını açıkça ortaya koyan iki küresel kriz örneğidir. Mevcut yaşam biçimimiz ve küreselleşme nedeniyle piyasalar, insanlar ve kültürler birbirleriyle sürekli temas halindedir. Artık kitlesel tüketim ve sürdürülemez tüketim ve üretim üzerine kurulu böyle bir “kullan at toplumunda” yaşamaya devam edemeyiz. Doğa ve insan sağlığı bu tür büyümeye sınırlar koyuyor. Bunlar gibi birbiriyle bağlantılı aksamalar, mikroekonomik veya bölgesel ölçeklerde de meydana gelebilir.

Çeşitlilik ve dayanıklılığa karşı etkinlik

İnsanlar olarak, büyük sayılar kendiliğinden bir mantık geliştirdiğinde vakit geçirmeden doğaya dikkat etmeliyiz. Doğa maksimum biyoçeşitlilikten yararlanırken, büyük sayılar uzmanlaşmış üretim biçimlerini, monokültürleri ve fayda-maliyet etkinliğini gerektirir. Eninde sonunda, ikisi arasında bir denge kurulmalıdır. Büyük ölçekli ve küçük ölçekli üretim, çok ve az, tek tip ve çok biçimli, uzmanlaşma ve genişleme, tekçilik ve çoğulculuk arasında sağlıklı bir denge. Örneğin sağlık sektörünü büyük şoklara hazırlamak için bazen maliyet-fayda etkinliği yerine riskin yayılması tercih edilir.

Ekonominin içinde ve dışında kendini gösteren ve tüm sistem üzerinde bumerang etkisi yaratabilen büyük sayıların yan etkilerinin de farkında olmamız gerekiyor. Artık COVID-19 krizi insan sağlığını büyük ölçekte tehdit ettiğine ve sağlık sektörü büyük zorluklarla karşı karşıya olduğuna göre, ekonomi genelinde ortaya çıkan ve uzun vadede toplam büyümeyi baltalayacak korkunç yan etkiler görebiliriz. Bu karmaşık etkileşimleri daha iyi anlamak için ekonomiye bakış açımızı genişletmemiz gerekiyor. Bu, her krizi öngörebileceğimiz anlamına gelmez, ancak olumsuz etkileri daha etkili bir şekilde yayabilir ve mümkün olduğunda en aza indirebiliriz.

Yirminci yüzyılda iktisat bu nedenle insana, doğaya ve her ikisinin de refahına ve refahlarının korunmasına daha çok ve paraya daha az odaklanmalıdır. Ekonomik büyüme, ekonomiyi ayakta tutmak için önemli olsa da kendi başına asla nihai hedef olamaz. Bu argüman 1970’lerden beri Amartya Sen tarafından ileri sürülüyor. Sen, çalışmasında, iktisatta insani değerlere ve kültüre daha çok, tekçiliğe ve yöntemsel bireyciliğe daha az odaklanmamız gerektiğini savunuyor. Bunun nedeni, ekonominin bireyler arası ilişkilere olduğu kadar, insanlarla doğa arasındaki etkileşimlere de bağlı olmasıdır. Bu ilişkiler zaman, yer ve kültürün ruhu ile şekillenir. Bu dünyada yaşadığımız ve onun enerjisinden ve doğal alanından yararlandığımız sürece, insanlar doğal çevremize de bağımlı olacaklar. Sınırsız rasyonalite, sınırsız bencillik, sınırsız irade gücü ve tutarlı tercihler gibi tekçi teorik soyutlamalara yapılan vurgu nedeniyle neoklasik iktisatta bu bağımlılık göz ardı edilir. Birlikte ele alındığında, bu varsayımlar aynı zamanda neoklasik iktisatın temel yanılgısı olarak bilinen “yöntemsel bireycilik” eleştirisinin de başlıca nedenleridir.

İlgili İçerik:   Kayıtdışı Çalışanlar İçin Yeni Bir Sosyal Sözleşme

1979’dan beri Daniel Kahneman ve Amos Tversky gibi davranışsal iktisatçılar, beklenti teorisine dayanarak, ekonomik seçim davranışının bağlama özgü olduğunu ve sonuç olarak insanların göreli değere mutlak değerden daha fazla önem verdiklerini savunuyorlar. Bir seçim yapma noktasında, psikoloji ve ekonomi disiplinleri arasındaki örtüşmenin ikisini birbirinden ayırmanın bazen zor olacak kadar büyük olduğunu gösteriyorlar. Gerek bireylerin ve hanehalklarının mikro düzeyinde gerek “tüketici güveni” gibi toplulaştırılmış faktörlerin tüm sektörleri ve ekonomik büyüme rakamlarını ve istikrarı etkileyebileceği kurumsal ve makro düzeyde.

Son olarak, eleştirmenler neoklasik iktisattaki tutarlı tercihler varsayımına uzun zamandır itiraz ediyorlar. Buna rağmen, bir veri seti içindeki tutarlı tercihler varsayımı, ekonomik modellerde hâlâ sıklıkla kullanılmaktadır.

Son zamanlarda karmaşıklık teorisi üzerinde çalışan iktisatçılar, bu faktörleri modellemede bir miktar ilerleme kaydetmişlerdir. Bu da belirli varsayımların analize dâhil edilebileceği anlamına gelir. Örneğin, ekonomik trendlerdeki “devrilme noktalarına” ve bağlamdan modele “geri bildirim mekanizmalarına” atıfta bulunarak, tutarlı olmayan tercihleri kabul ettiklerini gösterirler. Bu teorik varsayımların, kitabımda tartıştığım önemli yöntemsel sonuçları vardır.

İhtiyaçlara ve önceliklere odaklanma

Şimdilik, yöntemsel bireycilik eleştirisinin ışığında, “tercihler” in dolambaçlı bir kavram haline geldiğini söylemek yeterlidir. Bu nedenle, yeni bir “İyi Oluş İktisadı” vizyonunda kavramı kullanmaya devam etmek, kafa karışıklığına ve yanlış anlamalara yol açacaktır. Bu nedenle yeni kitabımda “ihtiyaçlar” ve “öncelikler” terimlerini kullanmayı tercih ediyorum. Yiyecek veya içme suyu, güvenlik ve kendini gerçekleştirme gibi insan ihtiyaçları, farkında olduğumuz yoksunluk biçimleri olarak tanımlanır ve eksik olana yönelik bir arzu uyandırırlar. Öncelikler, iyi oluşun çeşitli seçim boyutlarıyla ilgili göreceli tercihlerin ifadeleridir ve zamanla ve toplulaştırma düzeyinde değişebilirler. İhtiyaçlar ve öncelikler birbirlerine yaklaşabilecekleri gibi farklılaşabilirler de. Sonuçta, aç olan biri, çektiği yoksunluğa rağmen, yiyecek yerine politik özgürlüğü önceleyebilir. Öncelikler, birey ve diğer insanlar veya çevreleri arasında da farklılık gösterebilir. Bir birey olarak, bir kişi daha yüksek bir gelir için çabalıyor olabilir, ancak bunu yaşadığı hane veya topluluk için bir öncelik olarak görmeyebilir. Öncelikler de bağlama bağımlıdırlar ve zamanla değişebilirler.

Sonuç olarak, siyasi güç, kültür, psikoloji, ortaya çıkan ve gelişen fenomenler ve insan ve doğa arasındaki ilişkinin iktisadı karmaşık bir bilim haline getirdiğini vurgulamak istiyorum. Ve insanlar karmaşık yaratıklar olduğu için bu hiç de şaşırtıcı değil. Sorun şu ki, son yıllarda birçok ekonomi teorisi insan ilişkilerini ve doğayı ve dolayısıyla ilişkisel ve öznel insani iyi oluşu gözden kaçırdı. İktisatçılar, bunun yerine, insan olmanın ne anlama geldiğiyle pek ilgisi olmayan teorilere dayanan ekonometrik modeller geliştirme konusunda gittikçe ustalaştılar. İşletmeler, hükümetler ve kurumlara sanki insanlar onların önemli bir parçasını oluşturmuyormuş da yalnızca insanlardan türetilen emek, teknoloji ve sermaye gibi üretim faktörlerinden meydana geliyorlarmış gibi bakılıyor. Bu modeller hep daha çok gelişebilmek için ölçülebilir faktörlerle (nicel ve parasal değerler) giderek daha fazla ve sosyal varlıklar olan insanlarla giderek daha az ilgileniyor. Bir bilim ve bilgi alanı olarak iktisat, adeta “insanlık dışı” hale geldi. Apaçık nesnellik ve kesinliğin saptırılmış arayışı kolayca, iktisatta yol gösterici bir perspektif olarak insan doğasının gerçekçi bir tasvirine mal olabilir. ‘Homo economicus’, insan olmanın ne anlama geldiğine dair, günlük ekonomik eylemlerimiz ve kimliğimizle pek ilgisi olmayan, kusurlu bir öz imgesini temsil eder. Kim kendi gerçekliğini, her şeyden ve herkesten izole edilmiş hesapçı “münzevide” fark edebilir ki? Robinson Crusoe’nun bile ona eşlik etmesi için Cuma’ya ihtiyacı vardı ve sonunda bu arkadaş ve doğa sayesinde hayatta kaldı.


Not 1: Nicky Pouw’un 8 Eylül 2020 tarihinde EADI blogunda yayımlanan Economics (really) needs to change: Introducing ‘Wellbeing Economics’ by Nicky Pouw başlıklı yazısından Aylin Çiğdem Köne tarafından çevrilmiştir. Erişim

Not 2: Öne çıkan görsel, 350.orgflickr

Kategori(ler): Görüş Yazıları

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir