Yazının başlığındaki tümce bana ait değil. Kolombiya’nın başkenti Bogotá’da – kim bilir kim – bir duvara yazmış: Karamsarlığı daha iyi zamanlara bırakalım, demiş. Felaketler karşısında; korkuya düşmek, çaresiz ve yalnız hissetmek, acı çekmek, öfke duymak hep insanlık halleri. Fakat karamsarlığı ve yitirdiklerimizin yasını şimdilik ertelemeliyiz. Yapacaklarımız var: İnsanın tarihi değiştirebileceği inancıyla dayanışmayı temel alan toplumlar kurmak için sözü ve eylemi birleştirmeliyiz.

***

Nasıl oldu da sermaye birikimi neredeyse her yerde hayatın temel örgütleyici ilkesi olarak konumlandırıldı? İnsanlar köklerinden kopartılıp ekosistemler yok edildi? Ekolojik trajedinin tarihsel kökenleri var. Ekonomik ve sosyal hayatı düzenleyen bir sistem olarak kapitalizm, daha kendisi oluşum aşamasındayken bile, yeni coğrafyalara genişleme  eğilimindeydi. On altıncı yüzyılda kendilerini akılcı ve üstün uygarlıkları ile tanımlayan sömürgeciler için uzak coğrafyalarda karşılaştıkları kültürel çeşitlilik, cehaletti. Doğa ise, ehlileştirilmesi gereken vahşi bir canavar. Yerlilerin insan olup olmadığından bile emin olamayan sömürgeciler; onların ücret almadan çalışmayı reddetmelerini, sahip oldukları malları hediye etmelerini ahlaksızlıklarının ve sapıklıklarının kanıtı olarak görüyorlardı (Levi-Strauss, 1995, s. 75-76). Latin Amerika kültürlerinin temel gerçeği olan Yerlilerin toprakla olan duygu bağı, cezalandırılması gereken bir günahtı (Galeano, 2004, s. 300). Uygarlık ve modernleşme; toprağın, kültürlerin, emek gücünün sermayenin boyunduruğuna sokulmasını gerektiriyordu.

Artık doğanın ehlileştirilmesinden söz edilmiyorsa da, doğanın bizden ayrı, bizim dışımızda olduğu görüşü hâlâ baskın. Fosil yakıt uygarlığı tarafından yaratılan, “doğal sermaye” sağlayıcısı ölü doğa yanılsaması; adeta yaşayan ve yaşatan canlı dünyanın yerini aldı. Küresel ekonomi, çokça biçim değiştirmiş olsa da, sömürgecilik ve kölecilik yolundan yürümeyi sürdürdü. Yağmacı büyüme (Roy, 2021), bugün dünyanın dört bir yanında ekosistemleri yok etmeyi sürdürüyor. Ekonomik büyüme ve kalkınma adına savunulan mega projeler, madencilik ve nihayetinde uzun vadede daha az zararlı olmayan endüstriyel tarımın yarattığı bu yıkımın kazananları, bir avuç azınlık.

Fakat bir taraftan da görüldü ki beş yüzyıl önce yok edilmek istenen Yerli kültüründen geriye kalanlar varmış. Güney Amerika’da Yerli halklar her yıl 1 Ağustos’ta Quechua dilinde “Pachamama” olarak adlandırılan Dünya Ana’ya saygılarını sunuyorlar. Yine And yerlilerinin “buen vivir” kavramı dayanışma ekonomisine esin getiriyor. Bunları, sadece geçmişe duyulan özlem, gerçekçilikten uzak bir takım hayaller diyerek bir kenara atmak mümkün değil çünkü bu dünya görüşü, birlik ve sürdürülebilirlik mesajlarının taşıyıcısı. Aslında, farklı kültürler de başka isimler altında benzer dünya görüşlerini barındırıyorlar. Sağduyu, Dünya üzerindeki yaşamın parçaları olarak görünmez ipliklerle birbirimize bağlı olduğumuzu söylüyor. Doğayla bağlarını koparmamış topluluklar, örneğin Türkiye’deki göçerler bu bağları ve ekosistemin işleyişini çok iyi biliyorlar. Mesela, Yörük kadını Pervin Çoban Savran burada kusursuz anlatmış, bir dinleyin.

Doğrusu şu ki, Doğa ile ve diğer insanlarla uyum içinde yaşamadıkça tek tek bireyler olarak dirlikli olmamız asla söz konusu olmayacak. Her bireyi bir diğerinin hasmı kılan iktidar sistemi bizi birbirimizden kopardı. Ancak insanlık hakkındaki en şaşırtıcı şeylerden biri, bir felaket yaşandığında karşılıklı yardımlaşma ve dayanışmayı başlatma hızı. Bu becerinin tarihsel nedenleri var. İnsanlık, geçmişinde doğa ile uyum sağlamayı bilmeseydi ve topladıklarını ve avladıklarını paylaşma becerisini geliştirmeseydi, biz burada olmazdık. Gerçekte dayanışma kapasitemiz inandırıldığımızın çok ötesinde, ta içimizde belki de henüz bakmadığımız bir yerlerde. Toplum diye bir şey var ve biz de bireylerden çok daha fazlasıyız.

Kendi varlığını birey olmak üzerinden tanımlamak, doğanın ve diğer insanların yükünü sırtımızdan atmamıza yardımcı oluyor. Sorumluluklarımız azalıyor. İlişkilerimizi piyasalar aracılığı ile düzenliyoruz; parası neyse veriyoruz. Başarılı olmak ve rekabette üstün gelmek, neredeyse her durumda kendinden başkasına değer vermemekle, diğerlerini gözetmemekle aynı anlama geliyor.

Felaket anlarında “can havliyle” ortaya çıkan dayanışmayı köklendirmek, kültürün ve yaşamın bir parçası kılmak için yeni bir ahlaka ihtiyacımız var. Bu ahlakın zemininde yaygın karşılıklı bağımlılıklarımızı tanıyıp kabul etmek olmalı. Tüm varlıklar gözetilmeli, bütün yaşam biçimlerinin sürdürülebilirliğini ve gelişmelerini sağlayacak kapasiteler yaratılmalı. Biz olmanın çaresini bulmalıyız. ‘Biz’in içinde sadece benzerlerimiz olmayacak ama. İnsanı ve insan olmayan doğası ile biz olmaktan söz ediyorum. Hepimiz kırılganız, buna gezegenimiz de dâhil. Hiç kimseye ihtiyaç duymayan, güçlü ve kendi kendine yeten birey anlatısı tam bir safsata.

Bunlar çok güzel fakat bir o kadar ütopik, keşke olmasının bir yolu olsaydı diyorsanız; siz de haklı olabilirsiniz. Çünkü bu çabayı harcayan işbirliğine dayalı alternatif toplumsal hareketler hiç göz alıcı değiller, yerel düzeyde gerçekleştiği için çok da görünmüyorlar, şamata etmediklerinden belki henüz işitilmiyorlar bile. Ama her yerde, tüm dünyada bin bir türlü deneyimler aşağıdan yukarıya filizleniyor. Umursama, gözetme, şefkat ve özen gösterme, işbirliği ve karşılıklı yardımlaşma ve doğayla uyum gibi kıyasıya tahrip edilmiş geleneklere can veriyorlar. Çoğunluk gezegeni mahvetmekle meşgul iken, onlar bundan sonra böyle gitmesin diye – bir ihtimal başkaca seçenekleri kalmadığından – ellerini taşın altına koyuyorlar.

Felaketin eşiğinde miyiz yoksa o çizgi çoktan aşıldı mı bilemiyorum. Böylesi karmaşık bir dünyada yapılan tahminlerin yanılma payları çok yüksek olabilir. Yapacak bir şey kalmadı demek çok kolay. Ümidi kesmek de öyle. Başlıktaki tümce; “Karamsarlığı daha iyi zamanlara bırakalım”, Bogotá kentindeki bir duvar yazısından (Galeano, 2004, s. 294). Kimin yazdığı bilinmiyor. Karamsarlıktan beslenen ve bizi felç eden beklentisizlik haline karşı güzel bir meydan okuma.

Tek kaygısı kâr ve büyüme olan kapitalizm ve onun sömürgeci piyasa rasyonalitesi kasıtlı olarak umursamazdır (Bakım Kolektifi, 2021). Emeğin ve gezegenin aşırı sömürüsüne dayanan bu sistemi aşmadan dünyada yaşama yer açılamaz. Karamsarlığı ve yitirdiklerimizin yasını şimdilik ertelemeliyiz. İnsanın tarihi değiştirebileceği inancıyla dayanışmayı temel alan toplumlar kurmak için sözü ve eylemi birleştirmeliyiz.

Kaynaklar

Bakım Kolektifi. (2021). Bakım Manifestosu: Karşılıklı Bağımlılık Politikası, (Çev. Gülnur Acar Savran), Ankara: Dipnot Yayınları.

Galeano, E. (2004). Tepetaklak Tersine Dünya Okulu, (Çev. Bülent Kale), İstanbul: Çitlembik Yayınları.

Levi-Strauss, C. (1995). Hüzünlü Dönenceler, (Çev. Ömer Bozkurt), 2. Baskı, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Roy, B. (2021, 16 Ocak). Kârın Ötesinde Bir Gelecek Gündemi, (A. Ç. Köne, Çev.). Erişim

Kategori(ler): Görüş Yazıları

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir