Kentler de canlı varlıklar gibi. Büyümeleri sınırlanmadığında bünyelerinde sorunların ortaya çıkması, görevlerini sürdürememeleri kaçınılmaz. Amsterdam Üniversitesi’nden Federico Savini, son yıllarda sıkça konuşulan ekonomik küçülme hareketinden faydalanıp kentlerin ekonomik küçülmesi ile doğayla ve insanlarla daha uyumlu olabileceklerini açıklıyor.


Dünya nüfusunun çoğunun kentsel bölgelerde yaşadığı bir ekonomik küçülme toplumunda kentler nasıl görünecek? Ekonomik küçülme yerleşimlerini hayal etmenin en çabuk ama ayrıca en indirgeyici yolu, aklımızda birlikte mutlu mutlu ve doğayla uyum içinde yaşayan niyet topluluklarını canlandırmak. Bu topluluklar, keyif ve dayanışma ilkelerinin daha işbirlikçi ve özerk bir hayatı mümkün kıldığının farkında ve muhtemelen gıda üretimi ile topluluğun bakımı için bir araya gelmiş olurlar. Literatürde ekonomik küçülmenin gerçek hayat örneklerinden çokça var ve ekonomik küçülme araştırmaları için gereken ilhamı sağlıyorlar. Buna rağmen, ekonomik küçülme düşüncesi eğer çok sayıda çeşitli olası alternatiflere imkân sağlamak ve temel ilkesi olan özerkliğe değer vermek istiyorsa, kâğıt üstündeki planlara veya çoktan yapılmış modellere dayanmamalı. Onun yerine toplumumuzun örgütlenmesinin altında yatan sosyal normları, farklı toplumsallık biçimlerinin ortaya çıkmasını sağlayan kültürel ve kurumsal altyapıları sorgulamalı ve tekrar hayal etmeli. Görevimiz kentlerin nasıl görüneceğini kâğıt üstünde çizmek olmamalı. Bu görevi (eko)yenilikçi tasarımcılar çoktan fazlasıyla yerine getirdi.  Onun yerine görevimiz, kentlerin hangi ilkelere göre örgütleneceğini ve özerkçe gelişeceğini hayal etmek.

Yakın zamanda çıkan makalemde (açık erişim) bu ilkelerin taslağını çizmeye çalıştım. Ekonomik küçülme perspektifiyle uyumlu bir kentleşme yaklaşımını desteklemek için planlamanın üstlenebileceği üç temel değişimi eleştirel olarak inceledim.

Kentsel büyümenin temel dayanağı, bir şehrin kendi kendine yeterli ve özerk olmaktan uzak olmasıdır. Küresel ekonomilerde, kentler uzmanlaşma mecburiyetine yakalanmışlardır, özellikle ekonominin belirli sektörlerinde. Bu yüzden, birbirlerinin uzmanlaşmış performanslarına muhtaçlardır. Her bir kent kendi gıdasını üretmekten, kendi kaynaklarını elde etmekten, kendi atığını bertaraf etmekten veya kendi enerjisini üretmekten acizdir. Ekonomik küçülme, hem maddi hem de politik kaynaklarda özerkliğin artması demektir. Uzmanlaşmış merkezlerden oluşan bir takımada yerine, kent bölgeleri aynı anda hem kendine yeten, hem de birbirlerine bağımlı bir birleşmiş topluluklar ağı olarak işlemeli. Topluluklar, kendi başlarına sağlayamayacakları hayati, topluma ait kaynakları sağlamak için eşgüdüm peşinde olmalılar. Bunların arasında hayati maddelerin tedariki, tarımın düzenlemesi, iyi gelişmiş bir sağlık sistemi ve doğal bölgelerin korunması olabilir.

Maddi ve politik özerkliğin peşinde olmak, zenginleştirici bir deneyim. Yine de, buna imkân vermek için kent yönetimleri sınırları düşünmeye başlamalılar. Buna sonluluk paradigması adını veriyorum, sınırlarla yönetme pratiği. Hâlihazırdaki kentleşme, teşvik tedbirleri ve kâğıt üzerinde yapılan mekânsal tasarımlarla serpilen bir planlama yaklaşımı üstüne kurulu. Çoğunlukla güçlü, özel lobilerin oylarıyla seçilen hükümetler, kentsel alanların nasıl gelişmesi gerektiğiyle ilgili önceden hazırlanmış planlar sunuyor. Çevresel hedeflere ulaşılması için özel sektörü desteklemek üzere ödüller ve teşvik tedbirleri belirlediler ve kentsel nötr iklim paradoksuna yol açtılar: Tonlarca malzeme tüketen ve çevreye yüksek miktarda CO2 yayan büyük binalar, buna rağmen “iklim nötr” olarak anılabiliyor. Çünkü önceden tanımlanan çevresel verimlilik ölçütlerini yerine getiriyorlar veya (ağaç dikmek gibi) gerekli telafi edici önlemleri alıyorlar.

Ekolojik sürdürülebilirliğe bu hedef temelli yaklaşımın anayasal olarak sabitlenen eşikler belirlenerek oluşturulan mutlak standartlarla değiştirilmesi gerekiyor. Fiziksel sınırlar karbon ticareti planlarından ne denli farklı çalışıyorsa, mutlak eşikler de hedeflerden o denli farklı iş görür. Her mahallede inşaat yapılmamış bir doğal bölgeyi asgari düzeyde bir sınır olarak belirlemek, yağmacı gelişmenin önüne geçmek için hayatidir. Diğer örneklerin arasında asgari miktarda sosyal konut sağlanması, azami miktarda geçici kiralık taşınmaz ve her belediye için azami miktarda tarımsal ve üretken arazi belirlemek vardır.

Mutlak sınırların belirlenmesi, eski moda sosyalist kentleşme yaklaşımının tınısını taşıyabilir ama ondan çok uzaktır. Sınırlar neoliberal devletlerin yaygın olarak kullandığı bir araçtır çünkü kıtlık yaratarak ekonomik işlemleri teşvik ederler. Aradaki önemli fark, anlaşmalar ve kamu-özel ortak girişimleriyle yönetilen bir dünyada, sınırların araç olarak kullanılmış, uyarlanmış ve manipüle edilmiş olmasıdır. Performans üstüne kurulan göreceli çevresel hedefler olarak işlediler: Performans hedeflerine erişildiği sürece her şey mümkündü. Sonuç, anlamlı sosyoekonomik değişimi desteklemek yerine devamlı olarak güncel kapitalizmin yeşil aklamasını yapan bir göreceli sürdürülebilirlik yaklaşımı oldu. Buna rağmen, eğer sınırlar gerçek bir yeniden dağıtım mekanizması olarak işlerse bir ekonomik küçülme geçişi hem çevresel hem de toplumsal olarak adil olacaktır.

Sınırların belirlenmesi, etik ve yaşanabilirlik pratiği üstüne kurulmuş bir kentsel dönüşüm yaklaşımıyla birleştirilmelidir. Burada kullanılan yaşanabilirlik terimi, bir ekosistemin sakinlerinin biyotoplarının, insan olsun, insandan fazlası olsun, hayatta kalmasını sağlayan özelliği olarak anlaşılmalıdır. Bu terim, kentlerin sadece kullanılan arazilerden (örneğin, ticari, konut, endüstriyel) bir yamalı bohça olmadığı, onun yerine bir ilişkiler ekosistemi olduğu gerçeğini vurgular. Tarımsal alanlar yerel mahalleleri destekler, yeşil alanlar serbest zamanı destekler, binalar hareketliliği destekler, vesaire. Kentlerin geleceğinin, mekânsal formun böyle ilişkiler üretecek, ekolojik olarak yenileyici olanları koruyacak ve ilişkileri kent ekosistemi için (öz) yıkıcı olanları azaltacak şekilde tekrar hayal edilmesine ihtiyacı var. Konut ve ticaret alanları için ayrı bölgeler oluşturmak (ve sonra onlar arasında tren yolu veya otoban yapmak) yerine planlamanın üretim/ tüketim/ doğa/ yaşam/ sağlık alanlarının denge içinde bir araya geldiği alanlar hakkında düşünmesi gerekli. Bu, belli bir bölgenin, kentin veya mahallenin çoklu toplumsal, ekonomik ve çevresel niteliği ne kadar dengeleyebildiğini takdir eden yeni bir kent kalitesi pusulası olmalı. Bu, ayrıca temiz hava, temiz su, agroekolojik alanlar ve biyoçeşitlilik gibi alanın ekolojik niteliklerinin korunmasına yönelik dikkatli bir değerlendirmeyi de içermelidir.

Bölgesel çok merkezli özerklik, kentleşmeye bir sonluluk paradigmasının tanınması yoluyla gerçekleştirilen özenli yaşanabilirlik arayışının sonucudur. Bir ekonomik küçülme kentleşmesi, sosyoekonomik örgütlenmeye bölgesel bakışı, mutlak sınırları mümkün kılan düzenlemelerin ilkörneğinin yapımını birleştirmeli. Ve böyle yaparak, yaşanabilirliği sağlamak ve korumak için zenginliğin ve toprağın tekrar dağıtımına izin vermeli.


Not 1: Federico Savini’nin ontgroei sitesinde 19 Şubat 2021 tarihinde yayımlanan yazısından Murat Soysaraç tarafından çevrilmiştir. Erişim

Not 2: Öne çıkan görsel, Scott EvansUnsplash

Kategori(ler): Görüş Yazıları

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir