Son yıllarda artarak gündemimize gelen çevre felaketleri, bir kez daha dikkatlerimizi iklim değişikliğinin ve çevresel çöküşün ciddiyetine çekti. Açıkça insan müdahalesi sonucu oluşan bu bozulmalar, bilim insanlarının dönüşü yok dediği bir eşiğe hızla yaklaşıyor. IPCC raporu (2021) son derece tehlikeli bir geleceğin ayrıntılarını bilimsel sınırlar içinde veriyor. Giderek, modern toplumumuzun çevremiz için bir tehdit oluşturduğu daha aşikâr oluyor; bir yandan da yaşadığımız gezegen bizim hasmımız haline geliyor. Bütün bunlar bize, ümitsizliğe kapılıp vazgeçmeyi değil, tam tersine yol açtığımız sorunlara bir çözüm bulmak için daha sıkı uğraşmamız gerektiğini anlatıyor. Dünya görüşümüzle ilgili gözden geçirmemiz ve değiştirmemiz gereken çok şey var – bunların başını da küresel ekonomiye bakış açımız çekiyor.

Geleneksel ekonomik teoriler piyasayı kapalı bir çember biçiminde düşünmeye eğimlidir (Turner et al., 1994). Çoğu model, maddi varlıklar ile paranın üreticiler ve tüketiciler arasındaki döngüde dolaşımına odaklanır. Doğal kaynaklar bu kapalı sisteme teklifsizce girip aynı rahatlıkla atık olarak ayrılırlar. Bu görüş bizi bizzat içinde yaşadığımız doğal sistemlerden yapay ve keyfi şekilde soyutlamakla kalmaz, doğaya ölçüsüzce kaynak sağlayıp sınırsızca atığı barındırabilecek soyut bir boşluk gibi davranır – gerçeklikten alabildiğine uzak bir tablo.

Ders kitaplarına yakışan bu varsayımları, devasa ekonomileri işletmek için kullanmanın ne kadar zararlı olduğu giderek ortaya çıktığına göre; bunun yerini alabilecek modelleri ciddiye almak gerekli. Çeşitli yorumların arasında en umut vadedenlerden biri simit ekonomisi (Raworth, 2019). Simit ekonomisi, ekonomik sistemlerin kaynaklarını aldıkları ve atıklarını bıraktıkları çevreyi yok saymanın tam aksine, ekonomik sistemi çevrenin içine yerleştirir. Bu modele göre, ekonomik sistemlerin sürdürülebilir olabilmeleri için iki çember arasındaki bir güvenli bölgede yer almaları gerekir. Ekolojik tavan ve sosyal taban diye de adlandırılan bu iki çember, insanlık olarak gezegendeki eylemlerimizin zıt uçlardan uzak durması gerektiğini öngörür.

Simit ekonomisine göre ekonomimiz en azından modern toplumsal ihtiyaçlarımızı karşılayabilecek kadar büyük olmalıdır. Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Amaçlarında belirtilen bu temel gereksinimler arasında gıda güvencesi, eğitim, sağlık hizmetleri, çalışma olanakları, barınak, temiz su, enerji, barış, adalet ve eşitlik yer alıyor. Bu temel ihtiyaçları güvenceye almak ekonomik hedeflerimizin temelini oluşturmalı ve ödün vereceğimiz son ilkeler olmalılar. Ekonomi, gayri safi yurtiçi hasıla odaklı büyümenin yapaylığını bir kenara bırakıp toplulukları oluşturan insanların asıl ihtiyaçlarına odaklanmalı.

Çemberin dış tarafında ise aşırı insan müdahalesinin yol açabileceği sorunlar yer alıyor: İklim değişikliği, okyanusların asitleşmesi, çevre kirliliği, toprakta fosfor artışı, temiz su kıtlığı, ormanların tahribi, biyoçeşitlilik kaybı, hava kirliliği ve ozon tabakasındaki aşınma. Bu olaylar yaşamımıza ve toplumumuza oluşturdukları tehdit sebebiyle ekonomimizin üst sınırını oluşturmalı. Bir başka deyişle, ekonomik faaliyetlerimiz çevreyi ciddi şekilde tehdit edecek boyuta ulaştığı anda kendimizi dizginleme vaktimiz gelmiş demektir. Küresel ekonomi adına konuşmak gerekirse, çoktan bu sınırı geçtik ve acilen geri adım atılması gerekiyor.

Bu iki uç arasında toplumumuzun ihtiyacı olan refahı doğal düzene zarar vermeden karşılayabileceğimiz bir ılımlı bölge yatıyor. Asıl sorun, küresel sistemimizin bu simidin içine nasıl yerleşebileceğini çözmekte yatıyor. Zor bir sorun olduğu şüphesiz ama bu bakış açısının getirdiği avantajlar var. Şu anki ekonomik modelin çevreyi korumak adına koyduğu karbon ayak izi gibi sınırlamaların aksine, simit ekonomisinde sınırlar bellidir – şirketler, çevreye zarar veren bir faaliyet yürütüp bir yandan da göstermelik olarak giriştikleri “yeşil” kampanyalarla çevre üstündeki etkilerini yapay olarak düşüremezler. İnsani ihtiyaçlara daha odaklı bir ekonomi, büyük şirketlerin yöneticilerine milyonlar akıtmadan önce herkesin temel gerekliliklere sahip olduğundan emin olabilir. Ekonomiyi bir çerçeve içinde küçülterek zengin ve yoksul arasındaki farkı da azaltabiliriz.

Durum böyleyken simit ekonomisinin insanların çevreyle ilişkisine daha doğal ve yapmacıksız bir bakışı olduğu söylenebilir. Son yüzyılda ekonomik gelişme adına yaptıklarımızla dürüstçe yüzleşmek, yeni ekonomik modellerimizi arasına yerleştireceğimiz sınırları belirlemenin ilk adımı olmalıdır.

Kaynaklar

IPCC. (2021). Summary for Policymakers. In: Climate Change 2021: The Physical Science Basis. Contribution of Working Group I to the Sixth Assessment Report of the Intergovernmental Panel on Climate Change [Masson-Delmotte, V., P. Zhai, A. Pirani, S. L. Connors, C. Péan, S. Berger, N. Caud, Y. Chen, L. Goldfarb, M. I. Gomis, M. Huang, K. Leitzell, E. Lonnoy, J.B.R. Matthews, T. K. Maycock, T. Waterfield, O. Yelekçi, R. Yu and B. Zhou (eds.)]. Cambridge University Press. In Press. Erişim

Raworth, K. (2019). Simit Ekonomisi: 21.Yüzyıl İktisatçısı Gibi Düşünmenin Yedi Yolu. (Çev. Akın Emre Pilgir), İstanbul: Tellekt Yayınları.

Turner, R.K., Pearce D. & Bateman I. (1994). Environmental economics: an elementary introduction. Essex: Pearson.


Not: Öne çıkan görsel, Red Hills With White Shell (Georgia O’Keeffe, 1938).

Kategori(ler): Görüş Yazıları

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir