“Omelas’ı Bırakıp Gidenler” Amerikalı bilim kurgu ve fantezi yazarı Ursula K. Le Guin’in ilk kez 1982’de basılan kısa öyküsü. Öykü, filozof William James’in türettiği ahlaki bir tezden yola çıkarak görünüşte kusursuz bir şehir olan Omelas’ı tasvir eder. Şehrin mükemmelliğinin sırrının aslında bir karanlık bir odaya kapatılıp ancak hayatta kalmasına yetecek kadar yemekle yaşayan küçük bir çocuk olduğu ortaya çıkar. Şehir sakinlerinin büyük çoğunluğu bu gerçeği istemeden de olsa kabul ederken, bazıları bu gerçeği öğrenince dehşete düşer ve Omelas’ı terk edip ortadan kaybolurlar.

Le Guin’in kusurlu ütopyasında sırf şehrin tüm sakinleri eşsiz bir mutluluk içinde yaşayabilsin diye bir çocuk tüm hayatı boyunca kilit altında eziyet çeker. Bu varsayımsal durumda çocuk bir günah keçisidir. Çocuk, toplumun çoğunluğa refah sağlayıp bu refahı sürdürmek için verdiği tavizleri temsil eder. Modern hayat standartlarından bahsetmek, toplumsal sistemin yardımcı olmadığı milyonlarca evsiz, yoksul ve açlık çeken bireyi görmezden gelmemizi gerektirir. Biz görece rahat ve lüks bir hayat sürebilelim diye bu insanların çektikleri acının kabul edilebilir olduğunu söyleyen toplumlarımız Omelas’tan o kadar da farklı değil.

Le Guin, James’in yarattığı etik soruya hikâyenin başında değinerek Omelas’taki çocuğun günümüzün toplumu için niye önemli olduğunu açıklar. ABD’nin muazzam zenginliğinin düşük gelirli vatandaşlarını ve diğer ülkeleri sömüren kapitalist sistemden geldiğine gönderme yaparak bu durumu “Amerikan vicdanının ikilemi” olarak tanımlar.

Bu sistemden kazanç elde edenlerin çoğunluk olup olmadığı tartışılabilir fakat her halükârda refah başkalarının gönülsüz fedakârlığından elde edilir. Ve biz nasıl fazladan varlığın başkalarının sefaletini gerektirdiğini bile bile geleneksel düzenden faydalanmaya devam ediyorsak, Omelas’ın halkı da tutsak çocuğu ve ne yaşadığını gördükten sonra bile çoğunlukla şehirde yaşamaya devam ediyor.

Anlatıcı bu insanların çocuğu umursamayan kalpsiz kişiler olmadıklarının altını çiziyor. Gençlerin çoğu evlerine keder ve hiddetten ağlayarak dönüyor. Gene de kimse çocuğu özgür bırakmıyor çünkü şehirdeki tüm insanların mutluluğu, feda etmek için çok büyük gibi geliyor. Niyetleri bu olmasa da tüm bu insanlar bireyleri sayılardan ibaret gören sistematik suiistimal geleneğini koruyup sürdürüyorlar. İçinde yaşadığımız kapitalist sistemle doğrudan bir paralellik kurulmasa da ima açık. Ekonomik sistemimiz, bireyleri ne kadar sömürürse sömürsün, belli bir çoğunluk hayatlarını refah içinde geçirdiği sürece daha iyi bir seçenek olmadığı gerekçesiyle savunulup korunuyor. Belki bireyler olarak birden bu sistemi değiştirmemiz, ortadan kaldırmamız mümkün değil yine de kesinlikle ona sırtımızı dönüp kendi yolumuzu çizebiliriz.

Akılda kalması gereken bir nokta, hikâyenin bu işkencenin Omelas’ın refahını nasıl ve niye koruduğuna dair hiçbir bilgi vermemesi. Bu, çocuklarına belletip öğrettikleri bir gerçek fakat sistemin nasıl çalıştığı meçhul. Bu belirsizliğin Le Guin tarafından kasten konulduğu savunulabilir. Vatandaşlar, bu işkencenin şehri niye koruduğuna dair hiçbir fikirleri olmasa da gerçekliğini sorgulamadan geleneği sürdürmeye devam ediyorlar. Küçük bir azınlık hariç tabii ki. Çocuğun çektiği eziyeti gördükten sonra şehri hiç dönmemek üzere terk edenler…

Le Guin, gittikleri yeri tarif etmenin zor olduğunu ve belki de var olmadığını söyler ama gidenler nereye gittiklerini biliyor gibilermiş. Bu insanlar, tek bir kişinin diğer herkesin mutluluğu için günah keçisi olmak zorunda kaldığı bir şehrin ütopya olmayı bırakın, içinde yaşamaya katlanabilecekleri bir yer olmadığını fark edenlerdir. Ne kadar imkânsız görünse de bunun dışında bir hayat mümkündür.


Not: Öne çıkan görsel, Islam Hassan — Unsplash

Kategori(ler): Görüş Yazıları

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.