Sağlık sektörünün duayeni Prof. Dr. Melih Bulut konuşmaları ve yazıları ile ufkumuzu genişletiyor, bize farklı bir bakış açısı kazandırıyor. Karamsarlığın, umutsuzluğun baskın çıkabildiği bir ortamda yaptığımız söyleşide krizlerden çözüm önerilerine doğru geleceğe bakmaya çalıştık. Konuşmamızın odağında işbirliği ve dayanışma vardı. Melih Hoca, sağlık sektörünün pek çok alanında kooperatiflere duyulan ihtiyacın altını çizdi.

Sosyal Ekonomi’de savunduğumuz ve yaygınlaştırmaya çalıştığımız görüşlerde ortaklaştığımızı görmek bize çok iyi geldi. İyimserlikten ve ümit etmekten vazgeçmemek için çok sebep var…


“Ekonomik kriz, iklim krizi, göç ve mülteci krizi, sağlık krizi. Bu dört kriz birden bütün ülkelerde yönetim krizi yaratıyor.”

Bu yaz Türkiye’de ve dünyanın dört bir yanında ağır çevresel felaketler yaşandı. Bu felaketler, gerçekte, beklenmedik olaylar değildi; bilim insanları yıllardır uyarıyorlardı. Siz de uzun süredir toplumların karşı karşıya olduğu devasa sorunları tanımlarken “mahşerin dört atlısı” betimlemesini kullanıyorsunuz. Bu dört atlı hangi sorunları temsil ediyor? Ve bu sorunlarla dünyanın sonuna mı yaklaşıyoruz?

Nouriel Roubini bir yazısında dört krizi tanımlamıştı. Ben bu krizlere “mahşerin dört atlısı” adını koydum. Mahşerin dört atlısı derken, dört tane krizden bahsediyorum.

Bunlardan bir tanesi 2008’de su yüzüne çıkan ekonomik kriz. Kapitalizm krizler ile giden bir sistem. Son olarak, neoliberalizme cankurtaran simidi gibi yapışılmıştı. Fakat o da çare olmadı. Kriz, lokal değil bütün ülkeleri etkiliyor. Sonuçta bütün ülkeler öyle ya da böyle ekonomik kriz ile mücadele etmek durumunda.

İkincisi iklim krizi. İklim krizi dünyanın/kâinatın belli hareketlerinden kaynaklanıyor olabilir ama insanoğlunun katkısını net bir şekilde görüyoruz. İklim değişikliği, bilim insanlarının bir fantezisi olmaktan çıktı ve bizim elimiz ile katkıda bulunduğumuz bir felakete dönüştü. Bu durum yine bütün dünyayı etkiliyor. Örneğin,  Afrika’da muazzam bir kuraklık var. Sibirya’da da buzullar eriyor. Anormal virüsler, bakteriler açığa çıkıyor.

Üçüncüsü göç ve mülteci krizi. Gerek iklim değişikliğinden olsun gerekse diğer krizlerden olsun muazzam bir insan hareketliliği var. İnsan hareketliliği her zaman vardı ama şu anda kavimler göçü şeklinde kitlesel bir hareketlilik söz konusu. İşte, en son Afganistan’da yaşananlar…

Dördüncüsü de sağlık krizi; Covid. Pandemi öncesinde “Sağlıkta Gelecek” konuşmalarımda söz ediyordum. Salgın beklenen bir şeydi. Çünkü küreselleşmenin çok arttığı bir dönemdeyiz. Seyahatler, ticari ilişkiler, turizm çok yoğunlaştı. Nüfuslar çok arttı, şehirlerdeki sağlıksız yaşan koşulları, kirli hava… Sonuçta Covid geldi. Tabii arkasından başkaları da gelebilir.

“Bu krizler tesadüf değil; bu dünyada büyük bir dönüşüm çağına işaret ediyorlar.”

Bu dört kriz birden bütün ülkelerde yönetim krizi yaratıyor. Mahşerin dört atlısı dedik, yönetim krizi ile beş oldu. Aslında kötü taraftan bunları çeşitli şekilde değerlendirebiliriz. Ancak burada mühim olan noktalardan birisi de şu: Bu krizler tesadüf değil; bu dünyada büyük bir dönüşüm çağına işaret ediyorlar. Onun için bu krizleri yaşıyoruz. Bir taraftan kötümser olalım ama bir taraftan da ümitvar olalım.

Dönüşüm konusuna değinerek bitireyim. Biz aslında 2000’lere kadar tarım devrimi kurum ve kuralları ile geldik. İnsanlığın yüzbinlerce yıllık geçmişinde en önemli kırılma noktalarından biri; Göbeklitepe’de, Mezopotamya’da yani bu topraklarda yaşanan tarım devrimiydi. Tarım devrimi ile başka bir yaşama geçtik. Üniversite, siyaset gibi kurumlar ve ilişkiler oluşturduk. Ve bunlar bizi bugünlere kadar taşıdı. Ama artık taşımıyor. Ne oluyor? Bir taraftan benim ve benim gibi birçok insanın “bilim devrimi” dediğimiz bir dönüşüm çağı başlıyor. Bilimdeki gelişmelerin hızla teknolojiye, oradan hızla günlük hayatımıza yansıdığı bir dönem bu. Çok önemli bir çağa tanıklık ediyoruz. Bu bir dönüşüm çağı.

Krizlere dönersek, kolayca yatışacağa benzemiyorlar. Çünkü elimizdeki mevcut kurumlar yetmiyor, hepsini çözmeye müsait değiller. Başka bir şeyler lazım.

Mevcut kurumlarla, sistemlerle bu krizleri aşmak mümkün değilse çözüm nerede?

Çok güzel bir soru. Her şey bireyde başlıyor. Ama bu, “gemisini kurtaran kaptandır” değil ya da “her koyun kendi bacağından asılır” değil. Birey olarak, tek tek insanlar olarak yapacağımız çok şey olduğuna inanıyorum. Bir kere önce zihniyetimizi değiştirmemiz lazım. Sakin ve sade bir yaşamı seçebiliriz. Sosyal medyada söylenenlerle yapılanlar birbirlerinden çok farklı. Tüketim alışkanlıklarından kolay kolay vazgeçilmediğini görüyoruz. Tüketim alışkanlıklarımızı değiştireceğiz.

“Birey olarak, tek tek insanlar olarak yapacağımız çok şey olduğuna inanıyorum. Vatandaşlar olarak sorumluluk üstlenmezsek bu krizlerin altından kalkamayız.”

Vatandaşlar olarak sorumluluk üstlenmezsek bu krizlerin altından kalkamayız. Örneğin, aşı karşıtlığı ile hepimizin mücadele etmesi lazım çünkü salgın hepimizi etkiliyor. Ya da şiddet ile şiddet dili ile mücadele edilmesi gerekiyor. Bugün şiddet tüm dünyada hiç olmadığı kadar yaygın. Bireysel silahlanma çok artmış durumda. Her an öfke patlamalarının yarattığı bir sürü sorun yaşanıyor. Bütün bunlar hakikaten bireysel düzeyde çok çaba göstermemizi gerektiriyor.

“Büyük bir gücümüz var aslında. Bunu iyi yönde kullanmalıyız.”

Buradan şuna da vurgu yapmak istiyorum. Bugün, Twitter’a girdiğinizde ya da Nature dergisine baktığınızda galaksilerle, kara deliklerle uğraşıldığını görürsünüz. Büyük bir gücümüz var aslında. Bunu iyi yönde kullanmalıyız. Kendi ülkemiz ve dünya içinde çaba göstermeliyiz. Şu ana kadar oluşturduğumuz Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kuruluşlar bir yere kadar yarar sağlayabiliyorlar. DSÖ’nün Covid konusunda başarıları da oldu, başarısızlıkları da. Bu başarısızlıklardan öğrenerek yeni ve farklı yapılanmaların nasıl oluşturulabileceğine bakmamız lazım.

İnsanlık olarak bizim bir görevimizin de kâinata canlılığı taşımak olduğunu düşünüyorum. Kutsal kitaplara, birçok büyük düşünüre baktığımda da bunu görüyorum. Bu, bir ideal olmalı. Böyle baktığımız zaman bizim dünyayı etkileyecek bir şekilde çalışmamız lazım. Artık o kadar akut bir dönemdeyiz ki herkesin söz söylemesi, herkesin tartışmaya katılması, herkesin görüşünü bildirmesi gerekiyor. Bir uzlaşma oluşması, bir sonuca varılması için… “Büyüklerimiz bizden iyi bilir” ya da “bilim insanları ne diyor ise onu yapalım.” Hayır! Hepimiz bu tartışmalara katılalım. İlgi duyduğum bir alan olan yapay zekâdan örnek verirsem; yapay zekâ sadece yapay zekâcılara bırakılmayacak kadar ciddi bir alan. Hepimizi çok derinden etkileyecek. O zaman yapay zekânın hukuk ve etikte getirdiği meselelere hepimiz dâhil olmalıyız. Bunun için başta sosyal medya olmak üzere birçok araç var elimizde. Bunları uygun bir şekilde kullanarak bir etkileşim içine girmek zorundayız diye düşünüyorum.

“Türkiye olarak üzerimize çok görevler düşüyor. Çünkü biz merkez ülkeyiz.”

Tabii burada bir parantezi de Türkiye için açmak isterim. Türkiye olarak üzerimize çok görevler düşüyor. Çünkü biz merkez ülkeyiz. Merkez ülke ile şunu kastediyorum: Sadece doğu-batı ekseninde değil, kuzey-güney ekseninde de merkez ülkeyiz. Onun için herkes bize gelmek istiyor. Türkiye’de bu kadar sorun olmasına rağmen göç buraya doğru oluyor. Elbette, bunun başka nedenleri de var. Ancak, biz önemli bir ülkeyiz. İkincisi, biz üç kadim medeniyet; Doğu, Orta Doğu ve Batı üzerinde yaşamış ve var olmuşuz. Bu kültürleri kendi içinde özümsemiş bir milletiz. Anadolu toprağı böyle bir yer. Bu da bize sorumluluk yüklüyor. Yani sadece kendimizle uğraşarak olmaz.

“İşbirliği yapmadan, dayanışma içinde olmadan, toplumsal ve evrensel iyilik haline ulaşmadan; mahşerin dört atlısı artı yönetim krizinin altından kalkmamız mümkün değil.”

Bireysel dönüşüm ve sorumluluklar kadar kolektif eylemin de son derece önemli olduğunu düşünüyorum. Siz de konuşmalarınızda ve yazılarınızda işbirliğinin önemine sürekli dikkat çekiyorsunuz. İşbirliği neden bu denli önemli?

Aslında, insan evladı baştan beri yeryüzündeki macerasında niçin bu kadar galebe çaldı sorusu benim kafamı çok kurcalamıştır. Bulduğum iki cevap var. Bir tanesi, insanın vicdanlı bir yaratık olması. Başka canlılarda bunun örneğini çok az görüyoruz. Ama insanda bu çok derin bir şekilde var. İkincisi konumuz ile daha alakalı olan insana özgü iki tane ortak üretim var. Bunların bir tanesi bilim, diğeri siyaset. Bunlar en az iki kişinin bir araya gelmesi ile, işbirliğiyle yapılabilmiş.

20. yüzyılda iki özellik ön plana çıkıyordu: Zekâ ve çalışkanlık. Zeki ve çalışkansanız çok başarılı oluyordunuz, para kazanıyordunuz. 21. yüzyılda artık bunlar geçerli değil. Şimdi iki özellik ön plana çıkıyor: Birisi iyilik, diğeri yaratıcılık. Yaratıcılık yani değer katan yenilikçilik bu kriz dönemlerinde hayatta kalmak için şart. Ancak temelinde iyilik olması lazım çünkü yıkıcı teknolojiler sadece teknoloji ile gelmiyor. Zihniyet ile de geliyor. 2012’de ortaya konan, 2020’de Nobel alan CRISPR teknolojisi şu anda ticarileşti ve birçok tedavide kullanılıyor. CRISPR kötüye de iyiye de kullanılabilir.

“21. yüzyıl erdemli insanların, dayanışma yapabilen insanların çağı olacak.”

Rekabet ile buraya kadar geldik. Bundan ötesi olmuyor. Para kazanmaya odaklanmış sistemle gitmeyecek. Bugün sadece dönemsel kârı önceleyen firmaların hiçbir gelecek şansı olmadığını bütün yöneticiler söylüyor. Bu, çok bilinen bir durum haline geldi. Onun için hakikaten zorla da olsa işbirliğini öğreneceğiz. İşbirliğine dayalı zihniyet dönüşümünü geliştirmemiz lazım. İşbirliği yapmadan, dayanışma içinde olmadan, toplumsal ve evrensel iyilik haline ulaşmadan; mahşerin dört atlısı artı yönetim krizinin altından kalkmamız mümkün değil.

21. yüzyıl erdemli insanların, dayanışma yapabilen insanların çağı olacak. İşbirliği yapamayan kurumlar, bireyler, en büyük firmalar dahi çok kısa süre içerisinde geride kalacak, yaşamlarını sürdüremeyecek. Böyle çok sert bir dönem… O yüzden işbirliği ve dayanışmanın çok kritik ve yaşamsal olduğu bir döneme girdik. Bu da beni ümitlendiriyor doğrusu.

Türkiye’de işbirliğine dayalı zihniyet dönüşümünü gerçekleştirmek zor mu?

Hiç kolay değil. Öte yandan çok güzel işaretler de var. Prof. Dr. Türker Kılıç’a referans vermek istiyorum. Onun başlattığı “yaşamdaşlık” hareketi gerçekten çok önemli. Sevinçle belirtmeliyim ki çok ilgi görüyor. İnsanlar artık başka bir çare olmadığını fark ediyorlar.

“Bu işbirliklerini yaşamın bütün alanlarına yaygınlaştırmamız lazım.”

Son yaşadığımız yangında siz Muğla’da gördünüz. Oğlum Marmaris’te, evim Fethiye’de olduğu için yangın sürecini yakından gece gündüz izledim. İnsanlar müthiş bir işbirliği gerçekleştirdiler. Tamam, bazı hatalar olmuş olabilir. Ancak çok güçlü bir işbirliği vardı. Aynı işbirliği en son Heybeli adada çıkan yangında da görüldü.  Bu işbirlikleri, sadece felaketlerle kriz anlarında kalmamalı, yaşamın bütün alanlarına yaygınlaştırmamız lazım.

Sağlık alanında işbirliği ne durumda?

Bu, gerçekleşmesini çok hayal ettiğim bir şey. Sağlıkta İşbirliği Platformu’nun kurucusuyum. Birçok işi başarmamıza rağmen pek çok işi de başaramıyoruz. Neden derseniz… Dört sene kadar önce yaratıcılık dünyasına dâhil oldum. Gördüğüm şu oldu: Sağlık sektöründe inovasyon yapan kişilerin sağlık sektöründen haberleri yok. Sektörün de inovasyondan haberi yok. Ben de sağlık sektörünün duayeni olarak biliniyorum. Tüm çalışma hayatım boyunca sağlık sektörünün bütün unsurları ile yakından ilişkim oldu. Çok iş değiştirdim. Dolayısıyla bu alanda kendimi çok fazla etkileşim içinde buldum.

İlk tespitlerimden biri şu oldu. Bir kere sağlık bir bütün. Yani parça parça bu iş olmaz. Dedim ki arkadaşlar sağlık bir bütün olduğu için sizin bir arada hareket etmeniz yani kooperatifleşmeniz lazım. Bunun için çok gayret gösterdim. O tarihte İTÜ Teknokent müdürü olan Doç. Dr. Deniz Tunçalp’e gittim. Sağlık ile ilgili projeyi beğendi, kooperatif kurulması durumunda Teknokent’te yer verilebileceğini söyledi. Fakat girişimler bir araya gelemedikleri için bu iş gerçekleşmedi.

Bir diğer örnekten sağlıkta inovasyon konusunda çok önemli bir insan olan Prof. Dr. Cengizhan Öztürk’ün uyku konusunda düzenlediği bir toplantı vesilesiyle haberdar oldum. Uyku konusunda çalışanlar bir araya gelerek TÜBİTAK’ın bir projesine katılmışlar. Bir süre sonra belli bir noktaya gelinmiş. Bu aşamada TÜBİTAK iş yönetiminin nasıl gerçekleşeceğini sormuş. Bu sefer hukukçulara başvurmuşlar. Hukukçuların yaptığı kapsamlı bir araştırmadan sonra onlardan aldıkları öneri kooperatif kurmaları yönünde olmuş.

“Sağlık alanında da bir iki tane örnek gösterilecek kooperatif kurulursa çok büyük bir hızla arkası gelecektir.”

İnovasyon dünyasında bilinen bir gerçek var. Büyük kurumlar inovasyon yapamıyor, Türkiye’de de birçok örneği var. İnovasyon dünyasında kooperatifçiliğe çok ihtiyaç var. İnovasyon işinin kooperatifsiz olması mümkün değil.

Türkiye sağlık alanında önder bir ülkedir. Sağlık teknolojilerinde birçok şey üretiliyor ve ihraç ediliyor. Firmalar tek tek ihracat yapmaya çalışıyorlar. Bu konuda da kooperatifçiliği öneriyorum. Bunun nüveleri ufak ufak oluşmaya başladı.

Ayrıca, şu anda birçoğu zor durumda olan küçük özel hastanelerin kooperatifleşmeden yaşamlarını sürdürmeleri artık mümkün değil. Hakikaten sağlığın tüm alanlarında kooperatiflere ihtiyaç var. Tüm sorunlara karşı yılmamak lazım. Nasıl kadın kooperatifleri çok başarılı oldu; örnek gösteriyoruz hepimiz. Onun gibi sağlık alanında da bir iki tane örnek gösterilecek kooperatif kurulursa çok büyük bir hızla arkası gelecektir diye düşünüyorum.

“Bilim siyaseti yaşamdaşlığa ve ötekileştirmemeye dayanıyor.”

Kendinizi “bilim siyasetçisi” olarak tanımlıyorsunuz. Bilim siyaseti; daha iyi bir gelecek, daha iyi yaşamlar sağlamak konusunda nasıl bir rol üstlenebilir?

Burada Siyaset Bilimi’ni kastetmiyorum. Tabii, bilim de bütün insan faaliyetleri gibi siyasi faaliyettir aslında. Benim bilim siyasetinden kastettiğim yeni bir anlayış ile siyaset. Onun için bilim siyasetçilerinin partileşmesi gerekmiyor. Özü yaşamdaşlığa ve ötekileştirmemeye dayanıyor. Bizim aydınlanma, moderniteden devir aldığımız en kötü miras siyaset sahasında. Nedir bu miras? Ötekileştirmeye dayanan ya ideolojik, ya kimlik siyasetine, ya etnik tabana, ya da inanca dayalı siyaset. Bunların artık hiçbirinin mahşerin dört atlısına çözüm olmadığına yaşadık, biliyoruz. Mevcut geçmişteki deneyimlerinden bunların çözüm olmayışlarının nedenleri de biliniyor. O halde yeni bir siyasi anlayışa ihtiyacımız var.

Bu anlayışta, öteki benden daha önemlidir çünkü öteki beni tanımlar. Robinson Crusoe hikâyesini anımsayalım… İnsan tek başına hiçbir şey. Onun için liberalizm gibi bireyi kutsayan ideolojilerin devri doldu. Onun için işbirliği bu kadar önemli. Özü şudur: Önce sen sonra ben. Bu da yetmez. İnsan olmayan canlıları ve tüm doğayı önemsemeliyiz. İnsanlar artık başka türlü bakıyorlar. Sokak hayvanlarına kötü muamele edilmesini protesto eden bir vatandaşımız gazete manşetlerine taşındı. Yangınlarda eko-keder olarak adlandırılan derin bir üzüntü yaşadık. İşte bunlar zihniyet dönüşümünün küçük emareleri ve çok hoş.

“Bilimsel bilgi olmadan hiçbir şeyi çözemeyiz.”

Bilim siyaseti ile bu yeni dönemi vurgulamak istiyorum. Türkiye’de mevcut siyasi partilerin hepsine ve siyaset ile uğraşan insanlara büyük saygı duyuyorum. Ama yetmez. Onların altından kalkabileceği bir şey değil. Bilimsel bilgi olmadan hiçbir şeyi çözemeyiz. İklim krizini çözeceğiz diye o kadar yanlış enerji politikaları uygularsınız ki daha beter bir durum oluşur. Pirinç tarımından örnek vereyim. Türkiye şu anda yeterince pirinç üretiyor, pirinçte dışa bağımlılığı yok. Trakya’daki köyümde her yer pirinç tarlası. Acaba doğru mu yapıyoruz? Biz su fakiri bir ülkeyiz. Bütün göller kuruyor. Bu kadar susuzluk çekerken Konya ovasında sulu tarıma yönelik yapılanlar doğru mu?

Burada bilim siyasetine dönecek olur isek canlı cansız bütün varlıkların iyiliğini gözeten bir siyaset… Sadece kendi etnik yapısına, ideolojisine ya da inancına göre değil. Bilim siyasetinde şiddete, şiddet diline, ötekileştirmeye hiç yer yok.

“Daha iyi bir geleceğin en önemli işareti gençler.”

Krizlerin ağırlığını yaşamlarımızda hissettiğimiz bu günlerde kötümser beklentilerin arttığını, umutsuzluğun baskın çıktığını gözlemliyoruz. Siz geleceği nasıl görüyorsunuz?

Ben iflah olmaz bir iyimserim. İyimser olmak için çok fazla işaret görüyorum. Daha iyi bir geleceğin en önemli işareti gençler. Bakın, niye ümitvarım. Pandemi öncesinde fiziki ortamlarda ve pandemiyle birlikte çevrimiçi etkinliklerde gençlerle çok sık bir araya geliyorum. Ebelik öğrencileri ile hem de 150-200 kişi ile iki saat yapay zekâ konuştum. Ben ümitlenmeyim de kim ümitlensin. Ebelik ile yapay zekâ biraz uzak. Hemşerilik olsa neyse, robot hemşeriler var. Ebelik öğrencileri yapay zekâ dinlemek istiyor. Bu kadar merak çok güzel bir şey.

Gençler, bu kadar ağır krizlerin altından ancak bilimin önderliğiyle, bilimin yol göstericiliği ile kalkabileceğimizin o kadar farkındalar ki… Türkiye’nin dört bir yerinde bütün üniversitelerinde bilimsel araştırma toplulukları var ve inanılmaz aktifler. Daha dün Sakarya Üniversitesi sağlık yönetimi öğrencilerinin dergilerine yapay zekâ röportajı verdim. Ağustos başında Meram Tıp Fakültesi ile yapay zekâ konuştuk. Çocuklar yazın bile çalışıyorlar. Türkiye’yi dönüştürecek ve taşıyacak olan bu gençler. Bu gençlerin kafasında “öteki”, “ötekileştirme” yok. Onun için bu kuşağı çok seviyorum. Onlarla her şeyi konuşabiliyorum. Bunlar çok ümit verici şeyler.

“Ben Türk bilim insanlarının, gençlerin çok büyük bir sıçrama gerçekleştireceklerine inanıyorum. Ve bunu bir Nobel ödülü ile taçlandıracaklarına da inanıyorum.”

5.000 doktorun yurtdışına gitmek için sırada olması gibi olumsuzluklara da hep iyi tarafından bakıyorum. Türkiye’nin dışarıda bilimsel gücünün artışı olarak görüyorum. Amerika’da 10.000 den fazla doktora sonrası araştırmacımız (postdoc) var. Almanya’da önde gelen bilim insanları arasında Prof. Dr. Uğur Şahin, Prof. Dr. Özlem Türeci’ye ilaveten Prof. Dr. Ali Ertürk, Prof. Dr. Onur Güntürkün, Prof. Dr. Metin Sitti var. Nobel için isimleri geçen kişiler. Bir taraftan yurt dışına gitmenin yararları da var. Yeter ki kalpleri burada kalsın. Yeter ki Türkiye ile ilişkilerini sürdürsünler.

İyimserliğim bir de şundan. Gençlerin insanlık için bir şeyler yapma gayretlerini görüyorum. Sadece bir şey ile yetinmiyorlar. Orta Asya ile de ilişki kurmaya çalışıyorlar. Bizim kolonileştirme özelliğimiz yok. Biz Çin gibi de değiliz, Batı gibi de değiliz.

İnsanlık birçok kriz yaşadı. En büyük tehlike bence nükleer savaştır. Onu aştık gibi gözüküyor. Umarım öyle bir sorun olmaz. Savaş olmadan bu krizler ile bir şekilde baş ederek daha iyiye gidebiliriz. Çok süratle sıçrama yapabiliriz. Kâinata canlılığı taşıyabiliriz diye düşünüyorum. Nazım Hikmet’in çok güzel bir şiiri var. Onun dizelerini paylaşarak nokta koymak isterim.

Şimdi durum bu kadar net artık. Hiçbir tartışmaya gerek yok. Buradan çıkış yolu bizim elimizde. Ben Türk bilim insanlarının, gençlerin çok büyük bir sıçrama gerçekleştireceklerine inanıyorum. Ve bunu bir Nobel ödülü ile taçlandıracaklarına da inanıyorum.

Kategori(ler): Söyleşiler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir