Piyasaya Müdahale Eden Sosyal Devlet 

Kavramsal olarak görünürlüğünü 1991’de İtalya Parlamentosu’nun kabul ettiği bir yasayla kazanan sosyal kooperatifler, savunmasız gruplara sosyal hizmetlerin ulaştırılması veya engelliler, eski hükümlüler, göçmenler gibi dezavantajlı gruplar içerisinde yer alan bireylerin rehabilitasyonu ve iş yaşamına kazandırılması konularında çalışırlar (Defourny ve Nyssens, 2014).

Sosyal kooperatifçiliğin ortaya çıkışını, sosyal devlet (refah devleti) uygulamalarının aşınmasından ve sosyal hizmet üretiminin giderek piyasaya bırakılmasından bağımsız olarak düşünmek olanaksızdır. Sosyal devlet, piyasa ekonomisinin başarısızlıklarını ve yetersizliklerini ortadan kaldırmak amacıyla devletin ekonomiye müdahale ettiği bir devlet modelini ifade eder. Sosyal devlet anlayışında, devlet vatandaşlarına eğitim ve sağlık gibi pek çok hizmeti ücretsiz olarak sağlar ve sosyal hakları Anayasa ile güvence altına alır. Aynı zamanda özel sektörü denetler ve düzenler.  Devlet müdahale eder, düzenleme yapar, geliri yeniden dağıtır ve kimi mal ve hizmetlerin üretimi için kendisi girişimde bulunur.

İkinci Dünya Savaşı sonrasından 1970’lere kadar olan dönemde kapitalist birikim rejiminde devlete piyasayı düzenleme görevi verilmişti. Kapitalist sistem, devleti sistem içinde kabul edilebilir bir unsur olarak görmekteydi. Dönemi açıklayan anahtar kavram ‘müdahale’dir. Piyasaya düzenleyici olarak giren sosyal devlet gelirin yeniden dağılımını gerçekleştirmekteydi. Bu amaçla vergi gelirleri arttırılırken artan gelirler ile eğitim, işsizlere yardım, emeklilik hakları, sosyal yardım, konut yapımı gibi toplumun refah düzeyini yükseltici alanlara yönelik harcamalar yapılıyordu. Böylelikle gelir, toplumsal ölçekte yeniden dağıtılmaktaydı.

Keynesci talep kontrol mekanizmaları, istihdam düzeyini yükseltirken iktisat politikalarıyla sosyal düzenlemeler arasındaki bağı oluşturarak sistemin işlerliğine katkı sağlamaktaydı (Buğra, 2016, s.71). Keynesci sosyal devlet anlayışı ve güçlü sendikaların varlığında orta sınıfların satın alma güçleri yükselmiş ve eksik tüketim krizlerine karşı Fordist sistemin güvencesini oluşturmuşlardır. Yüksek büyüme hızları ve düşük işsizlik oranları nedeniyle ‘altın çağ’ olarak da adlandırılan bu dönemde ekonomik ve sosyal eşitsizlikler görece düşük düzeydedir. Michael Moore “Kapitalizm: Bir Aşk Hikâyesi” adlı filminde, kendi ailesinin yaşamı üzerinden sıradan insanların ‘altın çağı’ nasıl gördüklerini anlatır. Bireylerin yıllarca çalıştıkları işten emekli oldukları, ailelerin kendilerini güvende hissettikleri, gelecekten korkmadıkları ve şimdi özlemle anımsanan eski güzel günler.

Piyasadan Uzak Dur!

1970’ler daha çok petrol krizleriyle birlikte anılsa da kriz gerçekte sermayenin düşen kâr oranlarından kaynaklanan bir birikim krizidir. Azalan kâr oranları karşısında ücretler de artık bir maliyet unsuru olarak görülmeye başlanmıştır. Fordist sistem yerini esnek üretim sistemine bırakmış; devletin piyasaya karışmaması gerektiği daha çok vurgulanır olmuştur (İşgüden ve Köne, 2002). Devlet, kendini ekonomik ve toplumsal süreçlerin dışında tutmalıdır ve piyasaya zayıfları ayıklama, seçkinleri su yüzüne çıkarma mekanizması olarak görevini yerine getirmesi için sonuna kadar destek olmalıdır (Altvater, 1985, s.51). Esnek üretime geçiş, üretimin dünya ölçeğinde kurgulanması ve küresel rekabetin artması ile birlikte pek çok kişi ancak düzensiz ya da yarı zamanlı işler bulabilmekteydi. Artık gündelik yaşamlar güvencesizlik tehdidi altındaydı.

1970’lerde enflasyon ve işsizliğin bir arada yaşanmasını açıklayamayan Keynesci iktisadın geçerliliği hakkında kuşkular belirdi. Düşen kâr oranlarını telafi etmek ve krizi yönetmek amacıyla Keynesci politikalar terk edilerek, parasalcı, arz yanlı, rasyonel beklentilere dayalı neoliberal politikalar uygulamaya konuldu. Neoliberal yaklaşımda Keynesci politikaların geçersizliği vurgulandıktan sonra bu politikaları kullanan siyasi karar alıcıların istikrarı sağlayamayacakları belirtilir. Bu dönemin anahtar kavramı ‘istikrar’dır ve her türlü düzenlemeyi haklı çıkarmak için kullanılmaktadır.

Toplumun geniş kesimlerinin kazanımlarından fedakârlık etmeleri talep edilirken karşılığında istikrar vaat edilmekteydi. Hükümetlere düşen istikrarı sağlamak için ekonomiye olabildiğince az müdahale edilmesiydi. Devletin piyasaya müdahalesinin işleri kötüleştirmenin ötesinde bir sonuç vermeyeceği görüşü savunulmaktaydı. Bu görüşe göre müdahale kısa dönemde etki yaratsa bile uzun dönemde, ekonomi kendi doğal dengelerine dönecektir.

Toplam talebi genişletici politikalarla uzun dönem istikrar sağlanamayacağına göre, Keynesci iktisatta toplam talep düzeyini yeterli genişlikte tutmak için kullanılan sosyal refah devleti harcamaları da neoliberal yaklaşımda önemini kaybeder. Böylece, 1930’larda krizden çıkış yolu olarak görülen refah arttırıcı politikalar, 1970’lere gelindiğinde krizin nedenlerinden biri olarak nitelendirilir.

Bu yaklaşım çerçevesinde oluşturulan kavramsallaştırmaların bir uzantısı olarak kendi içsel dinamikleri işleyen rekabetçi bir piyasanın, ekonomik, sosyal ve belki de siyasal sorunları çözmesi bekleniyordu. Neoliberal paradigmanın temel kavramları, serbestleştirme, daha fazla rekabet, daha fazla piyasadır. Bu baskın ideolojik yaklaşımda devlet müdahalesinin ortadan kalkmasıyla kendiliğinden, neredeyse doğal bir düzen olarak piyasa ekonomisinin ortaya çıkacağı ve piyasa ekonomisinin herkes için en iyi çözümleri getireceği inancı belirleyiciydi.

Piyasanın “Alternatifi Yok”

1980’lerin ilk yıllarından itibaren İngiltere’de Thatcher, ABD’de Reagan iktisadi politikalarını neoliberal görüşe dayandırıyorlardı. Belirledikleri hedeflere ulaşmada, kamu kesiminin daraltılması, refah devleti kazanımlarının aşındırılması, para politikası müdahalelerinin en aza indirilmesi gibi politikalar kullanıyorlardı. Margeret Thatcher 1979’da iktidara gelip neoliberal politikaları uygulamaya başladığında programı bir kısaltmayla savunmuştu, There Is No Alternative’in kısaltılmış şekli olan TINA. Böylece 1980’li yıllardan itibaren düşünsel planda, TINA, ‘başka bir alternatifi yok’ vurgusuyla kapitalizmin ve dolayısıyla serbest işleyen piyasaların alternatifinin olmadığı gündeme yerleştirilmiştir.

İlgili İçerik:   Hollanda Tarım Kooperatifleri Neden Başarılı?

Neoliberal politikalar uygulandığı ülkelerde eşitsizlikleri arttırmıştır. Mishel ve Finio 2013 tarihli çalışmalarında Amerika’da ücret gruplarının toplam ücretten aldıkları payı, 1979-2011 dönemi için incelemişlerdir. Çalışmanın sonuçlarına göre:

  • En alt yüzde doksanlık grubun toplam ücretten aldığı pay yüzde 8,6 azalarak yüzde 69,8’den yüzde 61,2’ye düşmüştür.
  • En üst yüzde birlik grubun toplam ücretten aldığı yüzde 5,8 artarak yüzde 7,3’ten yüzde 13,1’e yükselmiştir.

Piketty’nin sağladığı verilerden (2013) ABD’deki gelir eşitsizliğini daha geniş bir zaman aralığı (1910-2010 dönemi) için izlemek mümkün. Dönemin başında en yüksek gelir grubunun toplam gelirden aldığı pay yüzde 45-50 düzeyindedir. 1950-70 arasında yüzde 35’e gerileyen payları, 1980’lerden itibaren yükselmeye başlamış, 2000’lere gelindiğinde yeniden yüzde 45-50 düzeyine oturmuştur. Benzer durum İngiltere’de de gözlemlenebilir. (Machin, 1996, s.50). Kıta Avrupası’ndaki ülkeler İngiltere kadar hızlı ve geniş çaplı olmasa da refah devleti kazanımlarının aşınması sürecinden geçmişlerdir.

IMF ve Dünya Bankası, neoliberal politikaların gelişmekte olan ülkelerde uygulanmaya başlanmasında önemli bir rol üstlenmiş; yapısal uyum politikalarının az gelişmiş ülkelerde uygulanmasını sağlamışlardır. 1980 ve 1990’ların büyük bölümünde hâkim olan Washington Uzlaşısı bu iki kurumun yeni yaklaşımlarının çerçevesini önemli ölçüde belirlemiştir. Washington Uzlaşısı, piyasaların serbestleştirilmesinin ekonomik refahın artmasına, yoksullukların azalmasına ve daha demokratik bir topluma öncülük edeceğini ileri sürer. Ancak gelişmekte olan ülkelerdeki sonuç, sosyal haklardaki aşınma, eşitsizliklerdeki artış, güvencesizliğin ‘normalleşmesi’ oldu. Elde edilen ekonomik büyümeden toplumun geniş kesimleri yararlanamadı ve sosyal dışlanma önemli bir sorun olarak karşımıza çıktı.

Piyasaya Mutlak Güven Sarsılınca

1990’ların sonundan itibaren piyasa ekonomisine duyulan mutlak güven sarsılmaya başladı. Eşitsizliklerdeki artış, arka arkaya gelen finansal ve ekonomik krizler, piyasanın güvenilirliğinin sorgulanmasına yol açtı. Stiglitz gibi iktisatçılar piyasanın kurulması için düzenleyici bir yasal çerçeve gerekliliğinin bunun da ancak bilinçli müdahalelerle sağlanabileceğini savunmaktaydı (Stiglitz, 2001). Böylece, bir bakıma, piyasa ekonomisinin sorgulanmadığı mutlak güven döneminde dışarıda bırakılan devlet yeniden içeri alınıyordu. İnsani ve sosyal sorunların çözümlenebilmesi, piyasanın kurulması, piyasanın sağlıklı çalışması için gereksinim duyulan istikrarlı ortamın oluşturulması için devletin yeniden bir rol üstlenmesi gerektiği söyleniyordu. Bu çağrılara karşı sosyal devlet geri gelmedi. Yaklaşık son 40 yıldır hükümetler vatandaşlarının çıkarlarını korumakta yetersiz kalıyorlar. Piyasa fetişizmi ve kemer sıkma doktrini demokratik yurttaşlık hayatını hızla tahrip etmekte.

İşte tam da bu yıllarda sosyal kooperatif uygulamalarının ortaya çıkması rastlantı değildir; yaşamın her alanının piyasaya terk edilmesine karşı toplumun tepkisidir. Sosyal kooperatifçilik geleneksel sosyal hizmetlerin üretilmesi ve yaşlanan nüfusun gereksinimlerinin karşılanması gibi yeni alanlarda hizmet üretmeye odaklanır. Kooperatifçilik bir kez daha gereksinimlere yanıt vermek için harekete geçmiştir.  Hareketin geçmişine bakıldığında şaşırtıcı olmayan bir gelişme. Geçmişte, en zor zamanlarda dayanışma ile yaşama tutunmak isteyen insanların çözüm aracı olan kooperatifler bugün sosyal kooperatifler adı altında başkalarını düşünüyorlar. Kooperatifçilik kurucularının inandığı etik değerleri bugüne taşıyorlar. Kooperatif hareketi üzerine önemli çalışmaları olan John Restakis’e göre, “sosyal kooperatifler, hem devlet hem de piyasa sistemine açık bir alternatif olarak sivil toplumun değerlerini ileriye taşıyan, geliştiren bakım modellerini icat ediyorlar (A Wave of Disruption, 2015)”.

Kaynakça

Altvater, E. (1985). Yeni Liberal Karşı Devrimin Mübtezelliği. Kriz, Neoliberalizm ve Reagan Dosyası. İstanbul: Alan Yayıncılık, 42-64.

A wave of disruption is sweeping in to challenge neoliberalism.  (2015, 12 Mart). Guardian. Erişim

Buğra, A. (2016). Kapitalizm, Yoksulluk ve Türkiye’de Sosyal Politika. İstanbul: İletişim Yayınları.

Defourny, C. ve Nyssens, M. (2014). Social cooperatives: when social enterprises meet the cooperative tradition. Journal of Enterpreneurial and Organizational Diversity, 2 (2), 11-33. Erişim

İşgüden, T., Köne, A.Ç. (2002). Ortodoks İktisat Üzerine Notlar. Doğuş Üniversitesi Dergisi. 3 (1), 97-108. Erişim

Machin, S. (1996).  Wage inequality in the UK, Oxford Review of Economic Policy, 12 (1), 47-64.

Mishel, L., Finio, N. (2013). Earnings of the top 1.0 percent rebound strongly in the recovery. Economic Policy Institute (EPI) Issue Brief. #347. Erişim

Stiglitz, J. (2001). İçeriden Biri: Ekonomik Kriz Sırasında Öğrendiklerim. (Çev. Tuncay Birkan). Cogito, 26, 227-237.

Kategori(ler): Politika

Bir yorum

Sosyal Kooperatifler: Ortaya Çıkış Koşulları

  1. İlginç bir yazı olmuş. Gerçekten kooperatiflere odaklanmadan, nasıl onların yaygınlaşmasına sebep olacak ekonomik arka planın ortaya çıktığını anlatmanız hoşuma gitti.

    “Piyasa fetişizmi ve kemer sıkma doktrini demokratik yurttaşlık hayatını hızla tahrip etmekte.” kısmı da oldukça etkileyiciydi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir