Blogda daha önce sosyal ekonomi kavramı ve kapsamı üzerine bir yazı yayınlanmış (Sosyal Ekonomi Nedir?) ve orada sosyal ekonomiyi tanımlamanın zorluklarından söz edilmişti. En az sosyal ekonomi kadar tartışmalı olan, onunla birlikte ve bazen onun yerine kullanılan, son dönemde popülerlik kazanmış bir kavram daha var: Sosyal ve dayanışma ekonomisi (SDE).

Bu yeni kavram, sosyal ekonomiyi içermekle birlikte daha geniş bir alanı kapsıyor. Sosyal ekonomi ve dayanışma ekonomisinin, farklı ideolojik bakış açılarını temsil etmeleri dolayısıyla bir şemsiye kavram olarak SDE’nin tartışmalı olmasının kaçınılmaz olduğunu savunan görüşler mevcut (Utting, 2016). Dayanışma ekonomisi sosyal ekonomiye göre daha radikal ve kapitalist sistemi dönüştürücü değişim için zorluyor. Yeniden dağıtımcı adalet, derin sürdürülebilirlik, aktif yurttaşlık ve güç ilişkilerinin daha derinden yeniden yapılandırılmasını merkezine koyan alternatiflerin arayışında.

SDE’yi tüm yönleriyle incelemek tahmin edeceğiniz gibi bir blog yazısının sınırlarını fazlasıyla aşıyor. Bu nedenle okuduğunuz yazıda sadece SDE’nin son yıllardaki genişlemesinin nedeni olarak görebileceğimiz ortam ve koşulları ele almak istiyorum. Bu yazıyı hazırlarken geniş ölçüde Peter Utting’in 2015 tarihli çalışmasından yararlandım.

“İşler eskisi gibi devam edemez.”

Başlıktaki cümle, Küresel Finans Krizi döneminde, insanların paylaştıkları ortak duyguyu dile getiriyor. Hatırlayacak olursak; krizin yükü, işçi sınıfından ve orta sınıflardan evini ve/veya işini kaybeden ya da ücretleri baskılanan insanlara düşerken, bankacılar yüklü ikramiye ve primlerini de alarak bu işten kurtuldular. Olup bitenler için kimseden hesap sorulmadı. Krizin arkasından gelen büyümenin faydaları da en zenginler içindi. (Günümüzdeki eşitsizliğin boyutlarını merak edenler için okuma önerisi: Eşitsizlik Krizi) Bu süreçte, eşitsizlik konusunda, kamusal ve siyasi farkındalığın artışı, bir şeylerin değişmesi gerektiği düşüncesini daha da pekiştirdi. Daha önce radikal uçta konumlanan ya da sistemik ve yapısal bir öneme sahip olmadığı düşünülen alternatif yollar, birdenbire ana akım bilgi ve politika çevrelerinde dikkate alınır oldu. SDE, işte böyle bir ortamda, sosyal ve çevresel hedefleri önceliklendiren ekonomik faaliyet biçimlerini ifade etmek için kullanılan bir şemsiye kavram olarak gündemimize girdi ve giderek popülerleşti.

SDE’nin Kapsamı

SDE, ortaklaşa ve dayanışma içinde hareket eden üreticileri, işçileri, tüketicileri ve yurttaşları kapsar. Kooperatifler, mütüeller, vakıf, dernek ve sivil toplum kuruluşları (STK’lar) gibi geleneksel “sosyal ekonomi” ya da “üçüncü sektör” örgütleri ile sınırlı değildir. SDE’nin genişleyen alanı içinde yer alan diğer yapılar arasında,

  • Mal ve hizmet üretmek için örgütlenen çok çeşitli biçimlerdeki kendine yardım grupları,
  • Adil ticaret ağları ve diğer dayanışmacı satın alma biçimleri,
  • Ortaklaşa tedarik yapan tüketici grupları,
  • “Kayıt dışı ekonomi” çalışanlarının birlikleri,
  • Kâr amaçlı faaliyette bulunan sosyal girişimler ve sosyal girişimciler,
  • Yardım ve bağışlara bağımlılıktan kurtularak sürdürülebilirliklerini sağlamak için gelir yaratıcı faaliyetlerine yönelen STK’lar yer alır.

Finans alanına baktığımızda burada da SDE kapsamına giren finansal kurum ve araçları görebiliriz. Tamamlayıcı para birimlerini ve toplum temelli tasarruf planlarını bunlara örnek olarak gösterebiliriz. “İşbirliği ekonomisi” ile ilgili dayanışma finansmanı biçimleri olan yeni dijital kitle fonlaması ve paylaşım planları da SDE’nin bir parçasıdır.

SDE’nin Ortaya Çıktığı Ortam ve Koşullar

SDE’ye yönelen güncel ilgi, bir rastlantı olmanın ötesinde, hem bölgesel  hem de ulusal ölçekte yaşanan ekonomik ve sosyal ortamdaki köklü dönüşümler bağlamında ortaya çıktı. Bu dönüşümde en önemli rol kuşkusuz, neoliberal ideoloji ve politikalarına ait. 1970’lerin sonundan başlayarak ekonomik ve sosyal refahın devlet tarafından değil, ancak ve ancak piyasalar tarafından sağlanabileceğini savunan neoliberalizm, devletin rol ve görevlerini yeniden tanımladı. Sonuçta toplumsal alan piyasaya terk edildi.

Ortam ve koşulları betimlemek için kullandığım alt başlıklar okuma kolaylığı sağlamak amaçlı. Yoksa bu başlıklardan hiçbiri diğerinden bağımsız değil, hepsi birbiriyle ilişkili ve hepsi neoliberal çerçevenin belirlediği ortamın sonuçları.

Neoliberalizmin Sonuçları

Kuralsızlaştırma (deregülasyon), devlet harcamalarının kısılması, finansallaşma ve metalaştırma süreçleri ile doğrudan ilişkili olarak ortaya çıkan gerçekler, korunmasızlık ve eşitsizlik algılarını güçlendirmiş ve eşitsizliğe duyulan tepkileri arttırmıştır. Neoliberal politikalar, küresel şirketlerin, finans sermayesinin ve yüzde 1’in zenginliğini arttırmakla kalmadı; sömürücü ve hiyerarşik ilişkileri de güçlendirdi. Bu tür ilişkiler geleneksel üretim alanlarının ötesine de taşındı; kültür, sağlık, tüketim ve doğal kaynaklar yönetimine kadar genişledi ve yaşamın her yönü piyasanın kâr alanı olarak yeniden kurgulandı.

Tekrarlanan Krizler

Finans, gıda ve enerji ile bağlantılı krizlerin tekrar tekrar yaşanması ve iklim değişikliği hakkında oluşan farkındalık, kolektif ve dayanışmacı mücadeleye dayanan üretim ve tedarik biçimlerini körüklemiştir. Bu süreçte devletin sosyal koruma ve kalkınma stratejisini düzenlemedeki rolünün yeniden tanımlanması gündeme geldi; büyüme ve sanayileşme modelleri hakkında geleneksel akıl sorgulanmaya başlandı.

Yeni Toplumsal Hareketler

Yeni kimlik politikaları, farklı yaşam tarzları arayan bireylerin ve grupların öznel tercihlerini yeniden yapılandırdı ve kültürel haklar, toplumsal cinsiyet ve çevre adaleti için verilen mücadelelerin ölçeğini büyüttü. Bu mücadeleler, aktivist ve uygulayıcı ağların ve “yeni toplumsal hareketlerin” oluşumunu veya genişlemesini desteklemekte.

Kalkınmanın Değişen Anlamı

Söylemsel kayma, eşitlik, haklar, güçlendirme (empowerment) ve katılım gibi kavramların kalkınma tartışmalarında daha çok yer bulmasını sağlamaktadır.  Bu çerçevede kalkınmanın ne olduğu sorusu üzerinde yeniden düşünülmeye başlanması şaşırtıcı değildir. Kapsayıcı, sürdürülebilir ve hak temelli kalkınma kavramlarının gündeme gelmesi daha önce “normal” olarak görülen itaat ve güvensizlik algılarının, baskı ve haklar konusunda bir farkındalığa dönüşmesine ve direnişin daha somut hale gelmesine hizmet edebilir.

Sosyal ve Çevresel Politikalar

Birleşmiş Milletler’in Binyıl Kalkınma Hedefleri ve Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri, ekonomik büyüme yanında sosyal ve çevresel konuların da kamu politikalarının önemli bir bileşeni olması gerektiğini vurgular. Sosyal koruma programları, kadınların ve küçük ölçekli üreticilerin, mikro girişimler ve girişimcilerin ekonomik güçlenmesini kolaylaştırmaya yönelik tedbirler ve kayıt dışı ekonominin azaltılması için alternatifler konusunda, hükümetlerin ve uluslararası kalkınma ajanslarının giderek artan ilgisi, kamu politikalarındaki dönüşümü yansıtıyor.

Sosyal Harcamaların Kısılması

Özelleştirmeler, devletin küçülmesi, piyasaya alan açılması gibi neoliberal politikalar sosyal devleti adım adım yok etti, devletlerin sosyal harcamaları kısıtlandı. Böylece sosyal hizmetler alanında devlet dışı aktörlere alan açıldı.

STK’ların Altın Çağının Sonu

STK’lara yönelik devlet yardımlarının azalması, bu kuruluşların devlet yardımlarına daha az, mal ve hizmet satışı yoluyla gelir akışı yaratan sosyal girişim faaliyetlerine daha çok güvenmek zorunda kaldıkları anlamına gelmektedir.

Dijital Devrim

Dijital devrim sadece sosyal örgütlenmeyi, hareketlenmeyi ve ağ oluşturmayı kolaylaştırmakla kalmadı, aynı zamanda üreticilerin, toplum örgütlerinin ve küçük işletmelerin ekonomik faaliyetlerini ve riski yönetme yeteneklerini de arttırdı.

Politik Temeller

SDE genişlemesinin politik temelleri özellikle önemlidir. Metalaştırma, liberalleşme (ekonomik ve demokratik) ve krizler belirli toplumsal yasalarını işler hale getirmektedir. Foucault’nun, “nerede iktidar varsa orada direnme vardır” ifadesi, sayısız mikro direniş biçimlerinin daha geniş ağlarda bir araya gelebilme olasılıklarını hatırlatır. Polanyi, Büyük Dönüşüm adlı eserinde, piyasaları toplumsal bütünlüğünden koparıp ayrı bir “piyasa sistemi” yaratmak yönünde atılmış her adımın, kendi düşmanlarını yarattığını, çünkü toplumun “kendini koruma mekanizmaları” geliştirme yoluna gittiğini belirtmişti (s. 191). “Çifte hareket” olarak adlandırdığı bu mekanizma, liberal politikaların aşırı uçlara taşınmasının, toplumun tepkilerinin de aşırı uçlara taşınmasına yol açacağını söyler. Toplumun tepkileri karşısında hâkim seçkin grubu elbette kendisini korumak için buna yanıt verecektir.

Yukarıda sıralanan bu tür gelişmeler, SDE’nin genişlemesiyle ilgili fırsatlar sunduğu kadar kısıtlamalar ve ikilemleri beraberinde getirmekte. SDE tartışmaları,  neoliberalizmin sürdürülebilmesi amacı doğrultusunda kullanılabilecekleri gibi, neoliberalizmin alternatifleri için alan yaratmaya yönelik bir biçim de alabilir. Yine de bu dinamikler, SDE’ye yönelik ilgiyi daha da arttıracak gibi görünüyor.

Kaynakça

Polanyi, K.  (2016). Büyük Dönüşüm: Çağımızın Siyasal ve Ekonomik Kökenleri. (A. Buğra, Çev.). İstanbul: İletişim Yayınları.

Utting, P. (2015). Introduction: the challenge of scaling up social and solidarity economy. In P. Utting (Ed.).  Social and Solidarity Economy: Beyond the Fringe. United Kingdom: Zed Books. Erişim

Utting, P. (2016). Mainstreaming social and solidarity Economy: opportunities and risks for policy change. A Background Paper. UN Task Force on SSE (TFSSE) Publication. Erişim

Kategori(ler): Akademik

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir