Aşağıda okuyacağınız çevirinin yazarı, çiftliğinde biyo-yoğun tarım uygulamaları yapan bir çiftçi. Tarımın geleceği için teknoloji yerine insana ve doğanın güçlerine güvenmeyi seçen Jean-Martin Fortier, alternatif bir yaşamı düşleyenlerle birlikte bir tarımsal gelecek kurmanın mümkün olabileceğini ileri sürüyor. Peki, sizce tarımın geleceği kimin sorumluluğunda?


İnsanlar tarımın geleceğinden bahsettiklerinde genellikle akıllarına yük konteynırlarındaki hidroponik çiftlikleri, şehirlerdeki gökdelenlere tırmanan dikey bahçeleri veya çölde, su altında ve hatta diğer gezegenlerde kilometreler boyunca uzanan, robotların yönettiği fabrika faaliyetlerini içeren imgeler geliyor. Ama bu sözde çözümler yaşamımızı sürdürmemizi sağlayacak bir gıda sistemi ve kültürü geliştirmemize gidecek yollardan ziyade doğal dünyadan kopukluğumuzu daha iyi betimliyor gibi. Sonraki nesillere yaşanabilir bir gelecek temin etmek için daha basit düşünmeliyiz.

Tarımın geleceği insanlardan gelecek, teknolojiden değil – küçük ölçekli, çevreci, sağlığa yararlı çiftçilik tekniklerini benimseyen yeni bir çiftçi neslinden.

Tarımın geleceği, endüstriyel şekilde yetiştirilmiş gıdaları yemek zorunda olmak istemeyen ve önemli bir büyüklüğe erişmiş olan kitlede. Bu insanlar endüstriyel tarımın yol açtığı yıkımı fark ediyorlar: GDO’lar, kanser ve diğer hastalıklarla bağlantılı tarım zehirleri, biyoçeşitlilikte vahim kayıplar, suyollarımızın kirlenmesi ve niceleri daha. Sağlıklı, yerel, organik gıda tüketmeye, ayak izimizi küçültmeye ve yiyeceklerimizi yetiştiren insanlarla bağ kurmaya hazırız.

Daha Sağlıklı Ekinler İçin İnsan Ölçüsü

15 küsur senedir küçük bir arazide, organik şekilde ve kâr elde ederek çiftçilik yapıyorum. Tarımın hayalimde canlandırdığım geleceği bir mühendislik diploması değil sadece açık bir yürek ve değişiklik yaratmak için çalışmaya gönüllü olmayı gerektiriyor. Bu geleceğe, günlerini; açık havada, elleri ve ayakları kirli toprağın içinde, doğrudan doğanın güçleriyle birlikte çalışarak ve topluluklarının refahı için elle tutulabilir bir katkı yaratarak geçirmek zorunda hisseden insanlar öncülük edecekler.

Çiftlikler giderek büyürken ve yaşlanan çiftçiler, genç nesli endüstriyelleşmiş, makineleşmiş ve sermaye yoğun işletmelerini devralmaya ikna etmek için boğuşurken, çiftçiliğin tanımını baştan yazan, akıllı ve kendini işine adamış gençlerden oluşan bir dalga görüyoruz.

Çiftliklerimde biyo-yoğun tarım denen şeyi uyguluyorum. Biyo-yoğun tarım uygulamamızın amacı, topraktaki canlıları arttırmak ve küçük alanlardan azami ürünü elde etmek için doğanın güçleri ile birlikte çalışmaktır.

Kendime profesyonel bir “Toprak Solucanları için Habitat Mimarı” demeyi seviyorum çünkü biliyorum ki ne kadar çok toprak solucanı görürsem toprağım o kadar canlı ve verimlidir.

Organik madde yoğunluğunu arttırmak için, basit ama etkili birkaç ilkeyi izliyoruz. Öncelikle, yükseltilmiş kalıcı tarhlar kuruyoruz. Bunlar bir kez yerleştirildikten sonra toprağı hiç sürmüyoruz ve bu sayede toprağın ev sahipliği yaptığı yaşam ağı bozulmuyor. Ayrıca ekinlerimizi birbirine yakın dikiyoruz ki yabani otların ışık almasını engelleyecek bir tente yaratsınlar ve toprak solucanlarına bayıldıkları serin ve karanlık ortamı sağlayabilsinler – canlı bir malç.

Çiftçilik yöntemimizin ana ilkelerinden biri de insan ölçüsü, yani çiftçiliğin tasarımı, tarhların düzeni, donanımlar arasındaki boşluk, aletler, sistemler ve yöntemlerin hepsi bunlarla çalışan insanların ölçüsüne göre tasarlanmış. Traktör etrafında dönen endüstriyel tarımın aksine biz, çiftçilik faaliyetlerini, çiftçiler için işlevli ve güzel bir yaşam ortamı yaratmak için optimize etmeyi amaçlıyoruz.

Çiftçilik zor iş. Ama aynı zamanda anlamlı bir iş. Her hafta, ürünlerimi çiftçi pazarına götürdüğümde, özenle yetiştirilmiş yiyeceğin kıymetini bilen minnettar müşterilerden teşekkürler duyuyorum. Bu yüreğimi ısıtıyor işler zorlaşsa bile beni hafta boyunca ayakta tutuyor – yağmurda, rüzgârda ve kuraklıkta.

Doğa dâhil, başkalarından öğrenmek

İnsanları sağlıklı gıdayla besleyebilmek gerçekten de devrim yaratan bir eylem.

Eğer hayatınızın yüzde yetmişi çalışmakla geçecek olsa onu nasıl harcamak isterdiniz? Zor ama tatmin edici bir işle mi yoksa suya sabuna dokunmadan mı?

Günlerinizi bir bilgisayar ekranının önünde mi geçirmek istersiniz, yoksa dışarıda bitkilerin, çiçeklerin, kuşların ve kelebeklerin arasında olmak mı? Hayatta para kazanmak ve sahte bir güvenlik duygusuna sahip olmaktan fazlası yok mu?

Gençken dünyayı değiştirmek isterdim. Çevre Bilimleri okudum, seyahat ettim, ağaçlar diktim, mantarlar topladım, doğal binalar inşa ettim ve kahve plantasyonlarında çalıştım. Ama çiftçiliği keşfettikten sonra her şey nihayet yerine oturdu.

İlgili İçerik:   Sorumlu Düşünme: Yirmi Birinci Yüzyılda Düşünmenin Yeni Bir Yolu

Eşim Maude-Hélène ile küçük tarlasında sebzeler yetiştirip onları yerel çiftçi pazarında satan Fransız asıllı Kanadalı bir çiftçiyle tanıştığımızda New Mexico’da seyahatteydik. Sonradan kendisinin çiftliğinde staj yapıp hayatın ne denli basit ve güzel olduğunu gördüm: Hafta boyunca tarlada çalışırdık ve hafta sonları pazara sebze götürürdük. Ayrıca yeterli parayı kazanıyorduk. İnsanlar teşekkür ediyorlardı ve bize dua ettiklerini söylüyorlardı.

Les jardins de la grelinette

Çiftçilik, anlamlı işe olan arzumu tatmin etti – topluluğum için yiyecek yetiştirmek gurur duyabileceğim bir şeydi – ve dışarıda, doğadan öğrenebileceğim yerde, tabiat güçleriyle olma ihtiyacımı karşıladı. Ait olduğum yeri bulmuştum.

Québec’e döndüğümüzde bebeğimizle birlikte bir Kızılderili çadırında yaşarken kiralık arazide tarım yapmaya başladık. Sıkı çalıştık ve pek çok hata yaptık. Gözlem yaparak ve ayrıca bizden öncekilerden çok şey öğrendik. Bir yığın kitap okuduk ve çiftlikleri ziyaret edip bize rehber olabilecek kişilerle tanışmak için bir o kadar yolculuk ettik. Bu insanlardan biri Eliot Coleman’dı; Maine’de yaşayan, tek başına küçük çiftçilik uygulamalarında devrim yapıp onları kârlı hale getirmiş bir tarım öncüsü.

Çiftliğimiz Les jardins de la grelinette’i 15 sene önce aldık ve çiftliğimiz yıllar içinde üretken bir mikroçiftliğin ne olabileceğinin bir örneği oldu. Bu güzel mesleği ve hayat tarzını başkalarıyla paylaşmak istemem beni The Market Gardener (Bostancı) adlı kitabımı yazmaya itti. Kitap, hayal edebileceğimin ötesinde bir destek topluluğunu bir araya getirdi. Bence kitabın insanları bu kadar etkilemesinin sebebi sadece bir çiftçilik modeli değil ama aynı zamanda toprağa daha yakın olmak isteyenler için bir yol sunması.

Bütün bunlar sonunda, halen devam eden projeme yol açtı; La Ferme des Quatre-Temps: Burada, Québec’te, varlıklı hayırseverler tarafından çiftçiliğin geleceğinin nasıl olabileceğini göstermek için kurulmuş deneysel bir çiftlik. Başta bu işi almakta tereddüt ettiysem de bunun mikro çiftçilik aşkını geleceğe taşıyacak büyük bir gençlik grubunu eğitmek için bir şans olduğunu fark ettim. Onlardan bazıları kendi çiftliklerini açıp kendi yöntemlerini geliştirmeye başladılar bile.

Yeni çiftçiler

Dünya çapında seyahatlerime devam edip geliştirdiğimiz çiftçilik modelini başkalarına öğretirken bu iyi yemek ve iyi hayat devrimine katılmak isteyen parlak gençlerle tanıştım. Bu genç çiftçilerin bazıları kendi çiftliklerini kurmak ve bu mesleği öğrenmek için başarılı kariyerlerinden bile vazgeçmişlerdi.

Bazıları eski dağ bisikletçileri, sörfçüler, kaykaycılar ve kayakçılardı. Diğerleri bir kitap okuduktan, bir televizyon programı izledikten veya bir konferansa katıldıktan sonra çiftçiliğe başlamak için ilham alan hukukçular, mühendisler ve iyi para kazanan müteahhitlerdi.

Bazıları küçük başladı; dört dönümlük bostanlarıyla, doğrudan ailelerine ve arkadaşlarına sebze satarak. Diğerleri hayvanları, meyve ağaçlarını, arı kolonilerini ve çiçekleri kapsayan daha geniş, çeşitlilik içeren tarım işletmeleri kurdular. Bazıları ürünlerini topluluk destekli tarım aracılığıyla satıyor ve bazıları doğrudan aşçıbaşlarına ve lokantalara.

Her çiftçi farklı zorluklarla karşılaşıyor. Ama doğanın güçlerine kimyasallarla karşı koymaktansa onlarla birlikte çalışma görevimiz bizi birleştiriyor. Ve hepimiz müşteri tabanımızı aynı şekilde oluşturuyoruz: bir seferde bir ilişki.

Yerel çiftçi pazarlarında insanlarla buluşuyoruz, ürün kasalarıyla yerel lokantalara gidiyoruz, aşçılarla konuşup ihtiyaçlarını soruyoruz, yerel topluluğumuzdaki herkes bizi tanıyor.

Bu tarımsal geleceği kurmak için, çaresizce alternatif bir yaşam tarzı arayan bir nesli tarımsal-endüstriyel yapıdan uzaklaştırıp doğaya yaklaştıracak bir yaşam tarzı için onlara ilham vermeli, hocalık yapmalı, onları eğitmeli ve güçlendirmeliyiz.

Özenle yetiştirilen yiyeceklerin farkını görmek, tatmak, koklamak ve hissetmek isteyen insanlar için yiyecek yetiştiren insanlardan gelen güzelliği ve bolluğu paylaşmamız lazım. Öyle ya da böyle bu çağrıyı duymuş herkes: Siz, bu hareketin bir parçasısınız.

Gıdanın geleceği benim ve sizsiniz.


Not 1: Jean-Martin Fortier’in Beside dergisinde yayımlanan “The future of farming is human-scale” başlıklı yazısından Barış Soysaraç tarafından çevrilmiştir. Erişim

Not 2: Öne çıkan görsel, Eliane Cadieux

Kategori(ler): Görüş Yazıları

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir