Neoliberalizm ve ana akım iktisat el ele verip dünyanın son kırk yılını biçimlendirdiler. Piyasa doğal düzen olarak kabul ettirildi, bölüşüm bir verimlilik meselesi olarak gösterildi, güç ilişkilerine asla değinilmedi. Teorilerin normatif öğeleri ustalıkla gözden kaçırıldı ne de olsa iktisat değer yargılarından bağımsız bir bilimdi. Bugün dünyayı değiştirmek için yeni bir iktisada her zamankinden daha çok ihtiyacımız var.


Bir dizi ekonomik düşünce son kırk yıla hâkim olmuş olsa da meşruiyetini hızla kaybetmektedir.

Geçtiğimiz 40 yılda siyasete egemen olan ekonomik fikirler dizgesi, çoklu krizler karşısında hızla meşruiyetini yitiriyor ve “değerden arınmış” bir bilim olarak iktisat fikri güç kaybediyor. Bir ekonomik bir devrime mi ihtiyacımız var? NEF üyesi iktisatçı Laurie Macfarlane geçmişe dönüp son 40 yıla bakıyor ve kuralları nasıl değiştirebileceğimizi ve nasıl gücü iktisadın merkezine koyabileceğimizi araştırıyor.

John Maynard Keynes’in herkesçe bilinen cümlesidir: “Her tür entelektüel etkiden muaf olduklarına inanan pratik insanlar, genelde modası geçmiş bir iktisatçının köleleridir.”

Son 40 yıl boyunca, hepimiz henüz ölmemiş bir ekonomik fikirler dizgesinin köleleri olduk. Bu fikirler insanların ekonomiyi düşünme biçimlerini yönlendirdi ve siyaset ve hükümet politikası üzerinde güçlü bir etkiye sahip oldu.

2007/2008 Küresel Finansal Krizi, çok ihtiyaç duyulan uyandırma çağrısı oldu. Ancak bazı sınırlı ilerlemelere rağmen, satış tarihi çoktan geçmiş bir dizi fikir ve ortodoksi, hayatlarımızı, dersliklerimizi ve siyasetimizi elinde tutmaya devam ediyor.

Bilim kılığına girmiş ideoloji

Mal ve hizmet üretiminin nasıl düzenlemesi gerektiği iktisadın en temel sorularından biridir. Modern iktisat teorisine göre, mal ve hizmetler rekabetçi bir piyasada faaliyet gösteren özel firmalar tarafından en verimli şekilde üretilir. İşletmeler, inovasyonu ve teknolojik ilerlemeyi yönlendiren “zenginlik yaratıcıları” olarak selamlanır. Devlet, kaynakları piyasadan daha iyi tahsis edecek bilgiye ve uzmanlığa sahip olmadığından, “kazananları seçmekten” ya da piyasa rekabetini “bozmaya” çalışan politikalar izlemekten kaçınmalıdır. Bunun yerine, devlet yalnızca “herkes için fırsat eşitliği sağlamalı” veya bazı tanımlanabilir “piyasa başarısızlıklarını” düzeltmek için harekete geçmelidir.

Sovyetler Birliği’nin ve diğer komünist rejimlerin çöküşü yalnızca piyasaların ekonomik planlamaya  üstünlüğünü doğrulamaya hizmet etti. Hükümetlerin kaynak tahsisini planlamaya çalıştıkları her yerde sonuç felaket oldu. Aksine, hükümetler kenara çekildiğinde, her yere müdahale etmeyi bıraktığında ve piyasaların doğal akışını sürdürmelerine izin verdiğinde, insanlar zenginleşti. Ve bu hikâye böyle devam eder.

Bir retorik araç olarak piyasalar

Bu anlatıyla ilgili birçok sorun var, ancak sıklıkla göz ardı edilen bir konu, kapitalist ekonomilerin ne ölçüde planlanmış olduklarıdır. Her yana yayılmış ve nüfuz etmiş olmalarına rağmen, piyasalar kendiliğinden ortaya çıkmış doğa yasaları değildir; büyük ölçüde devlet tarafından yaratılmışlardır. Tarih boyunca kapitalist piyasalar, çoğunlukla şiddet içeren kitlesel devlet müdahaleleri yoluyla yaratılmış ve sürdürülmüştür. Karl Polanyi dediği gibi: “Serbest piyasaya giden yol, merkezi biçimde düzenlenen ve kontrol altında tutan sürekli bir müdahaleciliğin sınırsız artışından geçiyordu.”

Piyasalar, devletin tanımladığı ve uyguladığı mülkiyet haklarıyla desteklenir. Ayrıca şirketler hukuku, fikri mülkiyet hukuku, iş hukuku, vergilendirme, düzenleme, merkez bankalarının kararları vb. tarafından şekillendirilir ve mahkemeler, düzenleyiciler ve diğer çeşitli kamu organları kullanılarak yönetilir. Piyasa ekonomilerinde, mal ve hizmet fiyatlarından gelir ve servetin bölüşümüne kadar gözlemlediğimiz sonuçlar, bu kurumsal aygıtın nasıl inşa edildiğinin doğrudan bir ürünüdür. Başka bir deyişle, piyasanın görünmez eli demir bir yumruk tarafından yönetilir.

Piyasaların kendisinin devlet müdahaleleri olduğu düşünürsek, herkes için fırsat eşitliği sağlayan “dengeli bir oyun alanı” mantıken asla var olamaz. Piyasaları destekleyen kurumsal araçlar, her zaman diğerlerine göre belirli sonuçları tercih ederler ve sosyal düzenlemelerin belirlenmiş parametreler içerisinde kalmasını sağlarlar.

Katı ölçütler karşılanmadıkça “müdahale” edilmemesi gereken piyasa kurumsal düzenlemelerinin doğal bir düzen olarak sunulması, oldukça güçlü bir retorik araç olmuştur. Ancak gerçekte, piyasa kendine bilim süsü vermiş ideolojiden fazlası değildir. Kurallar önemlidir ve bu kurallar etrafındaki seçimler doğası gereği politiktir.

“Piyasalar kendiliğinden ortaya çıkmış doğa yasaları değildir; büyük ölçüde devlet tarafından yaratılmışlardır.”

Dünyadaki hükümetlerin büyük sosyal ve çevresel zorluklarla karşı karşıya olduğu bir zamanda, basitçe “oyun alanını dengelemeye” çalışmak bizi sadece mevcut gidişata hapsedecektir. 21. yüzyılın temel zorluklarının üstesinden geleceksek, oyun alanını dengeleme mitini terk etmeli ve bunun yerine oyun alanını iddialı bir dizi kolektif hedefe doğru “eğmeliyiz”: Çevresel olarak sürdürülebilir bir ekonomiye geçiş, yoksulluğu ortadan kaldırmak, eşitsizliğin azaltılması, sağlık ve eğitim çıktılarının iyileştirilmesi ve benzeri. Bu, ekonominin kurallarını farklı amaçlara hizmet etmek üzere yeniden yazmak için mevzuat, düzenleme, vergilendirme, mülkiyet hakları, şirket yönetimi, finans gibi eldeki her türlü aracın kullanılması anlamına gelir.

Piyasalar, bazı durumlarda insan ilişkilerini düzenlemenin en iyi yolu olabilir. Bu durumda, piyasalar kendi kendini düzenleyen güçler olarak değil, yaratılabilecek, şekillendirilebilecek ve bilfiil istenen amaçlara yönlendirilebilecek çıktılar olarak ele alınmalıdır. Piyasalar açık bir kamusal amaca hizmet etmediğinde sökülüp kaldırılmalıdır. Köle ve çocuk işçi piyasasını kaldırmaya yönelik kararlar, iktisat yasalarına dayanarak yapılmadı – ahlaki kararlardı. Bugün fosil yakıt şirketlerinden toplumsal bakımdan yararsız finansal araçlara kadar her konuda liderlerin aynı cesareti göstermesine ihtiyacımız var.

İlgili İçerik:   Sorumlu Düşünme: Yirmi Birinci Yüzyılda Düşünmenin Yeni Bir Yolu

Kolektif eylemin başarısı iktisat ders kitaplarında yazmaz

Ancak piyasalar modern ekonomilerin karşılaştığı tüm ikilemleri çözemez. Tarih boyunca, insanlığın en büyük başarılarının birçoğu kâr odaklı rekabetten değil, kolektif eylemden – ister aya iniş ister evrensel sağlık hizmeti başarısı olsun – kaynaklanmıştır. Ve geçen yüzyılın önemli teknolojik atılımlarına gelince, ağır işin çoğunu aslında devlet yapmıştır. İnsanlığın internet ve mikroçiplerden biyoteknoloji ve nanoteknolojiye kadar en cesur ilerlemeleri, başlangıç aşamasındaki kamu sektörü yatırımları sayesinde mümkün oldu. Özel sektör bu alanların her birine ancak çok sonra, uzun vadeli, yüksek riskli kamu yatırımlarının mümkün kıldığı teknolojik ilerlemelerin sırtında taşınarak girer.

Ancak kırk yıllık neoliberalizmin ardından kamu sektörünün gücü büyük ölçüde çökertilmiştir. Asal kamu işlevleri yönetim danışmanlarına ve parazit taşeron şirketlerine devredilirken, özel sektör yönetim tekniklerinin kamusal alanda uygulanması devlet memurlarını yönetsel deli gömleğine sokmuştur. Ekonomimizi gerekli ölçekte dönüştüreceksek, acilen kamu sektörü kurumlarını yeniden inşa etmeli ve büyük düşünme ve hareket etme kapasitelerini artırmalıyız.

Kim neyi neden alır

Bir ekonomide yaratılan zenginlik toplumda nasıl bölüşülmeli? Bu soru, tarih boyunca iktisatçılar arasında önemli bir tartışma konusu olmuştur. 1817’de iktisatçı David Ricardo bunu “politik ekonomideki temel sorun” olarak nitelendirdi.

Ancak son yıllarda bu tartışma çok daha az ilgi gördü. Çünkü modern ekonomi teorisi, bu soruna “marjinal verimlilik teorisi” adı verilen bir cevap geliştirmişti. 19. yüzyılın sonunda Amerikalı iktisatçı John Bates Clark tarafından geliştirilen bu teori, her üretim faktörünün üretime katkısı oranında ödüllendirildiğini söyler. Marjinal verimlilik teorisi, yeterli rekabet ve serbest piyasalar olduğu sürece, herkesin topluma gerçek katkısına bağlı olarak adil ödül alacağı bir dünyayı tanımlar. Milton Friedman’ın ünlü ifadesiyle “bedava öğle yemeği diye bir şey yoktur”.

Amaç, siyasi veya etik kaygılardan uzak, bilimsel “doğal yasalara” dayanan bir bölüşüm teorisi geliştirmekti. Bates Clark’ın “Servetin Bölüşümü” adlı çığır açan kitabında yazdığı gibi; “bu çalışmanın amacı, toplumsal gelir bölüşümünün doğal bir yasa tarafından kontrol edildiğini ve bu yasanın, uyuşmazlık olmadan işlemesi durumunda, üretime katılan her aktöre yarattığı zenginlik miktarını vereceğini göstermektir”.

Marjinal verimlilik teorisi, her üretim faktörünün üretime olan gerçek katkısı oranında ödüllendirileceğini belirtmektedir. Ancak nesnel bir bölüşüm teorisi olarak sunulmasına rağmen, marjinal verimlilik teorisinin güçlü bir normatif öğesi vardır. Teori, esasen politik değişkenler olan üretim faktörlerinin mülkiyetini ve kullanımını yöneten kurallar ve yasalar hakkında hiçbir şey söylemez.

Örneğin, baskılayıcı sendika mevzuatı ve zayıf kiracı hakları gibi, kapitalistleri ve ev sahiplerini işçi ve kiracılara tercih eden kurallar, emeğin sırtından sermaye ve toprağın getirisini arttırır. Buna karşılık, asgari ücret kanunları ve kira kontrolleri gibi işçilerin ve kiracıların lehine kurallar, sermaye ve toprak getirisini emeğin yararına azaltır.

Her şey siyaset ve güç ile ilgili

Gerçekte, zenginliğin bölüşümünün katkı ya da verimlilikle bir ilgisi yoktur, her şey siyaset ve güçle ilgilidir. Bu, küresel bağlamda bakıldığında özellikle doğrudur.

Bugün, dünyadaki bir kişinin yaşam standardını belirleyen başlıca faktör ne yaptığı değil, doğduğu yerdir. Malavi’de bir işçiye, kabaca aynı türden bir iş yapsalar bile, Londra’daki bir işçiye ödenenin küçük bir kısmı ödenir. Neden? Çünkü Londra’daki işçi, küresel ekonominin kurallarını kendi lehine düzenleyen emperyalizm mirasına sahip güçlü bir ülkede doğacak kadar şanslıdır. “Kendi çabasıyla” milyoner olanlar çağında, gerçek şu ki doğum piyangosu her zamankinden daha önemli.

Yeni İktisat

Disiplinlerini siyasetten ayrı yasalarla yönetilen “değerden bağımsız” bir bilim olarak gören iktisatçılar için bu rahatsız edici bir alandır. Fakat eğer amaç küresel ekonomiyi gerçekte olduğu gibi anlamak ve iyileştirmekse, gücü iktisadın merkezine koymalıyız. Diğer şeylerin yanı sıra bu, mülkiyet, ticaret ve mülkiyet ilişkileri ile uğraşmak kadar ülkeler, sosyal gruplar ve kimlikler arasındaki eşitsizlikleri yönlendiren güç dinamikleriyle de boğuşmak demektir.

Politik ekonomi paradigmaları sonsuza dek sürmez. Geçen yüzyılda, Batı politik ekonomisi bir paradigmadan diğerine iki büyük kayma yaşamıştır: İlk olarak laissez-faire’den 1930’ların Büyük Buhranından sonra savaş sonrası uzlaşmasına ve ikinci olarak da savaş sonrası uzlaşmasından 1980’lerdeki neoliberalizme.

Bugün, son 40 yıldır siyasete egemen olan ekonomik fikirler, çoklu krizler karşısında hızla meşruiyetini kaybediyor:Durgun veya düşen yaşam standartları, gelir ve servet eşitsizliğinde keskin bir artış, finansal kırılganlık ve çevresel bozulma. Yeni bir iktisada duyulan ihtiyaç hiç bu kadar acil olmamıştı.

Margaret Thatcher herkesçe bilinen şu cümleyi söylemişti: “İktisat yöntemdir: Hedef ruhu değiştirmektir”. Yıl 1981’di. Bugün benzer bir devrime ihtiyacımız var. Ancak bu kez yeni iktisat yöntemdir: Hedef dünyayı değiştirmektir.


Not: Laurie Macfarlane’nin New Economics blogunda 31 Ekim 2019 tarihinde yayımlanan yazısı Aylin Çiğdem Köne tarafından çevrilmiştir. Erişim

Kategori(ler): Görüş Yazıları

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir