Ziya Gökalp Mülâyim Hocayı 14 Ağustos 2025 tarihinde, yaz aylarında geldiği Datça Karaincir’deki evinde ziyaret ettik. Ziyaretimize Hasbahçe Sürdürülebilir Sağlıklı Yaşam Vakfı’nın kurucusu Ayşe Eyüboğlu Pulhan da eşlik etti. Sohbetimizin konusu bu kez kooperatifçilik değil, yaşlılıktı.

Aşağıda okuyacağınız söyleşi, Sosyal Ekonomi Platformu ve Hasbahçe Vakfı’nın birlikte planladıkları “Aktif Yaşlananlar” röportaj serisinin ilkidir. Söyleşiyi yapan Murat Soysaraç ve Ayşe Eyüboğlu Pulhan ile yayıma hazırlayan Barış Soysaraç’a teşekkür ederiz.


MÜLÂYİM HOCANIN BİR GÜNÜ

Merhaba Hocam. Kendinizi tanıtabilir misiniz?

Ben Ziya Gökalp Mülâyim. 1932 doğumluyum yani şu anda 93 yaşındayım. Çukurovalıyım; Adana’nın Ceyhan ilçesinde doğdum. Üniversite profesörlüğü yaptım, oradan emekli oldum. Siyaset yaptım. Böyle çok uzun bir kariyerle bu yaşa kadar geldik.

Evde kimlerle birlikte yaşıyorsunuz?

6 sene öncesine kadar eşimle ve üvey kızımla birlikte yaşıyordum. 6 sene önce eşim vefat etti. Biz düzeni bozmadık, aynı şekilde üvey kızımla beraber oturuyoruz. Üvey kızım dediğim çocuk değil, 60 yaşında. Bir de yardımcımız var.

Bir gününüz nasıl geçiyor?

Burada Datça’da günümüz başka geçiyor, Ankara’da başka geçiyor.

yaşlılık

Çocukluğumdan beri kahvaltıyı çok iyi yaparım.

İkisini de anlatabilirsiniz.

Burada sabahleyin genellikle biraz geç kalkıyoruz; 9.00-9.30 gibi. Aç karnına alınması gereken ilaçları içiyorum. Ondan sonra kahvaltı için yarım saat geçmesi gerekiyor. O arada benim 10 dakikalık bir sporum var. O hareketleri 5-6 senedir yapıyorum. Çok fayda gördüğümü düşünüyorum. Oradan sonra da işte kahvaltı.

Biliyorsunuz, bütün doktorlar da söyler, en önemli öğün kahvaltıdır. Çocukluğumdan beri kahvaltıyı çok iyi yaparım.

Ben günde iki tane gazete okurum. Sözcü ve Cumhuriyet. Bu gazetelerin ikisini de internetten değil, doğrudan doğruya elimde sayfaları çevirerek, iki saat güzelce okurum. Bazen arkadaşlarımın yazılarına rastlarsam onları arar, tebrik ederim, yazılarını onlarla tartışırım.

Burada öğleyin yemek size ikram ettiğimiz gibi çok değil, çok azdır. Buranın taze kabağını yeriz. Haşlama yaparız, domatesle pişiyor kabak. Çok az, bir iki kaşık kabağın üzerine yoğurt koyarım. Bir parça ekmek, bir de meyve.

Öğle yemeğimiz bittikten sonra genellikle bir öğle istirahatim vardır.

Öğle yemeğimiz bittikten sonra benim, Ankara’da olsun burada olsun, genellikle bir öğle istirahatim vardır. O çok iyidir; İnönü de yapardı. Fazla değil. Bazen 1 saat, bazen 1-2 dakika ama muhakkak yemekten sonra bir istirahat etmem lazım.

4-5 gibi kalktıktan sonra kızımla konuşurum. Onunla her gün 5 gibi konuşuruz, birbirimize günlük hayatlarımızı anlatırız.

Öğleden sonra arka tarafta kitap okurum veya gazeteme devam ederim, birkaç telefon konuşması yaparım, arkadaşlarımı ararım, sohbet ederim. Böylece 2-3 saat de orada geçer.

7,5-8 gibi akşam yemeği yeriz. Akşam yemeğinde benim özelliğim bir bardak da şarap içmek. Kırmızı veya beyaz şarap muhakkak. Belki iyi, belki ömrümü uzatıyor, onu bilemiyorum. Ben şarapçı olduğum için öyle diyorum ama doktorların da bazıları “Aman içme!” diyor. “Yahu” diyorum “bu yaştan sonra”… Hayatımda hiç depresyon ilacı almadım. Benim depresyon ilacım bir bardak şarap. Akşamleyin içiyorum, hüznümü dindiriyor.

Tabii bizim yaştaki insanlar için, yalnız bizim yaşta değil bütün insanlar için, en mühim şey uyku. Biliyorsunuz doktorlar hemen onu soruyorlar. Benim uyku düzenim çocukluğumdan beri iyidir.

Burada erken uyuyoruz. 11-11.30’da yatıyoruz. Öyle 1-2’ye kalmam. Gece 3-4 defa kalkarım ama 8-9 saat, hatta 10 saat uyurum. Yaşlılar da birçok insan da uykusuzluk çeker. Ben o bakımdan iyiyim, belki o yüzden sağlıklıyım.

Eskiden arkadaşlarımız vardı, gençliğimiz burada çok güzel geçerdi.

Burada arkadaşlarınız ile görüşüyor musunuz?

Burası bizim kurduğumuz bir site. Eskiden arkadaşlarımız vardı, gençliğimiz burada çok güzel geçerdi. Şimdi maalesef arkadaşlarımın hepsi vefat etti. Benim de zaten çok fazla çıkıp koşturacak halim yok. 10-15 günde bir dışarıda bir otele veya başka bir yere yemeğe gidiyoruz.  Ama günün çok büyük bir kısmı burada, burada da en çok bu balkonda ve bu koltukta geçiyor.

Ankara’da yemek işini nasıl hallediyorsunuz?

Benim hanım güzel yemek yapardı. Hanım vefat ettikten sonra önce Gürcü, sonra Özbek yardımcılar geldi, yemekleri onlar yapıyorlar. Bazen dışardan getirtiriz, bir pizza veya pide, ama onun dışında evde her gün yemek yapılır.

Yemekleri hep eşiniz yaptı öyleyse?

Evet. Birinci eşim daha gençken gündüz bir yardımcı gelir ama gece kalmazdı. İkinci eşim yemeği çok güzel yapardı. Becerikliydi hesap işlerini de banka işlerini de o yapardı, zaten iş kadınıydı. Her şeyi bilirdi. O yaptığı için ben hiç karışmazdım. Şimdi şaşırıyorum, hiçbir işi yapamıyorum.

Siz rahat ediyordunuz o zaman?

Evet, “sitenin en kazak erkeği” diyorlardı çünkü ziraatçı olmama rağmen bahçeye hiç elimi sürmezdim. Bahçe, alışveriş, tamirat, hepsini o hallederdi. Bütün burayı ustalara kaç defa yaptırdı. Ben öyle işlerle hiç uğraşmadığım için birazcık kendi haline bıraktım.

Yaşlılar için en önemli sorun maddi durum meselesi.

Gündelik işlerde ne gibi yardıma ihtiyaç oluyor?

Altı seneden beri kızımız biraz rahatsız; MS hastası. Onun gece kalan bir kadına ihtiyacı var. Benim de tabii: Çamaşır var, yemek, ütü var. Bazen temizliğe başka kadın geliyor. Yaşım itibarıyla alışverişi apartman görevlisine yaptırıyoruz. Eskiden ben yapardım. 3-4 senedir araba kullanmıyorum.

Tabii yaşlılar için en önemli sorun maddi durum meselesi. Türkiye’de maddi durumun iyi olursa daha rahat edebilirsin. İşte maddi durumum iyi olduğu için yardımcı çalıştırabiliyorum. Emeklilikte çalıştığım zamanımdan daha çok gelirim oldu. Meclisten emekli olanların maaşlarını çok artırdılar. Yoksa çok sıkıntı çekerdim. Üniversitedeyken hatta parlamenterken müthiş maddi sıkıntılar yaşadım. Fakat paraya önem vermezdim, o zaman da her şey için kokteyl yapardım.

Yardımcılarla idare ediyoruz. Tabii hiçbir zaman istediğim gibi olacak değil.

Yardımcı bulmakta zorlanıyor musunuz?

Kolay iş değil. Her seferinde değiştiriyoruz. Çeşitli acenteler var, onlardan yardım alıyoruz.

Türkler hiç çalışmıyor; şimdiye kadar geceli olarak hiç rastlamadım. Hep yabancı. Eskiden Gürcüler çok vardı. Gürcüler şimdi gelmiyorlar, artık Avrupa’ya gidiyorlarmış. Daha çok Özbekler geliyor.

Yardımcılarla idare ediyoruz. Tabii hiçbir zaman istediğim gibi olacak değil. Mesela biri vardı. Yanımızda iki ay çalıştı. Kadın biraz diktatördü. Gürcistan’da üniversite bitirmiş, bankada falan çalışmış. Türkiye’ye gelmiş, ev hizmeti yapıyor. Hazmedemiyor diye tahmin ediyorum.

Evde yardımcılık kolay iş değil; yalnız hasta bakma değil, yemek yapıyor, yemeği masaya getiriyor, çamaşır makinesini çalıştırıyor. Hepsini bilecek. Bir de çok ileri bir ülkeden gelmiyor. Memleketlerinde çocukları var.  Akşama kadar çocuklarıyla telefonla konuşuyorlar.

Kızınızın bakımına ihtiyacı oluyor mu?

Tabii, esas üvey kızım için gece kalan birini istiyoruz. Yoksa benim gece birisine ihtiyacım yok. Kızım gece icabında kalkıyor, bazen düşüyor. Bazen yürüyor, bazen yürüyemiyor. O zaman sandalyesini getiriyor. Onun bütün bakım ihtiyacını gideriyor.

Peki, Ankara’da günleriniz nasıl geçiyor?

Ankara’daki hayatımda haftada bir gün Meclise yemeğe giderim. Bu benim sosyal hayatım. Bizim eski parlamenterlerle yemek yiyoruz. 20-30 kişi sohbet ediyoruz. Arkadaşlarla yemek yemek dinlendirici bir şey, tedavi gibidir. Haftada bir gün de kızımla beraber dışarıda yemek yeriz.

Doktor kontrollerime eskiden hanım götürürdü. Şimdi bazen kızımla, bazen yalnız giderim. Kızım olursa karar vermem için de daha iyi oluyor.

Yaşlılıkta yaşadığınız yeri değiştirmek ya da uygun hale getirmek gibi şeyler düşündünüz mü?

Mesela Ankara’da başından itibaren arabasız erişilebilen bir yerde oturdum. Çankaya’nın dışına hiç çıkmadım. Üniversitede asistandık. İtalya’daki arkadaşım Oran’ı yapmıştı. “İlla bu Oran’dan bir ev al.” Oran uzak, o zaman arabamız yok. Nasıl gideceğiz nasıl geleceğiz? Netice olarak oradan ev almadık. Şimdi de yaşlılıkta araba kullanmıyorum.

Ulaşımı nasıl çözüyorsunuz?

Üç sene öncesine kadar Ankara’da ve burada araba kullanıyordum. Uzun yolda araba kullanmayı daha önceden bırakmıştım; Ankara’dan buraya şoförle geliyorduk. Göz doktoru “Sağ gözün az görüyor, araba kullanma.” dediği için önce Ankara’da, sonra burada kullanmayı terk ettim. Bir yere gideceksek taksi çağırıyoruz.

Taksiye tek başıma biniyorum. Beyin ameliyatından sonra doktorlar “Yalnız yürüme düşersin.” dediler ama baston aldım. Bastonla şimdilik düşmedim, ona dikkat ediyorum.

Yolda yürüyebiliyor musunuz?

Yollarda pek yürümüyorum. Zaten çok uzun yürüyemiyorum. Ancak taksiye giderken ya da mecliste bir taraftan lokantaya kadar, öyle mesafeler yürüyorum. Burada da denize kadar yürüyorum. Yürürken zorlanıyorum, yoruluyorum.

60 yaşına kadar hiç doktor bilmezdim.

Sağlığınız nasıl?

Çeşitli zamanlarda doktora ihtiyacım oluyor. Bu kitabı (Senatör) yazarken doktorlara dedim ki: “Bana dört yıllık bir ömür lazım. Bir kitap yazıyorum, yarım bırakmayın.” Doktorlardan genç bir nörolog “Bizi de yazıyor musun?” dedi. Dedim ki, “Sizi niye yazayım, anılarımı yazıyorum.” “Olur mu”, dedi, “sen bizden hem ömür istiyorsun hem de bizi yazmıyorsun.” O zaman yazayım, dedim ve kitapta bir bölüm açtım: Yaşamımı Uzatanlar ve Kolaylaştıranlar (Sağlık Anıları).

60 yaşına kadar hiç doktor bilmezdim. Üniversite, hocalık, doçentlik, profesörlük, ondan sonra siyaset; böyle çok hızlı bir hayat. Senatör kitabımı okusanız destan gibidir. Öyle rahat bir hayat değil, kitabın kapağındaki şu yakışıklı çocuk, 19 yaşında bir maceraya girdi. O zaman 20-30 sene sonra ne yapacağıma karar verdim. Aynen de uyguladım. Çok mücadeleli hayatım oldu ve değil hastalık, ölümü bile düşünecek vaktim yoktu.

Bütün ameliyatlar çok önemli ama en önemlisi beyin ameliyatı. O, hayatımı kurtaran ameliyat. 10 sene önce yani 83 yaşındayım. 16. resim sergimi Ankara’da mayıs ayında açmıştım. Ben konukları her zaman ayakta karşılarım. Fakat o sergide ilk olarak misafirleri ayakta değil, oturarak karşıladım. Çünkü ayakta duramıyorum, öyle hissediyorum.

Mayısın sonunda sergi bitti. Buraya geleceğiz ama hanım dedi ki “Sende başka bir şey var sanki, bu yaşlılık gibi görünmüyor.” Hanım doktor kızıydı, onun için hastalıklarıma dikkat ederdi. “Seni bir nöroloğa götüreyim.” dedi. Biz de nöroloğa gittik. Tuğra Bey, genç bir doktor. Muayenede her şey normal göründü. “Herhalde yaşlılıktan” dedi.

yaşlılıkYaşam böyle bir şey, tesadüflere bağlı.

O sırada ben şu kitabı (İsmet İnönü’den Siyaset Dersleri Niteliğinde Anılar) yazmıştım. Çantamda kitaptan var. Doktora “Yeni kitabım çıktı. Sana ondan vereyim.” dedim. Çantamı açtım, kitabı çıkarttım. Kitabı imzalamak isterken baktım yazamıyorum. Doktor elimin tutmadığını gördü. “Başka bir şey var.” dedi. Hemen bir beyin cerrahını çağırdı. Bunlar telaşlandılar. “Beyin zarında bir pıhtılaşma var, onun derhal alınması lazım. Gecikseydin ölürdün.” dediler.

Yani doktora gitmeyip de buraya (Datça’ya) gelmiş olsaydık, burada onu yaşlılık zannedecek, düşüp ölecektik. Yaşam böyle bir şey, tesadüflere bağlı. 80 yaşında adam kalkamıyor; yaşlılık alametleri diyorsun. Halbuki bende şimdi bile böyle alametler yok.

Ameliyattan önce başka görüşler aldınız mı?

Hiç kimseden görüş almadım, eve de gitmedim. Oraya kontrole gelmişken ameliyat için hemen yattım.

Pıhtı, beynimde konuşma kısmındaymış. Ameliyattan sonra kimseyi tanımamışım. Bir iki gün sonra etraftakileri tanıdım. Beş altı gün hastanede kaldık, sonra eve geldik. Bir ay evde alıştırma yaptık. Önce konuşamadım, yazıyordum. Sonra dilim açıldı.

Bu beyin ameliyatından sonra kafam açıldı. Bütün bu kitapların hepsini beyin ameliyatından sonra yazdım.

“32 KISIM TEKMİLİ BİRDEN”

80 yaşından sonra yazdığınız kitapları daha önceki röportajlarımızda (2020, 2022) anlatmıştınız.

Senatör çok severek yazdığım bir kitap oldu. 80 senelik anılar; destan gibi. 1932’de başlar, Atatürk’ün ölümüyle devam eder. Eskiden açık hava tiyatrolarında bağırırlardı: “32 kısım tekmili birden.” Bu da onun gibi. Okuyunca ben bile “Ya, ne biçim hayat!” diyorum. İnişli çıkışlı, roman gibi hayatımız oldu. İyi ki yazmışım!

Hanım yazılmasını gördü ama basılmasını göremedi. Basılması bir sene sürdü. Siyasi diye yayınevi bulamadık. Esasında kitap siyasi değil ama altı sene senatörlük yapmışım. O dönemle ilgili anılar olduğundan yayınevleri basmak istemiyorlar.

En sonunda Cumhuriyet Gazetesi’ne Alev Coşkun arkadaşımız genel yayın yönetmeni olunca ona telefon ettim. Öylece, Senatör: Bir Cumhuriyet Senatörünün Anıları 2019 yılında Cumhuriyet Kitapları’ndan çıktı. 2023’te ikinci baskısı yapıldı.

Yazdığınız kitaplar dışında resim de yaşamınızda önemli bir yer kaplıyor, değil mi?

Evet. En boş durduğum zaman burada (Datça’da) en az 20-30 tane resim yapıp sergi açardım. Şurada bir odamız var. Orada klimayı açıyordum. Öğleden sonra 2’de 3’de oturup 3-4 saat resim yapıyordum. Şimdi o odada yardımcı kadın kaldığından resim yapamıyorum.

Tekrar resme başlamam da ömrümü uzatan şeylerden birisidir.

Peki, resme ne zaman başladınız? Bir resim eğitimi aldınız mı?

Yok, resim eğitimi almadım. Ortaokul birde Ceyhan’da bize bir resim hocası geldi. Gazi Eğitimi bitirmiş bir resim hocası, İrfan Vurandamar. Resmi ilk olarak ondan gördük. Ondan resim prensiplerini, suluboyayı öğrendim. Benim yetenekli olduğumu gördü. Benimle özel ilgilenirdi. Hatta bir portre yarışmasına katıldım, Türkiye üçüncüsü oldum.

Orta 3’ü İskenderun’da okudum. Orada da iyi bir resim hocamız vardı. 3 sene resim dersi aldım. Sevdiğim için çok da resim yaptım. Bizim zamanımızda lisede resim dersi yoktu. Üniversitede de yoktu tabii. Öylece 20-30 sene resim yapmadım. Ama her gittiğim şehirde müzeleri gezerdim, dergi okurdum yani resim ile irtibatımı kesmedim. Tekrar resme başlamam da ömrümü uzatan şeylerden birisidir çünkü en büyük hobi olarak 20-30 senedir beni meşgul eden bir şey, hiç sıkılmadım.

Resme tekrar nasıl başladınız?

Emekli olduktan sonra Hatay’dan önseçime girmiş, seçimi kaybetmiştim. Kaybedince Meclise geldim. Mecliste Zeyyad Mandalinci vardı. Muğla’nın meşhur milletvekili, şimdi torunu belediye başkanı. O Meclis Dışişleri Komisyonu başkanıydı. Ben de Senato Dışişleri Komisyonundaydım. Odalarımız bitişikti. Bana geldi, dedi ki “Hoca, çok sıkılmışsındır, biliyorum, ön seçim çok zordur, seçimleri kaybetmek de. Şimdi sen git, benim Muğla’da bir otelim var, orada üç beş gün dinlen, sana çok iyi gelir.” İşte o zaman kızımla oğlumu aldım, arabayla Muğla’ya geldik.

Resme Bodrum’da tekrar başladım.

yaşlılık
Ziya Gökalp Mülâyim’in Cumhuriyet Kültür Merkezi’ndeki 16. kişisel resim sergisinin 11 Kasım 2023 tarihindeki açılışından

Ankara’dan otele ancak akşam geldik. Sabahleyin kalktım. Baktım denize doğru bir kapı var. Kapıyı açtım, dışarı çıktım. Tam denizin kenarında. Karşıda Bodrum kalesi var. Bir manzara ki dünyada böyle güzel manzara yok. Sabahleyin de biliyorsunuz renkler çok güzel olur. “Benim muhakkak bunun resmini yapmam lazım.” dedim. Hemen gittim, suluboya, kâğıt, ne bulursam aldım. Orada 3 tane resim yaptım ve ondan sonra resme tekrar başladım.

Hayatı yürütmek için insanın normal bir mesleği oluyor. Meslek genellikle ciddi ve çok sıkıcı oluyor. Mesela, bir dergimiz vardı, Ecevit yazı yazardı. Kendisi genel başkan. “Bülent Bey” derdik, “sen bir şey söylesen bütün gazeteler yazıyor. Bu dergiye niye yazı yazıyorsun?” Derdi ki; “Politika çok sıkıcı, onlar politik yazılar. Ben burada kendi istediğim gibi yazıyorum, deşarj oluyorum.” Yazı yazardı, şiir yazardı.

Herkesin bir hobisinin olması lazım. Okumuştum, çok ilginç gelmişti. Beyinde bunların yerleri ayrı ayrıymış. Beyinde mesela şurada resim hücreleri var, bilimsel okuma şurada, falan filan. Mesela hep okuyorsun, yoruluyorsun. Resim yaptığın zaman bu resim hücreleri çalışmaya başlayınca öbürleri istirahate geçermiş. Hakikaten çok doğru. Ben resim yaptığım o üç saat başka hiçbir şey düşünmem. Onun için ben de sonradan resmi arttırdım.

“Süper aktif bir yaşlanma”

Sergiler de açtınız…

1995 yılında ilk kişisel resim sergimi açtım. Ondan sonra her iki senede bir sergi açtım. Resim sergisi yaparken bütün işi ben yaparım. Davetiye listesini çıkartırım. Adresleri bulurum. Katalog bastırırım ve tek tek postalarım. Bu benim bir, bir buçuk ayımı alırdı. Resim sergisinde profesyonel bir fotoğrafçı çağırırdım. “Her gelenle el sıkışırken fotoğrafımızı çek” derdim. Sonradan da fotoğrafları çoğaltıp gelenlerin hepsine birer tane gönderirdim. Kokteyl, şarap, ondan sonra bir de resim çekiliyor… Gelenler için keyifli bir etkinlik oluyordu. Ama bu kitapları yazarken bu alana çok yoğunlaştım. Resim yapmayı bıraktım. Son iki yaz hep yazdım. Kitap işini sonlandırdık. Artık böyle söyleşiler yaparım.

Yani süper aktif bir yaşlanma. Aktif yaşlanmanın da ötesinde…

Ötesinde evet. Ameliyattan sonra kafam açılınca, hiç boş durmadım. Zaten boş durmaya da alışmamışız. Ben yaşlılık diye bir şeyi halen bilmem. En yaşlımız derler ama en büyüğümüz anlamında kullanılır. Ben normal hayatımı yaşıyorum.

Yapabildiğimiz kadar yaptık.

Şu sıralar yapmak istediğiniz ama yapamadığınız bir şey ya da gitmek isteyip de gidemediğiniz bir yer oluyor mu?

Yok. Şimdi her işi yapabildiğimiz kadar yapıyoruz ama bütün ömrümde dersen, yapamadığım iş oldu. Toprak reformunu yapamadım. Türkiye’yi kalkındırayım istedim, onu da yapamadım. Kooperatifçiliği geliştireyim istedim, istediğimiz gibi olmadı. Atatürk çocuğuyuz, çok iddialıydık Atatürk gibi. Ama onun yeteneği bizde yok. Yapabildiğimiz kadar yaptık. Psikolojik olarak kendimi rahat ettirmek için yapamadıklarıma çok üzülmüyorum. Hayat böyleymiş diyorsun.

Bu yaşa gelmemin arkasındaki en önemli faktörün sigarayı bırakmam olduğunu düşünüyorum.

Ben 54 yaşında sigarayı bıraktım. Senatör kitabımdaki en güzel bölümlerinden birisidir: Sigarayı Bırakmam. Çok sigara içen bir insandım. Gençliğimizde sabahtan akşama kadar sigara, puro, pipo, hepsini içerdim. Fakat baktım, bu gidişle 2000 yılını görmeyeceğiz. 1986 yılında Atatürk Barajı’na bir araştırmaya gitmiştim. “Bu barajların yapılışını da görmeyeceğiz, bu sigarayı bırakmam lazım,” dedim ve Urfa’da bıraktım. Doktor tavsiyesiyle değil. Beraber araştırma yaptığım arkadaşlar şaşırdılar çünkü onlar bir paket içiyorlardı, ben üç paket içiyordum.

İtalya’da bir kongrede Atatürk Barajı’nda yaptığım araştırmayı sunarken, bu araştırma sırasında sigarayı bıraktığımı anlattım. Böyle deyince “Sen hayatının yatırımını yapmışsın. Bunu parayla ölçemeyiz, sen ömrünü uzatmışsın.” dediler. Hakikaten 1986’ta bıraktım, bugün 2025. Yani 40 sene uzadı ömrümüz.

Benim bu yaşa gelmemin arkasındaki en önemli faktörün sigarayı bırakmam olduğunu düşünüyorum. Sigarayı bırakmadan önce, 54 yaşında, Ankara’daki ofisimin birinci katına çıktığım zaman öksürmeye başlardım. En son geçen sene 92 yaşında gittiğimde, üç kat çıktım, öksürmedim. İşte sigara o kadar zararlı.

“YAŞLILIK RÖLATİF BİR ŞEY”

Yaşlılıkla ilgili bir hazırlık yaptınız mı?

Öyle bir şey olmadı. Hayat devam edip duruyor. Yaşlılık diye önceden hazırlanayım, şunu yapayım şeklinde bir düşüncem olmadı. Bazıları emekliliği yaşlılık kabul eder. Emeklilikte şunu yapacağım, istirahat edeceğim. Biz öyle bir şey yapmadık, bizim emeklilik tam olmadı zaten. Yani emekli olduk, ondan sonra kitaplar yazdık. Hayatımız devam ediyor.

“Ben yaşlılık diye bir şeyi halen bilmem,” dediniz ama biz merak ediyoruz. Sizce yaşlılık nasıl bir şey?

Yaşlılık rölatif bir şey. İtalya’ya yeni gitmiştim. Babam beni ziyarete geldi. Onunla bir Avrupa turu yaptık; Fransa’da müzeleri gezdirdim. Sonra babam Fransa’nın en meşhur gazinosu Folies Bergère’e gitmek istedi. Folies Bergère kadınların neredeyse çıplak oynadıkları bir yer. “Peki” dedim, bilet aldım, götürdüm. İçimden “Bu yaşta adamın orada ne işi var!” dedim. Bu yaşta dediğim, babam 51 yaşında o zaman. Ben 19 yaşında olduğum için babam bana çok yaşlı gelmişti.

Kitapta yazmadım ama yaşla ilgili diye bunu da anlatayım. 2007 yılında milletvekili seçimi vardı. Siyaseti takip ediyorum ama seçim yaşım geçti diye düşünüyorum. O gün bir resim sergisi vardı, gittim. Resim sergisinde çalışan çocuklar benim siyasetçi olduğumu biliyorlar. “Hocam seçim kararı alınmış. Senin ne işin var burada? Seçime girmiyor musun?” dediler. “Bu yaştan sonra seçim mi olur?” diye cevap verdim. Köşede uzakta, yaşlıca bir adam oturuyordu. Bana dönerek kaç yaşında olduğumu sordu. “75 yaşındayım” deyince, “Oğlum gençliğinin kıymetini bil, 75 yaş, yaş mı?” dedi. O, 90 yaşındaymış.

Her şeyi planlarım ben ama yaşamı planlamam.

Şimdi ben de 93 yaşındayım, 75 yaşı yaş kabul etmiyorum. 90 bile bana az geliyor yani. İnsanlara göre de sağlık durumuna göre de iş durumuna göre de değişiyor. Bilhassa beyin durumuna göre. Bunama olması durumunda o insanın çevresi için de çok zor. Bunadığın zaman artık yaşam bitmiş oluyor.

Yaşam üzerinde çok fazla düşünmüyorum. Epeyce de yaşamışız, bu kadar uzun. Allah’ın şanslı kuluymuşuz, yaşamışız. Ceyhan’dan çıkmış bir adam, Avrupa’nın en ilginç ülkelerinde hiç kompleks duymadan ve onlardan daha iyi olduğumu hissederek eğitim gördüm. İstediğim birçok şeyi de yaptım. Üniversitede en yukarıya, profesörlüğe kadar giderim dedim, gittim. Politika yapacağım dedim, o da kısmet oldu. Senatörlük yaptım. Kitaplar yazdık. Dolu dolu bir yaşam. Tabii insan doymuyor.

Her şeyi planlarım ben ama yaşamı planlamam. Yapacağım işleri her sene muhakkak planlarım. Eskiden 5 seneyi planlıyordum, 10 sene, 20 sene. Şimdi o kadar uzun yapmıyorum. Ama her sene gelecek seneye kadar bir işim olsun istiyorum hiç olmazsa. Şimdi geçen sene bu kitabı (Türk Tarımı Nasıl Kurtulur) çıkarttık. Ondan sonra gelecek sene de bir sergi yapacağız dedim. Şimdi onunla uğraşmıyorum, Ankara’ya gittikten sonra hazırlarım.

“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” yani toplum bana dokunmaz diyorsun ama en sonunda dokunuyor.

Sizce Türkiye’de yaşlılara yaklaşım nasıl? Genel olarak toplum yaşlılara nasıl davranıyor?

Ben kendimi yaşlı hissetmediğim için Türkiye’nin yaşlılık sorununu da incelemedim. Şahsen bana nasıl davranıyorlar diye düşünürsem, aslında insanlarla çok fazla temasımız olmuyor.

Eskiden meclis rozetimi takmazdım. Son zamanlarda her ihtimale karşı Ankara’da çıkarken muhakkak rozetimi takarım. Yolda düşersem milletvekiliymiş diyerek hastaneye götürürler belki.

Demek ki yaşlı olarak başıma bir şey gelirse diye bir endişeniz var?

Evet, tabii. Düşersen yardım ederler mi, bilmiyorum. Onun için “ne olur ne olmaz” diyorum. Rozet kadar bastonun faydası oluyor. Sanki yaşlılık alameti gibi bastona daha çok hürmet ediyorlar, yol veriyorlar.

Kapitalizmle, şehirleşmeyle insanlık duygusu azalıyor. Eskisi gibi değil. Yalnız bizde değil, bütün dünyada böyle.

Bireycilik güçleniyor.

İnsanlar “bana ne” diyor. Onun için toplumsal işler, toplumsal hareketler bizde yürümüyor. Kooperatif de öyledir, siyaset de öyledir, sendikacılık işleri de. Belki eğitim sistemimizden olabilir, eskiden daha toplumcu eğitim yapılıyordu. O ant ne kadar güzeldi: “Türküm, doğruyum, çalışkanım. İlkem, küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak…” Hem küçüklere karşı bir sevgi, büyüklere karşı da bir saygı, bir de vatana karşı sevgi. Şimdi bunların üçü de kayboluyor.

Herkes böyle olsaydı biz Kurtuluş Savaşını kazanamazdık. “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” yani toplum bana dokunmaz diyorsun ama en sonunda dokunuyor.

Yaşlılık yalnız bizde değil, bütün dünyada çok önemli sorun çünkü toplumlar yaşlanıyor.

Yaşlılık yalnız bizde değil, bütün dünyada çok önemli sorun çünkü toplumlar yaşlanıyor. Bizde eskiden aile ilişkisi, büyük aile yaşamı vardı, şimdi o uzaklaştı, herkes ayrı. Ben bile kızımla oğlumla oturayım diye düşünmedim.

Yaşlılıkla toplum ilgilenmiyor ama sorun da büyüyor. Bunun çözümü, eğer bir medeni ülkeysen, devlete düşüyor. Devletin görevleri var. Bir de tabii çocukların var. Esasında eğitimde onu da ihmal etmemek lazım. Nasıl anne baba çocukları büyütüyorsa çocukların da ileride onlara bakması lazım.

Bilhassa fakir ülkelerde, ailenin yaşlılara bakımı önemli bir çareydi. Bizde pek çok anne baba bir şey olursa çocuğum bakar diye düşünürdü. Fakat derler ya “Baba bir bağ vermiş, çocuğu ona bir salkım üzüm vermemiş.” Bizde öyle gibi. Ömür boyunca ebeveynlerden vazife bekliyorlar. Fakat anne baba zor duruma düştüğü zaman kendilerine düşen birinci görevi yapmıyorlar. Birçokları kendisi bakmıyor, huzurevine götürüyor.

Devleti sosyal hukuk devleti yapacaksın, zenginleştireceksin ve gelir dağılımını düzgünleştireceksin.

Sizce yaşlıların aktif, keyifli ve rahat bir yaşlılık geçirmeleri için ne yapılabilir?

Tabii yaşlılar kendine göre tedbirlerini alacaklar. Devletin çareleri ve yardımları olacak. Bu biraz sosyal devlet olmaya, zengin devlet olmaya bağlı. Yani zengin devlet değilsen yaşlıya da diğerlerine de bakamıyorsun.

Onun için esas yapılması gereken Atatürk’ün yaptığı gibi devleti adam etmek. Devleti sosyal hukuk devleti yapacaksın, zenginleştireceksin ve gelir dağılımını düzgünleştireceksin. Geçen gün gördüm, dünyada zengin milyarderler listesinde biz ilk 19’a girmişiz. Halbuki 19. devlet birçok konuda yüz yıl geride. Çünkü gelir dağılımı dengesizliği var. Bizde zenginler gelirin neredeyse yarısına sahip. Türkiye’de bugün yaşayan bir onlar, kalan %80’in işi çok zor. O %20’nin sorunlarını çözmesi kolay. Zengin sınıf yaşlılığını da çözer, her işine bakıcı alır. Normal bir insanın bir bakıcının maaşını ödemesi mümkün değil.

Sosyal adaleti olmayan, gelir dağılımı bozuk olan bir toplumda belirli bir sektörü iyi yapamazsın. Çalışan insanını, memurunu, öğretmenini geçindirip rahat ettiremeyen bir toplum yaşlısını nasıl geçindirsin?

Ve tabii her sınıf da kendisinin haklarını elde etmek için mücadele veriyor, verecek tabii. Yaşlılar yaşlıları düşünür, öğretmenler öğretmenleri düşünür. Ama bunları bir koordine edersek, devlet olarak Türkiye’yi güçlendiririz. Yaşlıların işini de gençler çözecek diye düşünüyoruz.

“Öldük, mahvolduk!” demeyeceğiz.

Hocam, sohbetimizin sonunda neler söylemek istersiniz?

Ben şu anda yaşlılık diye bir şeyi hissetmiyorum. Şu anda aktif siyasetin, aktif hayatın içinde olmak isterdim, çünkü bu şeylerle uğraşmak heyecanlı. Yaşayacağız, yaşıyoruz.

Esasında yaşamın ne olduğunu da izah edemiyorum. Doğa her şeye, her bitkiye, her hayvana belli bir ömür vermiş. İnsanlar için tahmin ediyorum 100, belki 120 ama 500 yıl değil.

En başta kendin için iyi yaşamayı düşüneceksin ve yaşam mücadeleni vereceksin. İyi yaşam anlayışı herkeste farklıdır. Psikolojik olarak pesimist olursan çok kötü. Ben öyle pesimist değilim, optimistim. Türkiye’nin kaderiyle ilgili de öyle; “Öldük, mahvolduk!” demeyeceğiz.

Kolay iş değil bir ülkenin çıkması. 100 sene, 1.000 sene içerisinde ne olaylar gelişmiş. 3 sene, 5 sene insana çok uzun gibi geliyor ama değil. Mesela ben 90 sene yaşadığım için birçok dönemleri deneyimledim. Bundan 20-30 sene sonra da çok değişik olacak. Yani şu anda hiç çözülmez gibi görülen şeyler bir anda değişebilir. Biz esasında güzel, şanslı bir ülkeyiz. Onun için güvenimiz tam olacak. Bu ülke güzel bir ülke. Hatta ben bile görmeden bir yere gitmeyeceğim daha.

Kategori(ler): Söyleşiler

5 Yorum

Aktif Yaşlananlar: Prof. Dr. Ziya Gökalp Mülâyim

  1. Değerli arkadaşım ve Hocam Prof. Mülâyim ile bu ilginç söyleşiyi yaptığınız için sizi kutluyorum.
    Hoca her buluşmamızda bana “yaşının değerini bil…” diye tavsiyede bulunurdu.
    Ben pek çok konuda Mülâyim Hocayı örnek almışımdır…
    Yol-Koop Genel Müdürü iken Hoca bizim danışmanımızdı ve ICA’ya üyelik için birlikte İngiltere’ye gitmiştik. Hoca, Ankara’da İspanya Büyükelçisi ile arkadaş olduğu için Büyükelçi, bizim Bask bölgesindeki Mondragon kooperatifler kompleksini ziyaret etmemiz için davetiye gönderilmesini sağlamıştı.
    Hoca ile daha pek çok anılarım var… sendikacıları nasıl kooperatifçi yaptığımız gibi…
    Saygı ve sevgilerimle,
    Hüseyin Polat, emekli BM diplomatı ve kooperatif uzmanı

  2. Hoca ile söyleşi yapıp paylaştığınız için çok teşekkür ederim.
    Hocanın öğrencisi olmadım ama 12 eylül darbesi öncesi yapılan son genel kurulda Ziya Hoca Türkiye Zirai Ekonomistler Derneği Yönetim Kurulu Başkanı seçildi ben de yönetimde yer almıştım.Kısa süre de olsa birlikte çalışma şansım oldu.
    Çoktandır haber alamadığım hoca hakkındaki bu güzel söyleşiden mutlu oldum. İzinizle de paylaşacağım…
    Hacı Aslan

  3. Doktora tezim için hocanın kitaplarını okuyorum. Buradan kendisine teşekkür etmiş olayım. Röportajı keyifle okudum, ne iyi yapmışsınız, size de teşekkürler.

    1. Teşekkürünüzü Prof. Dr. Ziya Gökalp Mülâyim’e ilettik. İlginiz için teşekkür ederiz. Doktora tezinizde başarı dileklerimizle, sevgiler.

  4. Sayın Senatörümüz,
    Değerli Kabataşlı Ağabeyim,

    Kabataş lisesi ile ilgili bir anımda şöyle demişim:

    Kabataş Lisesinde biz önce Atatürk, Cumhuriyet ve yurt sevgisinin ne olduğunu öğrendik. Bu bağlamda geleceğimizle ilgili hedefler saptama ve bunların ısrarla peşinden koşma bilincine ulaştık.

    Kabataş Lisesinde saptadığım hedeflerimi olabildiğince gerçekleştirmiş olmanın huzuru içindeyim.
    Yaşam koşulları böyle buyurdu.

    Söyleşinizi okurken Aynı teknenin hamurundan gelmiş olmamın kıvançını yaşadım. Ama itiraf etmeliyim ki, sizin başarılarınız ve yaşama bakış açınız karşısında benim başarı grafiğim çok düşük kalıyor.

    Ne mutlu bize ki, sizin gibi bir büyüğümüze sahibiz.

    Size çok daha sağlıklı uzun ömürler diliyorum.

    En derin sevgi ve saygılarımla.

    Enis Tütüncü

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir