Anadolu’nun Andları ve Alpleri: Kars.

Alpin florasının canlı yeşiline, rengârenk kır çiçeklerinin ballı kokusuna ve Andlar’ın dik güneşini anımsatan serin Kafkas esintisine…

Tüm duyularını açmaya hazır mısın?

Şaduman Karaca’nın bu cazip çağrısına kayıtsız kalamazdık. Neden mi? Çünkü bu gezi, turistik deneyimin ötesinde bir arayış ile düzenleniyordu. Karaca, 2009 yılından bu yana Kuzeydoğu Anadolu Bölgesi’ne yaptığı çok sayıda ziyaret ve bölgede gerçekleştirdiği çalışmalardan edindiği deneyimlerini aktarmak üzere bu gezileri düzenlemeye başladığını belirtiyordu: Bölgenin kırsal kalkınma projelerini yerinde anlamak, sosyal dayanışma modellerini gözlemlemek, kadın üreticilerle yan yana gelerek emekle şekillenen girişimcilik hikâyelerine tanıklık etmek, Kars’ın tarihi mekânlarını ve doğal güzelliklerini amaç odaklı buluşmalar ile harmanlayarak bölgeyi yalnızca bir coğrafya olarak değil, kültürel ve ekonomik katmanlarıyla birlikte anlamaya çalışmak. Yani, Kars’ta bizi bekleyen şey başka bir gezi anlayışı ve birlikte var olma biçimiydi. Heyecanlanmamak mümkün mü? Aylin Çiğdem Köne ile birlikte uçak biletlerimizi hazırladık ve gezi için gün saymaya başladık.

Kim Bu Çılgın Kadın?

Şaduman Karaca

Şaduman Karaca, gülümsemesi tüm bedeninden taşan bir enerji küpü. Bitkilere olan sevgisi, onları anlatmaya doyamamasından belli. Yürürken, arabayla bir köyden diğerine geçerken, yemek molasında tüm algısı her daim açık. “Bakın şu yol kenarında gördükleriniz biraz önce anlattığım bitki.” diye sesleniyor sık sık. Yürürken aniden durduysa kaçırmamızı istemediği bir çiçek görmüştür mutlaka. Doğasever bir çılgın; bildiklerini hiç sakınmadan paylaşan, öğrenmeye ve öğretmeye doymayan, birkaç ömürlük bilgi ve deneyimini faydaya dönüştürmeye odaklı güzel ruh.

Tanışmış olmaktan büyük mutluluk duyduğum, yaptıklarıyla bana ilham veren Şaduman Karaca’nın hayat öyküsü Karadeniz’de başlıyor. Ordu’da doğan Karaca, Doğal Tıp Uzmanı (Heilpraktikerin), Sağlıklı Yaşam Danışmanı ve bağımsız araştırmacı. Anne olduktan sonra yaşadığı kişisel deneyimler, onu bütünsel tedavi yöntemlerine yönlendirmiş. Almanya’da doğal tıp eğitimlerini ve klinik stajlarını tamamlamış; 2006 yılında Doğal Tıp Uzmanlığı Sınavını kazanarak hasta kabul etme yetkisi almış.

Yoga eğitmenliği, Şiatsu terapistliği, mediasyon (uzlaştırıcılık) ile iletişim ve davranış koçluğu alanlarında da eğitimler alan Karaca, Almanya’da pedagog, psikososyal danışman, eğitimci ve naturopat olarak çalıştı. Uzun yıllardır fitoterapi başta olmak üzere doğal tıp ve sağlıklı yaşam alanlarında eğitimler vermeye, bitki araştırmalarını sürdürmeye devam ediyor. 2019’dan bu yana Fitoterapi Temel Eğitimini, kurucusu olduğu çevrimiçi platformu Fitosofia Akademi üzerinden sunuyor.

Kars Gezimizin İlk Durağı Boğatepe Köyü

Gezimizin ilk durağı için birlikte yola koyulduğumuz grubumuz sıradan bir turist grubundan oldukça farklı:  Türkiye’nin dört bir yanından ve Almanya’dan gelen akademisyenler, aktivistler, sosyal hizmetlere gönül vermiş olanlar… Farklı uzmanlıkların bir arada olması merak edilen konuları çeşitlendiriyor, sohbetleri zenginleştiriyor.

Boğatepe Köyü, Kars merkeze yaklaşık 50 kilometre uzaklıkta, 2350 metre yükseklikte kurulu, 2800 metre rakımlı yaylaları, bozulmamış doğası ve zengin bitki örtüsüyle nefes kesiyor. Köy, yalnızca Türkiye’nin en özel peynirleri ile değil, aynı zamanda ilham verici bir yeniden doğuş ve dayanışma öyküsüyle de dikkat çekiyor. Köklü üretim kültürü, muhteşem doğası ve topluluk ruhuyla Boğatepe, kırsal kalkınmanın en özgün örneklerinden biri.

Karaca için bu köy çok özel. Kırsal yörelerde bitki çalışmalarına ve kadınlara yönelik verdiği eğitimlere ilk kez 2009 yılında Boğatepe’de başlamış. Kars yöresine olan sevgisinin bu köyde başladığını ve yıldan yıla büyüdüğünü belirtiyor.

Verimli yaylaların üzerinde kurulu Boğatepe, farklı dönemlerde yaşanan göçlerle bu topraklara gelen toplulukların izlerini hâlâ taşıyor. 1920 yılına kadar Beyaz Ruslar, Malakanlar ve Rumlar yaşarken; Türkiye topraklarına dâhil olmasının ardından Gürcistan Borçalı’dan gelen göçmenler ve Terekeme (Karapapak) Türkleri yerleşiyor. İlerleyen yıllarda Rus, Malakan, İsviçreli, Alman, Terekeme, Kürt ve yerli birçok aileye ev sahipliği yapan Boğatepe çok katmanlı kültürel mirasa sahip bir yerleşim.

Köyün 120 yıla yayılan hikâyesini, atların soluklandığı bir mola noktasından “peynir köyü”ne dönüşüm süreciyle birlikte İlhan Koçulu anlatıyor. Bir zamanlar Tiflis’ten Kars’a uzanan, atların çektiği tramvay hattının duraklarından biri olan bu alan, zamanla mandıralara dönüşerek Boğatepe’nin üretim kültürünün temel taşlarından biri hâline gelmiş.

Boğatepe’de gravyer üretimi

Şimdi Boğatepe’nin hikâyesine, Aylin Çiğdem Köne’nin izlenimleri eşliğinde devam edelim.

Ziyaretimizden kısa bir süre önce Çoban Bayramı etkinliğine ev sahipliği yapan köy, turistler kadar akademisyenler ve araştırmacılar için de bir çekim merkezi. Kırsal kalkınmada örnek bir model olarak gösterilen Boğatepe’nin gelişim süreci son 20-25 yıla yayılıyor.

1980’lerde 200’ün üzerinde hanede yaklaşık 2.000 kişinin yaşadığı köy, 2000 yılına gelindiğinde nüfusunun büyük kısmını göç ile kaybetmiş ve hane sayısı 55’e kadar gerilemiş. İlhan Koçulu 2000 yılında köyüne geri döndüğünde onu peynir üretiminin neredeyse durduğu, ekonomik ve sosyal olarak oldukça geriye gitmiş bir Boğatepe Köyü karşılamış. O zamandan bu yana üretimin artması ve köyde yaşam koşullarının iyileşmesi ile birlikte nüfus iki katına çıkmış. Bugün Boğatepe dünya çapında bilinen, Türkiye’nin ilk ve tek ekomüzesinin bulunduğu, Slow Food Presidium markası sahibi, kendine güvenli bir köy. Köyün kadınları Şaduman Karaca’dan aldıkları eğitimlerle çok önemli bir doğada yaşadıklarını fark etmiş ve Boğatepe yaylasının zengin bitki çeşitliliğinden yararlanmaya başlayarak “aidiyet duygusu geliştirmişler.”

Bu tabandan kalkınma örneğinde başarıyı sağlayan birçok unsur varsa da bunların başta gelenleri, İlhan Koçulu’nun önderlik rolü ve girişimci vizyonu ile Boğatepe Çevre ve Yaşam Derneği’nin faaliyetleri olsa gerek. Köyde daha önce kurulan kooperatifin başarılı olmaması nedeniyle dernek yapısı ile ilerlemek tercih edilmiş, projelerin ve faaliyetlerin asıl yürütücüsü bu dernek olmuş.

Bütüncül bir yaklaşımla kente göçü önleyecek bir zemin sağlanırken kalkınmanın ekonomik ve sosyal yönlerini dengelemeye özen gösterilmiş. Gravyer üretiminin canlandırılmasından, ekoturizme yönelmeye, kadınların ekonomik ve sosyal yaşamdaki belirleyici rolü kabul edilerek onların süreçlerin aktif katılımcıları olmalarının sağlanmasına ve her aşamada akademisyenlerden ve uzmanlardan eğitimler alınmasına kadar bu çok yönlü çalışmalar yavaş yavaş sonuç vermiş.

“Dışarıdan bakıldığında köylerde göçü etkileyen şey ekonomik görünür ama ekonomik sebep en sonda gelir. Birinci sırada çocuklarının geleceğinden kaygılanan, onların eğitimini düşünen kadınlar gelir. Sonra sosyalleşme geliyor. Yüz yüze ilişkiler kurmak ihtiyacına dayanışmacı turizm ile cevap verdik. Kadınlar evlerinde ağırladıkları misafirleri ile iletişim kuruyorlar, dostluklar kuruyorlar. Her birinin telefonunda 50-100 tane isim var. Kahvaltı yapanlar daha sonra ürün sipariş ediyor. Bu bir sosyal ağdır.”

Sosyal sermaye, sosyal ağlar ve dayanışma İlhan Koçulu’ya göre kırsal kalkınmayı anlamak bakımından öne çıkan kavramlar.

“Ortak ekipman kullanımında, ekim dikimde, hasatta bir dayanışma var. Bu bir kooperatif değil ama herkes gücüyle imece gibi bir dayanışmanın içinde.”

Peki, köyün geleceği? Koçulu umutlu. Şimdilerde yaşadıkları demografik sorunu (genç nüfusun, özellikle kadınların göç etme eğilimi ve bekâr  erkeklerin eş bulma  sorunu) aşabilirlerse bir sonraki kuşakta hem köyde yaşam koşullarının hafifleyeceğini hem de genç kadınların köydeki yaşamı daha iyi anlayacaklarını ve böylece köyde kalmayı seçeceklerini düşünüyor.

Sohbetimizin en çok aklımda kalacak cümlesi ise, dayanışma ekonomisini nasıl tanımlıyorsunuz, diye sorduğumda hiç düşünmeden verdiği cevap: “Yaşamın içerisinde sosyal sermaye oluşturmak.”

Boğatepe Köyü

Boğatepe ziyaretimiz konaklamaya açılan köy evlerinden birinde kahvaltı ile devam ediyor. Boğatepe Çevre ve Yaşam Derneği’nin kuruluş hikâyesi ile beraber dayanışmacı turizm modelini dinliyoruz. Misafirlerin köy evlerinde konaklarken süt sağımı, peynir, ekmek, erişte  yapımına katılarak gündelik yaşamı deneyimlediği model aynı zamanda kırsaldaki ailelere ek gelir imkânı sağlıyor.

Susuz Yaylası ve Cilavuz Köy Enstitüsü Kampüsü Ziyareti

Aslan Pençesi

Boğatepe’den sonra Susuz’a geçiyoruz. Şaduman Karaca bizi Susuz Yaylası’nın zengin bitki dokusunu oluşturan bitkilerden bazılarıyla tanıştırıyor. Hepimiz minnacık zarif bir gövdenin tepesine toplanmış hayranlıkla inceliyoruz. Alchemilla bitkisinin ortasında bir damla su, nasıl güzel bir görüntü. Bu su damlaları eski zamanlarda simyacılar (alchemistler) tarafından toplanarak ilaç yapımında kullanılırmış. Bu nedenle “alchemilla” adını almış. Türkçe ismi aslan pençesi.

Yağmur yaklaşırken yaylada bir köy evine geçiyoruz. Yaylada yaz aylarında kurulan hayatlar son derece sade ve basit. Yanımızda götürdüğümüz erzaklar, köylü kadınların nefis hamur işlerine eşlik ediyor ve şiddetini arttıran yağmurda saçağın altına dizilip mis gibi kokuları içimize çekerek taze demlenmiş çayımızı içiyoruz.

Bitkilerin şifaları, hikâyeleri ile yaylanın yağmur sonrası rüzgârında geçen zamanı  anlayamıyorum. Günler uzun, program dolu. Sonraki durağımız bir köy enstitüsü kampüsü.

Köy Enstitüleri, 1940’larda kırsalda demokratik, katılımcı ve üretimle bütünleşen bir eğitim anlayışı ile binlerce çocuğun yaşamını dönüştürdü. Öğrenciler okullarını kendi elleriyle inşa etti, tarım yaptı, müzik öğrendi, kitaplar yazdı. Bu model yalnızca bireyleri değil, tüm köyleri dönüştürmeyi amaçladı. Bugün hȃlȃ, bu modelin mirası bizlere yeni sorular yöneltiyor: Eğitimde eşitlik, özgürlük ve deneyimle öğrenme mümkün mü? (Çağatay Taşkın Yamen’in “Son Enstitülüler” belgeselinin gösterimine ilişkin 31/07/2025 tarihli Instagram gönderisinden)

Eğitimin bir toplumu dönüştürme gücünü, kırsalda aydınlanmanın izlerini sürerek yerinde keşfediyoruz. Zamanının ötesinde bir vizyonla hayata geçirilmiş bu köy enstitüsünün binaları bugün boş, terk edilmiş ama hâlâ son derece etkileyici.

Cilavuz Köy Enstitüsü’nün tarihini Ulaş Yamen’den dinliyoruz.

Cumhuriyet kurulduktan sonra, ülkedeki eğitim boşluğunu gidermek amacıyla 21 tanesi 1940 yılında, iki tanesi bir yıl sonra olmak üzere toplam 23 köy enstitüsü kuruldu. Her okul, bulunduğu bölgenin çocuklarını kabul ediyor; Cilavuz Köy Enstitüsü ise ağırlıklı olarak Kars, Ardahan ve Artvin’den öğrenciler alıyordu. Kayıt için en temel koşul köy çocuğu olmaktı. 

Bu okullarda eğitim, yalnızca sınıflarla sınırlı değildi. Öğrencilerin her yıl dünya klasiklerinden en az yirmi kitap okuması, mezun olurken iki enstrüman çalabilmesi beklenirdi. Bölgenin ekonomik yapısına göre şekillenen meslek eğitimleriyle, “iş içinde eğitim” modeli uygulanır; teori ile pratik iç içe yürütülürdü.

Cilavuz’da el sanatlarından fide ekimine, ekmek yapımından küçükbaş ve kümes hayvancılığına kadar pek çok iş öğrenciler tarafından gerçekleştiriliyordu. Okul, hayata hazırlayan bir yapıydı. Haftada bir yapılan toplantılarda öğrenciler öğretmenlerini eleştirebilir; kararlar ortak akıl ve istişareyle alınırdı.

Dinlediğimiz vizyoner eğitim modelinin izleri zihnimizde tazeyken, bir süre daha enstitü kampüsünde dolaşıyoruz. Aydınlık bir köy modeli hayaliyle inşa edilmiş binaların terk edilmiş sınıflarından birinde durup gözlerimi kapıyorum. Bu okullar yoluna devam edebilseydi, acaba bugün bu pencereden nasıl bir dünyaya bakıyor olurdum?

Gözlerimi açıyorum, enstitülerin ömrü kısa olsa da bu sıralardan geçen çok sayıda insanın hayata dokunan işler başardığını hatırlamayı seçerek yola devam ediyorum.

Bitkilerin Yeryüzünde Var Olma Serüveni

Borlak Vadisi

İkinci günümüzde Azat Köyü’ne ve MÖ 8.000 yılına tarihlenen kaya resimlerinin bulunduğu Borluk Vadisi’ne uzanıyoruz. Yürüyüşün ardından verdiğimiz molada Şaduman Karaca’dan bitkilerin yeryüzünde var olma sürecini öğreniyoruz.

Yerkürenin milyarlarca yıl boyunca geçirdiği dönüşümlerden, sadece kayalardan ibaret dönemlerden başlıyor hikâye. İlk yaşam izlerinin belirdiği anlardan, likenlerin taşların üzerinde tutunarak ve toprak oluşumunu başlattığı uzun döneme, oluşan toprakta hayat bulan kara yosunlarına, eğreltilerden buğdaygillere uzanan bir çeşitlenme hikâyesi çıkıyor karşımıza. Bulunduğumuz coğrafyanın buğdayın evcilleştirildiği yerlerden biri olması, anlatıyı daha da etkileyici kılıyor.

Milyonlarca yıl öncesinden bugüne kadar türünü sürdürmüş, her zaman büyüleyici bulduğum, liken örtüsünün üzerinde elimi gezdirirken zamanı ve gerçekliği kaybediyorum. Kısacık hayat sürecimle ben ve milyonlarca yıldan beri var olmuş bitkiler aleminin ilk temsilcisi liken. Boşuna değilmiş hayranlığım diye düşünerek gülümsüyorum.

İzmir’den Kars’a Uzanan Kadın Dayanışması

Gezinin bir diğer önemli durağı Karakale Kadın Kooperatifi. Geleneksel yöntemlerle kaz yetiştiren çiftçi kadınların ortak oldukları kooperatif 2023 yılında köyün ilk ve tek kooperatifi olarak kurulmuş. Şaduman Karaca’nın kuruluş döneminde verdiği destek önemli. Yardımların nasıl isimden isme, yürekten yüreğe aktığı da ayrı bir konu. Kooperatifin başkanı Perihan Çakarsin Karakale doğumlu. İzmir’de yaşıyor. Doğduğu topraklara olan minnet duygusu onu köyüne geri getiriyor ve kökleriyle buluşmanın yolunun köy kadınları ile beraber bir kooperatif kurmak olacağına inanıyor. Böyle başlayan dayanışma yolculuğuna aynı yollarda olanlar destek vermeye başlıyorlar. İlhan Koçulu Boğatepe’den yetişip Şaduman Karaca ile buluşturuyor kooperatif kadınlarını.

Şaduman Karaca, Boğatepe’nin artık dünya çapında ün kazandığını şimdi sıranın Karakale’de olduğunu söyleyerek Karakale Köyü’nü ve Karakale Kadın Kooperatifi’ni gezi programlarına dahil etmeye başlamış.

🌱🌱🌱

Nazende Köylerime
Gelin Bir Gidelim
Kadınların Hoşça Halını
Yürekten Sual Edelim

🌱🌱🌱

“Kars’ı sevmek romantik bir aşk gibi, lakin Kars köylerinde yaşamak zordur, hele kadınların yaşamını düşünürsek nazende bir sevgili gibidir köy yaşamı, zor sevdirir kendini.” — Şaduman Karaca

Beraber geçen gün akşam türkülerle, danslarla devam ediyor. Ortam sıcacık. Yemeğimizi grup olarak burada yiyerek kooperatife destek oluyoruz. Kooperatif ortağı Tuğba bizi traktör ile tarlalara taşıyor. Bitki eğitimi orada devam ediyor. Dönüşte köyün bitkileri ile merhem atölyesi yapıyoruz. Tanışmaların, öğrenilenlerin doyumu, yemeklerin lezzeti; torbalarımızda köyden toplanıp kurutulmuş otlar, vücut ağrılarına iyi gelen merhemler ve başka birçok kooperatif ürünü… Daha ne olsun? Otele dönme zamanı geldiğinde herkes birbirine defalarca sarılıyor. Ayrılmak zor geliyor.

Kars’a gelip görmeden dönülmez yerler kalan günlere dağılıyor. Çıldır Gölü, Ani Harabeleri, Şeytan Kalesi.

20 yıla yakın süredir Kars’ta yürüttüğü çalışmalar ışığında, bu coğrafyanın sesini, rengini ve öyküsünü bizlerle paylaşan Şaduman Karaca, bu sadece bir gezi değil bir deneyim olacak yazmıştı davetinde.

Kars’ta doğayı, köy hayatının zorluklarını, topluluk olmayı, dayanışmanın gerekliliğini, ağız tadını, evlerde konuk olmanın sıcaklığını, köy peynirinin lezzetini, taze demlenmiş çayın birleştirici gücünü, yağmur sonrası toprak kokusunu, emeği, köy insanlarının gözlerindeki ışığı ve karanlığı hatırladık.

Kars’a gönül verenlere sevgiyle.


Not: Sosyal Ekonomi’den ben ve Aylin Çiğdem Köne bu yazıya konu olan geziye 14-19 Temmuz 2025 tarihleri arasında birlikte katıldık.

Kategori(ler): Görüş Yazıları

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir