Gürce Sosyal Etki’nin kurucusu Derya Kılıçalp ile Zoomya TV’de yayınlanan Etkili Şeyler programında sosyal ve dayanışma ekonomisi üzerine konuşmuştuk. Etki kavramını merkezine yerleştiren birçok çalışmanın mimarı ya da katılımcısı olan Kılıçalp, birkaç ay önce İzmir Etki Ağı için bir katılım çağrısı yayımladı. Bu çağrının ardından kısa bir sürede hayata geçen ağ ilk buluşmasını gerçekleştirdi. Etki ve ağ kavramlarını İzmir’de bir araya getiren bu önemli girişimi daha iyi tanımak için sorularımızı ağın koordinasyonunu birlikte yürüten Derya Kılıçalp ve Esma Taşdemir’e yönelttik.
Sosyal ve dayanışma ekonomisi perspektifinden baktığımda ise etki; rekabetin değil dayanışmanın, bireysel kazanımın değil kolektif faydanın güçlenmesine bilinçli bir katkı sunma çabasıdır.
Derya, sosyal ve dayanışma ekonomisi ve STK’lar alanında geniş bir deneyimin var. Senin için etki kavramı neyi ifade ediyor?
Derya Kılıçalp: Etki kavramıyla kurduğum bağ, iş hayatı içinde karşılaştığım çok temel bir farkındalıkla başladı:
Kaynakların etkin ve verimli kullanılmadığı her yerde aslında bir şeffaflık problemi vardır ve paydaşlar süreçlere yeterince dahil değildir.
Zamanla şunu gördüm; her şeyi değiştirmek mümkün değil ama herkes kendi etki alanında bir dönüşüm başlatabilir. Ben de bu noktada, özellikle kaynak kullanımı, ilişki biçimleri ve toplulukların birlikte iş geliştirme süreçleri üzerine düşünmeyi ve bu alanlarda yöntemler geliştirmeyi seçtim.
Benim için etki, yalnızca ölçülen ve raporlanan bir sonuç değil;
aynı zamanda tasarlanabilen, yön verilebilen ve dönüştürülebilen bir süreçtir.
Bu yüzden yaptığım işlerde etkiyi görünür kılmaya ve kurduğum paydaşlıklar içinde bu yaklaşımı yaygınlaştırmaya çalışıyorum.
Sosyal ve dayanışma ekonomisi perspektifinden baktığımda ise etki;
rekabetin değil dayanışmanın, bireysel kazanımın değil kolektif faydanın güçlenmesine bilinçli bir katkı sunma çabasıdır.
Bu kadar anlamlı ama birbirinden kopuk hikâyeler varken, neden bunu birlikte güçlü bir etkiye dönüştürmeyelim?
İzmir Etki Ağı fikri nasıl ortaya çıktı? Bu girişim nasıl şekillendi, bu süreçte kimlerin emeği var?
Derya Kılıçalp: İzmir Etki Ağı benim için biraz kişisel bir hikâyeyle başladı. Kendi içimde “uzayda sevgi apartmanında oturmaktan vazgeçmek istemem” gibi tarif ettiğim bir his var. Oturduğum apartmanın adı “Sevgi” Bu aslında bu ağla kurduğum bağın çıkış noktası.
İzmir’e İstanbul’dan taşındım. Yerleştikten yaklaşık 1,5 ay sonra pandemi ilan edildi ve İzmir’le kurduğum bütün ilişki o iki yıl içinde şekillendi. Sosyalleşemedim, iş yapamadım, tanıyamadım, tanışamadım. İstanbul gibi çok sosyal bir şehirden gelmiş biri olarak bu benim için oldukça zor bir adaptasyon süreciydi.
Bu süre içinde Mardin, Eskişehir, Adana, Osmaniye, İstanbul, Ankara gibi birçok şehirde hem online hem fiziksel işler yaptım; eğitimler verdim, saha araştırmaları yürüttüm, projeler geliştirdim. Ama İzmir’le, yani yaşadığım şehirle yollarım bir türlü kesişmedi. Ne bir sokağında kahve içmek için, ne de bir kurumuyla işbirliği kurmak için.
Bu durum bende bir küskünlük ve kırgınlık yarattı. Kendimi yalnız ve biraz da ötekileştirilmiş hissettim. Sonra bu duygularımı İzmir’de yaşayan başka insanlarla paylaşmaya başladım. Ve fark ettim ki aslında hepimiz aynı hikâyenin içinde, farklı bileşenler olarak varız. Bu farkındalık çok kritik bir kırılma anıydı.
Şunu düşündüm:
Bu kadar anlamlı ama birbirinden kopuk hikâyeler varken, neden bunu birlikte güçlü bir etkiye dönüştürmeyelim?
Ama burada kastettiğim şey sosyalleşmek ya da arkadaş olmak değildi.
Ekonomik olarak var olabildiğimiz, görünür olabildiğimiz ve birlikte güçlenebildiğimiz bir bağ kurmak. Bu fikri paylaştığımda insanların buna çok hızlı ve samimi bir şekilde karşılık verdiğini gördüm.
Benzer ihtiyaçları olan, İzmir’de yaşayan ya da İzmir’e göç etmiş insanları bir araya gelmeye davet ettim. Geldiler. Betül, Kevser, Oya her zamanki içtenlikleriyle “biz varız” dediler.
Sonra Esma’ya dedim ki:
“Gel bu süreci birlikte kuralım ve birlikte yürütelim.”
Esma hiç tereddüt etmeden “evet” dedi.
Bugün İzmir Etki Ağı;
Gürce Sosyal Etki, Esma ve benim koordinasyonumda,
yaşayan bir yapı olarak var olmaya çalışıyor.
Biz şu anda bu ağın nefes alabileceği alanları açıyor, süreci takip ediyor ve birlikte nasıl büyüyeceğini keşfediyoruz.
Asıl niyetimiz, insanların kendi üretimlerini, niyetlerini ve potansiyellerini daha net görebildikleri ve ifade edebildikleri bir alan yaratmak.
İzmir Etki Ağı’nın amacı nedir; ne yapmayı planlıyor?
Derya Kılıçalp: İzmir Etki Ağı’nın amacı klasik anlamda bir işbirliği ağı kurmak değil.
Bizim odağımız daha çok, topluluk katılımcılarının kapasitelerini sistemli bir şekilde birlikte güçlendirmek, birbirimize ayna olabileceğimiz alanlar açmak, katılımcıların sosyal ekonomi içinde görünürlüklerini artıran bir kaldıraç olmak.
Burada işbirlikleri ve ortaklıklar elbette ortaya çıkıyor ama bunlar bizim çıkış noktamız değil. Asıl niyetimiz, insanların kendi üretimlerini, niyetlerini ve potansiyellerini daha net görebildikleri ve ifade edebildikleri bir alan yaratmak.
Birlikte ürettiğimiz şey ise aslında tekil çıktılar değil;
sosyal ekonomi kültürü içinde kolektif bir varlık gösterebilmek.
Yerel ekonomiyi güçlendirmek için yalnızca yeni kaynaklar üretmek değil; aynı zamanda güçlü ağlar kurmak, güven temelli işbirliklerini desteklemek ve farklı ya da yeni insanların (özellikle gençlerin) bilgiye, fırsatlara ve pazarlara erişimini kolaylaştıran platformlar oluşturmak gerekiyor.
Yerel ekonominin gelişimindeki asıl sorunun “bağlantı eksikliği, güven açığı ve erişim bariyerleri” olduğunu söylüyorsunuz. Bunun önemli bir tespit olduğunu düşünüyoruz. Açıklar mısınız?
Esma Taşdemir: Yerel ekonominin gelişiminde çoğu zaman sorun yalnızca kaynak eksikliği değildir; daha temel bir mesele, bileşenler arasındaki bağlantı, güven açığı ve erişim bariyerleridir. Yerelde çok sayıda üretici, girişimci, sanatçı, zanaatkâr ya da küçük ölçekli işletme bulunmasına rağmen bu bileşenlerin birbirleriyle, kurumlarla veya daha geniş pazarlara erişim sağlayabilecek ağlarla yeterince bağlantı kuramadığını görüyoruz. Bu durum bilgi paylaşımını, işbirliklerini ve ortak üretim kapasitesini sınırlıyor. Ayrıca güven açığı önemli bir faktör. Kurumlar, girişimler ve bireyler arasında yeterli güven oluşmadığında ortak projeler geliştirmek veya uzun vadeli işbirlikleri kurmak zorlaşıyor. Oysa yerel kalkınma çoğu zaman kolektif hareket ve dayanışma ile mümkün oluyor.
Bir diğer mesele ise erişim bariyerleri. Finansmana, eğitime, mentorluk ağlarına, pazarlara veya görünürlük fırsatlarına erişim herkes için eşit değil. Özellikle genç girişimciler, yaratıcı sektörlerde çalışanlar veya küçük ölçekli üreticiler bu kaynaklara ulaşmakta zorlanabiliyor. Çünkü özellikle desteklerin fırsat eşitsizliği ile belli alanda toplanması ve desteklenenlerin sürekli belli bir grup ya da kişiler olmasından kaynaklanıyor. Dolayısıyla yerel ekonomiyi güçlendirmek için yalnızca yeni kaynaklar üretmek değil; aynı zamanda güçlü ağlar kurmak, güven temelli işbirliklerini desteklemek ve farklı ya da yeni insanların (özellikle gençlerin) bilgiye, fırsatlara ve pazarlara erişimini kolaylaştıran platformlar oluşturmak gerekiyor.
Bence bağlantı kuran ve köprü görevi gören yapıların en temel rolü, farklı bileşenleri yalnızca bir araya getirmek değil; aralarında sürdürülebilir ilişkiler kurabilecekleri bir ekosistem oluşturmak olmalı.
Bağlantı kuran, köprü olan yapıların asıl rolü ne olmalı? Bu yapılar hangi özellikleri taşımalı?
Esma Taşdemir: Bence bağlantı kuran ve köprü görevi gören yapıların en temel rolü, farklı bileşenleri yalnızca bir araya getirmek değil; aralarında sürdürülebilir ilişkiler kurabilecekleri bir ekosistem oluşturmak olmalı. Çünkü çoğu zaman sorun insanların ya da kurumların var olmaması değil, birbirlerinden haberdar olmamaları veya birlikte nasıl çalışacaklarını bilememeleridir. Bu nedenle köprü kurumlar; bilgi akışını kolaylaştıran, güven ortamı oluşturan ve ortak üretimi mümkün kılan arayüzler gibi çalışmalıdır.
Bu tür yapıların bazı temel özellikler taşıması gerektiğini düşünüyorum. Öncelikle kapsayıcı olmaları çok önemli; yani farklı disiplinlerden, farklı ölçeklerden ve farklı deneyim seviyelerinden bileşenleri bir araya getirebilmeliler. İkinci olarak güven inşa edebilen yapılar olmalılar. Şeffaflık, açık iletişim ve uzun vadeli ilişki kurma kültürü bu noktada kritik.
Bir diğer önemli özellik ise erişilebilirlik. Bu platformların yalnızca belirli çevrelere hitap eden kapalı yapılar olmaması; gençlerin, yeni girişimcilerin, yaratıcı sektörlerde çalışanların veya yerelde üretim yapan insanların da kolaylıkla dahil olabileceği açık sistemler olması gerekir.
Son olarak bu yapıların sadece bir “buluşma noktası” değil, aynı zamanda öğrenme ve birlikte üretim alanları olması gerektiğini düşünüyorum. Yani insanları bir araya getirip dağıtan değil; ortak projelerin, yeni fikirlerin ve somut çıktılarının ortaya çıkmasına aracılık eden yapılar olmalılar.
İzmir Etki Ağı olarak biz de bu yaklaşımı “kardeş ağ” modeliyle deneyimliyoruz.
Derya Kılıçalp: Ben buraya şunu eklemek isterim: Bağlantı kuran yapıların rolü yalnızca insanları bir araya getirmek değil, aynı zamanda bilginin, deneyimin ve yöntemlerin paylaşımını kültür haline getirmek olmalı.
İzmir Etki Ağı olarak biz de bu yaklaşımı “kardeş ağ” modeliyle deneyimliyoruz. Topluluğumuzun bileşenlerinden biri olan Gülce Albayrak’ın kurucuları arasında yer aldığı Köprü Sürdürülebilirlik ve Kapsayıcılık Platformu ile karşılıklı öğrenmeye dayalı bir ilişki kuruyoruz.
Burada niyetimiz sadece deneyim paylaşmak değil;
aynı zamanda takas ekonomisi yaklaşımını da içine alan, ağlar arası bir öğrenme ve destek modeli geliştirmek.
Benim için kritik olan şu:
Deneyimin, uzmanlığın ve geliştirilen yöntemlerin kapalı kalmaması.
Aksine, bunların paylaşımının başlı başına bir değer olarak kabul edilmesi.
Bu yüzden bağlantı kuran yapıların en önemli sorumluluklarından birinin,
paylaşım pratiğinin ağlar içinde yaygınlaşmasına ve kültürleşmesine katkı sunmak olduğunu düşünüyorum.
Biz şu an öncelikle birbirimizi tanımaya çalışıyoruz. Sonraki aşamada ise birbirimizi tanıtmaya başlayacağız.
İzmir Etki Ağı’nın profili nedir? Topluluk kimlerden oluşuyor?
İzmir Etki Ağı için aslında “üyelik” tanımını kullanıyoruz; ancak henüz bu yapı kendi içinde net bir gelir modeline kavuşmuş değil. Bu da aslında sürecin, topluluğun kapasitesi, ihtiyaçları ve kurduğu bağ üzerinden şekilleneceği anlamına geliyor.
Şu anda hâlâ bir yapım aşamasındayız.
Topluluk;
farklı disiplinlerden gelen, kendi işini yapan araştırmacılar, sanatçılar, kooperatifler, şahıs şirketleri ve henüz yolunu arayan insanlar ve organizasyonlardan oluşuyor.
Biz şu an öncelikle birbirimizi tanımaya çalışıyoruz. Sonraki aşamada ise birbirimizi tanıtmaya başlayacağız.
Bu yüzden burayı sabit bir yapıdan çok, gelişen ve dönüşen bir topluluk alanı olarak görmek daha doğru.
Bundan sonrası için gündeminizde neler var?
Derya Kılıçalp: Önümüzdeki dönemde birkaç temel odağımız var:
Çeşitli demo day’ler ile topluluk içi ve dışı kapasitemizi görünür kılmak. Katılımcıların iş yapabilme ve ürettiklerini sunabilme kapasitelerini geliştirmek. Yeni ağlara dahil olarak “kardeş ağlar” modeli geliştirmek. Topluluk katılımcılarının ihtiyaçları ve üretimleri üzerinden, sosyal ekonominin diğer ekosistem bileşenleriyle anlamlı bağlar kurmak.
Sosyal satın alma konusunda yerel bir destek mekanizması oluşturmak. Aslında amacımız, yalnızca kendi içimizde güçlü bir topluluk olmak değil;
daha geniş bir sistem içinde anlamlı işler üretebilen bir yapı haline gelmek.
Bu deneyimin tekrarlanabilir olmasının en önemli koşulu ise güçlü bir işbirliği kültürü ve açık bir ağ yapısı kurabilmek.
İzmir Etki Ağı’nın başka yerlerde uygulanması mümkün mü? Bu deneyim yerel düzeyde tekrarlanabilir mi?
Esma Taşdemir: Bence İzmir Etki Ağı gibi bir modelin başka yerlerde uygulanması kesinlikle mümkün. Çünkü bu tür yapılar aslında belirli bir kente özgü olmaktan çok, bir yaklaşımı ve işbirliği kültürünü temsil ediyor. Önemli olan modeli birebir kopyalamak değil; o yerelin ihtiyaçlarına, bileşenlerine ve dinamiklerine göre yeniden yorumlayabilmek. Her kentin kendi sosyal, kültürel ve ekonomik yapısı var. Bu yüzden başka bir şehirde uygulanırken yereldeki sivil toplum kuruluşları, girişimler, yerel yönetimler, üniversiteler ve yaratıcı sektör bileşenleriyle birlikte şekillenmesi gerekiyor. Yerel paydaşların sürecin başından itibaren dahil olması, modelin gerçekten o şehirde sahiplenilmesini sağlıyor.
Bu deneyimin tekrarlanabilir olmasının en önemli koşulu ise güçlü bir işbirliği kültürü ve açık bir ağ yapısı kurabilmek. Eğer insanlar birbirini tanıyabildiği, bilgi paylaşabildiği ve ortak projeler geliştirebildiği bir ekosistem oluşturulabilirse, benzer etki ağlarının farklı şehirlerde de ortaya çıkabileceğini düşünüyorum. Dolayısıyla İzmir’de ortaya çıkan deneyim, başka kentler için ilham veren bir model olabilir; ancak her yerde yerelin ihtiyaçlarını dikkate alan, esnek ve katılımcı bir şekilde yeniden tasarlanması gerektiğine inanıyorum.
Ancak bence bu her yerde uygulanması gereken bir zorunluluk gibi de algılanmamalı, çünkü bazen bazı yereldeki kişilerin talebi yoksa bazen bazı şeyleri yapmamakta da fayda görüyorum. Genellikle iyi olan modeli her zaman ve her yerde uygulayalım yaklaşımı bence doğru değil, eğer talep yoksa ve uygulanması gereksiz olacaksa bence hiç yapılmaması daha iyi. O açıdan her zaman arz-talep dürtüsünde beklentiyi ölçmekte fayda var.
İzmir Etki Ağı’nın faaliyetlerini takip etmek, ağdan haber almak isteyenler nereye bakabilir? İnternet siteniz ya da sosyal medya hesaplarınız var mı?
Derya Kılıçalp: Ağ ile ilgili gelişmeleri başlangıçta benim ve Gürce Sosyal Etki’nin hesapları üzerinden yaygınlaştırdık. Instagram ve Linkedin hesaplarımızı kısa bir süre önce açtık.
Kapasitemiz ve ihtiyaçlarımız doğrultusunda, hangi mecralarda var olmak istediğimize birlikte karar verip içerik ve metot paylaşımını da buna göre şekillendireceğiz.
Eğer gençlerin potansiyeline güvenir, onlara görev ve sorumluluk vererek birlikte üretme kültürünü güçlendirirsek hem daha adil hem de daha sürdürülebilir bir sosyal ekonomi ekosistemi inşa edebiliriz.
Sosyal Ekonomi okuyucularına bir mesajınız var mı?
Esma Taşdemir: Sosyal Ekonomi okuyucularına özellikle genç bir kişi olarak şunu söylemek isterim: Bugün karşı karşıya olduğumuz pek çok sorunun temelinde fırsat eşitsizliği ve adaletsizlikler yatıyor. Bu nedenle sosyal ekonomi yaklaşımı, yalnızca ekonomik bir model değil; aynı zamanda daha adil, kapsayıcı ve dayanışma temelli bir toplum kurma arayışının önemli bir parçası. Gençler olarak bizler, yalnızca sorunları konuşan değil; çözümün bir parçası olmaya çalışan bir kuşağız. Farklı alanlardan gelen insanların bir araya gelerek bilgi paylaşması, birlikte üretmesi ve birbirine alan açması, fırsat eşitliğini güçlendiren en önemli adımlardan biri. Benim mesajım şu olur: Eğer daha adil bir gelecek istiyorsak, rekabetten çok işbirliğini, yalnız bireysel başarıyı değil kolektif faydayı önceleyen bir yaklaşımı güçlendirmemiz gerekiyor. Sosyal ekonomi tam da bu nedenle önemli; çünkü insanların yalnızca ekonomik değil, sosyal ve toplumsal değer üreterek de değişim yaratabileceğini gösteriyor.
Sosyal ekonomi alanında belki de en önemli konulardan biri, arkadan gelen gençlere gerçekten alan açabilmek. Çünkü gençlerin kendilerini geliştirebilmeleri için yalnızca dinleyici olmaları değil, sürecin aktif bir parçası olmaları gerekiyor. Bu nedenle gençlere sorumluluk verilmesi, karar alma süreçlerine dahil edilmeleri ve deneyim kazanabilecekleri alanların oluşturulması çok önemli. Bazen kurumlar gençlerin hata yapmasından çekinebiliyor; ancak gelişim tam da bu deneyim alanlarında mümkün oluyor. Eğer gençlerin potansiyeline güvenir, onlara görev ve sorumluluk vererek birlikte üretme kültürünü güçlendirirsek hem daha adil hem de daha sürdürülebilir bir sosyal ekonomi ekosistemi inşa edebiliriz. Çünkü aslında mesele yalnızca bugünü yönetmek değil, arkadan gelen kuşakların da bu alanı sahiplenebileceği bir zemin hazırlayabilmektir.
Biz dayanışmaya ve birbirimize omuz vermeye inanıyoruz. Ama bu, romantik bir iyileştirme hayali değil. Bu, güçlü bir var olma ve görünür olma iradesi.
Derya Kılıçalp: Bize en çok sorulan sorulardan biri şu:
“Bunu çok deneyen oldu, başaran olmadı. Sizin farkınız ne olacak?”
Aslında bizim farkımız değil yöntemimiz var. Biz bu ağın hedefini ve varlık amacını baştan koyduk ve bunu yolda keşfetmeye bırakmadık.
Sosyal ekonomi içinde var olmaya gerçekten ihtiyacımız var ve bu ihtiyacın arkasında güçlü nedenlerimiz var. Biz dayanışmaya ve birbirimize omuz vermeye inanıyoruz.
Ama bu, romantik bir iyileştirme hayali değil. Bu, güçlü bir var olma ve görünür olma iradesi.
Bu yüzden bizim için önemli olan şeylerden biri: Şeffaflık, şefkat ve dayanışmanın veri ile beslenebilmesi. Varsayımlar üzerinden değil de veriyle, ölçümle ve etkiyle yön bulan bir yaklaşımın gerekli olduğuna inanıyoruz.
Bu konuda bizi destekleyecek her türlü öneriye, yönteme ve paylaşıma çok değer veriyoruz ve buna açığız.