Servet sınırlamaları giderek servet ve gelir eşitsizliğini azaltmak yönündeki tartışmaların odağına giriyor. Küresel ekonomik faaliyetlerden elde edilen değerin bir avuç milyarderin elinde toplanması adil olmadığı gibi demokratik yapılara da doğrudan zarar veriyor. Bu yüzden Profesör Elizabeth Anderson gibi akademisyenler aşırı zenginliğin vergilerle önlenmesi için bir çağrı yapıyorlar.


Profesör Elizabeth Anderson, MacArthur bursiyeri, Amerikan Sanat ve Bilim Akademisi üyesi, İngiliz Akademisi üyesi ve Amerikan Felsefe Derneği üyesi. Ayrıca Michigan Üniversitesi’nde Felsefe, Siyaset ve Ekonomi Programının kurucusu ve ilk direktörü.

Vlad Bunea: Yakın zamanda yaptığınız bir konuşmada, servete sınırlar koymamız için birkaç neden saydınız: (1) çok zenginler yasal açıdan sorumluluktan muaflar, (2) zenginler yönettikleri şirketler üzerinden özel bir hükümet gibi hareket ediyorlar, (3) büyük servet zenginleri diğer insanlara karşı yabancılaştırıyor ve körleştiriyor ve (4) milyarderler otokrasiyi destekliyor. Bu sınır ne kadar olmalı veya bu sınırı nasıl hesaplamalıyız?

Elizabeth Anderson: Aşırı servetin olumsuz etkilerinin hangi noktada ortaya çıktığını görmek için ampirik araştırma yapmamız gerektiğini düşünüyorum. Sıraladığım dört etkinin yanı sıra, harika kitabı Limitarianism (“Limitaryanizm”, 2024) ile servet sınırlamasını politik ekonomi gündemine taşıyan Ingrid Robeyns’in tartıştığı olumsuz etkileri de dikkate almalıyız. Robeyns, demokrasinin aşınmasına ek olarak, aşırı servet yoğunlaşmasının nasıl yoksulluğu artırdığına ve iklim değişikliğini nasıl şiddetlendirdiğine odaklanıyor. Daha fazla ampirik araştırma yapılması gerektiğinden, ABD doları cinsinden bir rakam belirtmekten çekiniyorum. Robeyns 20 milyon dolar diyor, ancak bunun bile çok yüksek olabileceğini düşünüyor. Belki de bu, denemeye başlamak için makul bir yer olabilir.

Servetin yoğunlaşmasını ciddi şekilde azaltmanın en hızlı yolu, mirasa bir sınır getirilmesidir. John Stuart Mill (Principles of Political Economy, cilt I, Kitap II, Bölüm 2, §4), bir bireyin alabileceği maksimum mirasın, çalışmadan rahat ama lüks olmayan bir yaşam sürmek için ihtiyaç duyacağı bir varlık miktarıyla sınırlandırılmasını önermiştir. Böylece, tek bir kuşakta milyarderler ve milyonerler ortadan kalkacaktır. Kalan (mirasçılara bırakılmayan) servet vergilendirilecektir. Bu verginin devletin sağladığı kamusal mal ve hizmetlerin finanse edilmesi, daha cömert bir sosyal sigorta ve belki de genç yetişkinler için evrensel paydaş hibeleri için kullanılmasını öneriyorum. Yine de bir kişinin yaşamı boyunca aşırı servet biriktirmesine ve daha da önemlisi, servetin ve dolayısıyla gücün özel şirketlerde yoğunlaşmasına karşı önlemler almak gerekecektir.

Bu soruyu düşünmenin başka bir yolu daha var, o da önceden dağıtımcı bir yaklaşım: Piyasa oyununun kurallarını değiştirerek, en başta büyük servet eşitsizliklerinin oluşmasını engellemek. Robeyns, birkaç elde toplanan servetin büyük bir kısmının yasa dışı yollarla elde edildiğini savunuyor. Yasadışılığın yanı sıra, sıfır ve hatta negatif toplamlı iş stratejileriyle ne denli büyük servetlerin biriktirildiğini de fark etmek önemli. Bu stratejiler insan refahına net bir katkı sağlamaz, sadece diğer insanları sömürür, riskleri savunmasız kesimlere aktarır, çevreyi gereksiz yere tahrip eder vb. İşte bunlardan bazıları:

(1) Tekeller. Özellikle ABD’de büyük ölçüde federal mahkemelerin plütokratik yozlaşması nedeniyle 1980’lerde antitröst yasalarının uygulamadan fiilen kaldırılmasından bu yana,  endüstrilerin yoğunlaşması hızlanmıştır. Antitröst yasalarını yeniden sıkı bir şekilde uygulamaya koymamız gerekiyor.

(2) Akbaba sermaye fonları. Özel sermaye fonlarının yöneticilerinin satın aldıkları şirketlerin operasyonel gereklilikleri hakkında hiçbir şey bilmedikleri halde, bu fonların ekonominin çeşitli sektörlerindeki işletmeleri nasıl bu kadar kârlı hale getirebildiklerini merak ediyor olabilirsiniz. Bunu yapabiliyorlar çünkü kârın çoğu, satın alınan şirketlerin daha iyi ürünler üretmesini veya daha iyi hizmetler sunmasını sağlamakla değil, satın alınan şirketlerin tüm karşı taraflarının (müşteriler, çalışanlar, tedarikçiler, satıcılar, yerel yönetimler ve genel olarak toplum) zararına kârı artıran finansal oyunlar oynamakla elde ediliyor. Bu finansal oyunların bazıları, stratejik iflas yoluyla, satın alınan şirketlerin zararına bile oynanmaktadır. Sermaye fonlarının değeri, diğer herkesten alıp özel sermaye yatırımcılarına aktarmak için kullandığı sıfır ve negatif toplamlı hilelerin tamamı yasaklanmalıdır.

(3) Düzmece finans. Finans sektöründe elde edilen kârın büyük bir kısmı, patentli, finansal mühendislik ürünü varlıklar (türev ürünler, özel amaçlı satın alma şirketleri, kripto paralar vb.) üzerindeki spekülasyonlardan kaynaklanıyor. Bu varlıklar, mal ve hizmetlerden oluşan reel ekonomiye hiçbir katkı sağlamazken, finansal sistemi istikrarsızlaştırıyor. Finansal mühendislik genellikle kara para aklama gibi yasa dışı faaliyetleri kolaylaştırarak, bu tür düzmece varlıkları ihraç edenlerin muazzam kârlar elde etmelerini sağlarken finansal istikrarsızlık riskini diğer herkese yüklüyor. Gerçek ekonomiye doğrudan hizmet etmeyen tüm finansal faaliyetler yasaklanmalı veya ciddi şekilde kısıtlanmalı. Finansal ürünlere artık patent verilmemeli.

(4) Aslında devletin veya özelleşmiş kâr amacı gütmeyen kuruluşların görevi olan kamu hizmetlerinin kâr amacı güden şirketlere devredilmesi. Birleşik Krallık ve diğer ülkelerden elde edilen veriler, kâr amacı güden şirketlerin demokratik devletlerin kamu hizmetlerine kıyasla çok daha yüksek maliyetlerle daha kötü kamu hizmetleri sunduğunu, ücretleri baskıladığını ve devletin kapasitesini aşındırdığını gösteriyor. Az sayıda şirket yöneticisi ve büyük hissedarlar dışında kimse bundan kazanç sağlamaz. Bu durum, demokrasinin kendisine de büyük zarar vermekte. Eğitim ve sağlık hizmetleri üzerinde özellikle feci etkileri var. Hijacked: How Neoliberalism Turned the Work Ethic against Workers and How Workers Can Take It Back (“Gasp Edilmiş: Neoliberalizm İş Ahlakını İşçilere Karşı Nasıl Kullandı ve İşçiler Bunu Nasıl Geri Alabilir?”, 2023) adlı kitabımda, doğrudan devlet hizmetlerinin dışarıdan hizmet alımından daha iyi olduğu durumları gösteren salt ekonomik bazı kriterleri açıkladım. Özellikle eğitim hizmetlerinde, devletin doğrudan hizmet sunmasını savunan demokratik değerler de söz konusu. Chiara Cordelli’nin The Privatized State (“Özelleştirilmiş Devlet”, 2020) adlı kitabı bu literatüre önemli bir katkı sağlamıştır.

(5) Fosil yakıtlar. Fosil yakıtlar, refah sağlamak için gerekli oldukları ve hâlâ onlara bağımlı olduğumuz için karmaşık bir durum oluşturmakla birlikte, insan sağlığı, iklim felaketi ve çevresel yıkım açısından yarattıkları muazzam negatif dışsallıklar, alternatif yeşil enerjinin ve depolamanın nispeten ucuz ve hızlı bir şekilde kullanılabilir olması, fosil yakıt enerjisinin rüzgâr, güneş, jeotermal ve muhtemelen nükleer enerji ile teknik olarak mümkün olan en hızlı şekilde değiştirilmesini ve pratikte her şeyin elektrifikasyonu lehine bir argüman oluşturuyor. Enerji geçişinin doğru yönetilmesi (örneğin, kâr amacı güden tekellerin hâkim olduğu çok zayıf bir şekilde düzenlenmiş mevcut ABD altyapı hizmetleri yapısının yerini alacak belediyelere ait yeşil altyapının büyümesini kolaylaştırarak) servetin yoğunlaşmasını da önleyebilir.

Vlad Bunea: Geçtiğimiz günlerde, Dünya Eşitsizlik Laboratuvarı (World Inequality Lab) yine çığır açan bir rapor yayımladı. Raporda, küresel nüfusun en üst %10’luk kesiminin gelirinin geri kalan %90’lık kesimin gelirinden daha fazla olduğu ve küresel GSYH’nin yaklaşık %1’inin (kalkınma yardımının yaklaşık üç katı) net yabancı gelir transferleri yoluyla yoksul ülkelerden zengin ülkelere aktarıldığı ortaya koyuluyor. Bunlar, diğer birçok suçun yanı sıra ahlaki suçlardır! Yine de bazıları servet sınırlamalarının özgürlüğe karşı bir saldırı olduğunu düşünebilir. Limiteryanizmi, geniş anlamıyla özgürlük fikriyle uyumlu hale getirmek için nasıl bir ahlaki argüman geliştirebiliriz?

Elizabeth Anderson: Yoksul ülkelerden servet elde etme sisteminin son derece adaletsiz olduğu konusunda sizinle aynı fikirdeyim. Küresel ticaret sistemi, güçlü şirketler ve süper zenginler tarafından ve onların çıkarları için tasarlanmıştır. Bu sistem yoksul ülkelerin yabancı yatırımcılara ait şirketlerde çalışan işçilerin çalışma koşullarını, ücretlerini veya sosyal haklarını iyileştirmelerini ya da bu şirketlere çevre standartları koymalarını fiilen engellemektedir. Küresel ölçekte yoksulları kalıcı bir sefalet ve güvencesizlik içinde tutup ülkelerini ekonomik kalkınma için hayati önem taşıyan sermaye getirilerinden yoksun bırakmak için tasarlanmıştır. Çin günümüzde, az gelişmiş ülkelere karşı Batı sömürgeci güçlerinin uzun süredir uyguladığı sömürgeci taktikleri kullanıyor olsa da, 1990’lardan itibaren yaşadığı hızlı sanayileşme sürecinde yabancı yatırımları ustaca yönetme biçiminden çok şey öğrenilebilir.  Çin akıllıca davranarak, yabancı yatırım alan şirketlerin çoğunluk hisselerinin kendisinde kalmasını ve bu şirketlerin kullandığı fikri mülkiyet haklarının transferini ısrarla talep etti; böylece “değer zincirinde yukarı tırmanıp” elde ettiği kârı kalkınmasına yatırabildi. Bu model, tüm yabancı yatırımlar için bir norm olmalıdır.

Normatif soruna gelince, daha önce, argümanımızı yalnızca özgürlükle ilgili hususlarla sınırlasak bile, mülkiyetin (yani servetin) çeşitli biçimlerde vergilendirilmesinin ve hukuki düzenlemelere tabi tutulmasının meşru olduğunu savunmuştum. Özel mülkiyet hakkının neredeyse mutlak olduğunu ve dolayısıyla sınırsız servet birikimini savunan liberter argüman (ki bu argüman yanlış bir şekilde John Locke’a atfedilmektedir) negatif özgürlüğün, yani dış müdahalelerden muaf olmanın, korunmaya değer tek özgürlük türü olduğunu varsayar.  Ancak bu, özel mülkiyet haklarını meşrulaştırmak için tutarsız bir temeldir çünkü bu tür hakları tanımak, koruduğu insan sayısından çok daha fazla insanın negatif özgürlüğünü engeller. Saf negatif özgürlük açısından bakıldığında, özel mülkiyetin kurulması özgürlük açısından muazzam bir net kayıptır.

Aslında, özel mülkiyetin meşruiyeti, sadece sahiplerinin değil, herkesin pozitif özgürlüğünü (gerçek fırsatları) büyük ölçüde genişletme yeteneğine dayanır. Bir kişinin belirli bir mülk üzerindeki hakkının korunmasının, mülk sahibi olmayanların negatif özgürlüğünden ödün verilmesini gerektirmesi, mülk sahibi olmayanlara pozitif özgürlük açısından meşrulaştırılmalıdır. Bu nedenle, mülkiyet kurallarını ele alırken, sadece mülkiyet hakkını iddia eden bireyin sözde doğal haklarını değil, herkesin çıkarlarını da dikkate alan normatif bir çerçeveye ihtiyacımız var. Bence bunu yapmanın en iyi yolu, sosyal sözleşme çerçevesinin farklı mülkiyet rejimlerinin herkes için nasıl işlediğini test eden pragmatik deneylerle birleştirmektir. Rawls‘un savunduğu gibi, böyle bir çerçeve geniş ölçüde eşitlikçi bir sistemi destekler; zira daha varlıklı kesimin elde ettiği kazançların, daha az varlıklı kesime fayda sağlamak için gerekli olduğu gerekçesiyle meşrulaştırılması gerekir. Gerçekte, Robeyns’in savunduğu gibi, bunun geçerli olabileceği noktayı çoktan geçtik. Aksine, Hijacked kitabında savunduğum gibi, neoliberal kapitalizm altında, büyük servetler diğer herkesin zararına elde ediliyor.

Özel mülkiyetin gerekçesi, aynı zamanda herkesin cumhuriyetçi özgürlüğünün (hakimiyetten kurtulma) uzun vadede korunmasıyla da tutarlı olmalıdır. Cumhuriyetçi özgürlük, servetin aşırı yoğunlaşmasıyla bağdaşmaz. Sorun sadece cumhuriyetçi teorisyenlerin uzun zamandır savunduğu gibi, aşırı zenginlerin demokratik siyasi süreci ele geçirip resmî demokrasileri de facto oligarşilere dönüştürmesi değildir. Bu günlerde ABD, Hindistan, Macaristan ve demokrasinin gerilediği diğer ülkelerde bunun gerçekleştiğini görüyoruz. Servet birkaç şirkette yoğunlaştığında sorun, bu şirketlerin özel güçlerini kullanarak, devletin aracılığı olmadan ve hayatları değişen, genellikle de mahvolan insanların rızasına ihtiyaç duymadan, tüm ekonominin işleyişini kökten değiştirebilmeleridir. 2025 yılında, ABD’nin en büyük 8 teknoloji şirketi S&P 500 borsa endeksi değerinin %36’sını oluşturuyordu. Bu şirketlerin son dönemdeki büyümesinin çoğu, yapay zekâya yaptıkları yatırımlardan kaynaklanıyor. Bu teknoloji şirketleri yapay zekâyla ne yapmayı planlıyor? Bill Gates’e göre yapay zekâ, öğretmenler ve doktorlar da dahil olmak üzere birçok insan çalışana olan ihtiyacı ortadan kaldıracak. Marc Andreessen’e göre, teknoloji dünyasının önde gelen isimlerinin vizyonlarını hayata geçirmelerini engellemeye çalışanların hiçbir haklı gerekçesi yok. Andreessen, bu şirketlerin diğer insanlar veya yeryüzünde insan yaşamının sürdürülebilirliği üzerindeki etkilerine bakılmaksızın bunu yapmaya hakları olduğunu düşünüyor. Mevcut ABD yasaları altında sahip oldukları muazzam ekonomik güç ve diğer şirketlerin teknolojiyi sadece işgücü maliyetlerini en aza indirgemek isteyen hissedarlarının ve iş dünyası elitlerinin çıkarları için satın aldıkları göz önüne alındığında, teknoloji şirketleri çoğunluğun bu konuda söz hakkı olmaksızın kendi vizyonlarını herkese dayatabiliyorlar. Hâkimiyet budur: Kendi vizyonlarını herkese dayatan küçük bir karar verici grubun dışında kalan herkes için cumhuriyetçi özgürlüğün ortadan kalkması.

Aslına bakılırsa, Gates’in distopik vizyonunun gerçeğe dönüşeceğini hiç sanmıyorum. Ancak Gates ve Andreessen’in, diğer birçok teknoloji meraklısı tarafından da paylaşılan küstahlığı, sahip oldukları muazzam güçle birleşince (en azından halk ayaklanana kadar) gelecekte herkesin maruz kalacağı devasa bir yıkımın habercisi. Küstahlık ve kibir de muazzam servetin ve bu servet nedeniyle başkaları üzerinde sahip olunan sorumsuz gücün ürünleridir.

Aşırı servete sınırlar getirilmesinin zamanı geldi de geçiyor.


Not 1: Vlad Bunea’nın The Sufficiency and Wellbeing Magazine sitesinde 24 Ocak 2026 tarihinde yayımlanan röportajı Murat Soysaraç tarafından çevrilmiştir. Erişim

Not 2: Öne çıkan görsel,  Mathieu SternUnsplash

Kategori(ler): Söyleşiler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir