İnsan davranışını şekillendirmek için psikolojik tekniklerin kullanımı gittikçe yaygınlaşıyor. Endişelenmeli miyiz?

Eğer Google’da ‘nöroliberal’ sözcüğünü aratırsanız, arama motoru bir yazım hatası yaptığınızı varsayacak ve faydalı olmak için onun yerine ‘neoliberal’ için bulduğu sonuçları gösterecektir. Bu algoritmik sinyal, aslında politika için önemli bir fikri tanıtmak bakımından kullanışlı bir başlangıç noktası.

Her şeyden önce, nöroliberalizm insan davranışı için nispeten gerçekçi bir açıklama sunar. Neoliberalizm rasyonel eylemin norm olduğunu varsayan yönetim sistemidir. Ama Büyük Durgunluk, İklim Krizi ve toplum sağlığı krizlerinin ardından bu varsayım gittikçe daha dayanaksız görünüyor.

İrrasyonellik ve nöroliberalizm

Davranışsal ve psikolojik bilimlerin kavrayışlarından faydalanan nöroliberalizm insan davranış tarzları hakkında çok daha az iyimser bir anlayış üstüne kurulmuştur. İnsani durumumuzu tanımlayan doğal irrasyonellikleri ve önyargıları tanır. Mesela, şu anki ihtiyaçlarımızı gelecektekilerin önünde tutmak, büyük sosyal ‘sürüyü’ körü körüne takip etmek ve bilgiyi sadece hâlihazırdaki inançlarımıza göre yargılamak.

Nöroliberalizmin kökleri 2008’e, Thaler ve Sunstein’ın etki yaratan Dürtme: Sağlık, Zenginlik ve Mutlulukla İlgili Kararları Uygulamak kitabının çıkışına kadar takip edilebilir. Fakat 1950’lerde başlayan, ekonomi ve psikoloji arasında karmaşık bir disiplinlerarası tartışmayı içeren çok daha uzun bir tarihi vardır. O zamanlar, tam da 1980’lerin başında neoliberalizm Reagan ve Thatcher sayesinde ünlenirken, nöroliberalizm, davranışsal iktisadın yeni disiplinlerarası alanı olarak, neoliberal sistemlerin insani sınırlarını anlamamızda bize yardımcı olacak teoriler geliştirmeye başladı.

Thaler ve Sunstein’in kitabı belki de, nöroliberalizmin başlangıç noktası yerine ‘olgunluğa ermesi’ olarak düşünülebilir. Dürtme’nin yaptığı şey, daha iyi karar almayı kolaylaştıracak ortamlar yaratmak için, insan davranışı hakkındaki psikolojik kavrayışın tasarım bilimleriyle nasıl birleştirilebileceğini anlamayı sağlayacak bir çerçeve sunmaktı.

Ehliyetlerimizi yenilerken organ bağışı yapmayı teşvik etmek olsun, sağlıklı beslenmeyi desteklemek için kantinleri yeniden tasarlamak olsun veya sık sık vergi hatırlatma mektuplarıyla gelen karşılaştırmalı istatistikler (‘çoğu insan vergisini öder öyleyse toplumdan dışlanan kişi olma’) olsun, birçok insanın nöroliberalizmin bir şekliyle karşılaşmış olması muhtemeldir.

Politikayla alakalı çözümler sunmanın yanında, nöroliberal kavrayış aynı zamanda politikanın başarısızlıklarını tanımlamak için de kullanılabilir. Örneğin, Covid 19 salgını bağlamında, nöroliberal fikirler Birleşik Krallık hükümetinin daha önce domuz gribine aşırı tepkisinin (ki İngiltere Ulusal Sağlık Sistemine 1,2 milyar sterline mal olmuştu) doğasını tanımlamak için kullanıldı. O tepki, ‘belirsizlikten kaçınma’ olarak bilinen yaygın bir davranışsal yanlılığın sonucuydu: Belirsiz bir durumla karşılaştıklarında insanlar aşırı tepki verme eğilimdedirler. Öte yandan şu anki Koronavirüs pandemisi gibi vakalarda tam tersi olabilir.

Nöroliberal politikalar

Nöroliberal politikalar, hem neoliberalizmin sorunlarının psikolojik teşhisi hem de çözüm önerisi olarak artık birçok ülkede görünürlük kazandı. Bunun yanında Dünya Bankası, OECD, Avrupa Komisyonu ve Dünya Ekonomik Forumu gibi uluslararası organizasyonlar tarafından artan şekilde tanıtılıyor. Nöroliberal politikalar, İngiltere’de David Cameron’ın ‘Davranışsal İçgörü Ekibi’, Birleşik Devletlerde Barack Obama’nın ‘Sosyal ve Davranışsal Bilimler Ekibi’ ve Almanya’da Angela Merkel’in ‘Davranışsal İçgörünün Siyasi Birimlere Uygulanması’ ile dikkate değer önem kazandı.

Kullanışlı psikoloji ve düşük uygulama maliyetinin birleşimiyle nöroliberalizm krizlerle boğuşan toplumlara tasarruf odaklı bütçelerine uyan bir takım politikalar öneriyor gibi görünebilir ama bu yaklaşımda gizli olan tehlikeler var mı?

Aydınlanma öncesi dünya görüşü mü?

Yakınlarda çıkan Neuroliberalism: Behavioural Government in the 21st Century (Nöroliberalizm: 21. Yüzyılda Davranışsal Devlet Yönetimi) başlıklı kitapta, ben ve ortak yazarlar nöroliberal devlet yönetimi sistemlerini eleştirel bir bakış açısıyla araştırıp çözümledik. Dile getirdiğimiz endişeler arasında nöroliberalizmin insan doğasına bakışının fazla belirsiz olduğu argümanı vardı. Nöroliberalizm, insan irrasyonelliğinin ve zayıflığının genelleştirilmiş biçimlerini varsayarak, neredeyse hükümetlerin günlük ve özel hayatlarımıza yönelik daha müdahaleci bir rol almasını zorunlu kılan aydınlanma öncesi bir dünya görüşünü destekliyor.

Diğer endişelerimiz arasında psikolojik kusurlarımız üzerinde çalışan ve bu kusurlarımız yoluyla işleyen bu yaklaşımın, insan özerkliğini baltalayan bir davranışsal manipülasyon biçimini bünyesinde barındırması var. Ancak, yelpazenin diğer tarafında eleştirmenler, bunun popüler psikolojinin kamu politikası sorunlarına yönelik ucuz ve eğlenceli bir uygulaması olduğunu iddia ediyorlar. Bu bağlamda, nöroliberalizm sıkça neoliberal öncüsüyle ilişkilendirilen minimal devlet sistemlerinin tekrarı olmakla eleştiriliyor. ‘Güçlü olan hayatta kalır’ ilkesinin psikolojik bir tür üst modeli.

Ahlaki olarak, kitabımız insan özerkliğinin aşınmasıyla ilgili endişelerin çoğunlukla abartıldığına karar veriyor, zira bilerek katı olmayan biçimde tasarlanan nöroliberal politikalara direnmek zor değil. Fakat nöroliberalizm insanların irrasyonel yanlarının üstesinden gelme kapasiteleri hakkında gereksiz yere kötümser bir bakış açısını kabul etme eğilimdedir. Aslına bakılırsa, davranışsal ve psikolojik bilimlerin edinimlerinin politika uzmanlarının veya sözde ‘psikokratların (psychocrats)’ ayrıcalığı olması yerine insan olmanın ne olduğunu öğrenmenin temel bir parçası haline gelmesi gerektiğini savunuyoruz.

İlgili İçerik:   Paylaşan Kentler Hareketinin 11 İlkesi

Anayasal açıdan nöroliberalizm

Nöroliberalizm anayasal açıdan, hükümet müdahalesinin meşru boyutuyla ilgili kafalarda soru işaretleri yaratıyor. Bu yaklaşımla özdeşleştirilen nazik ikna politikaları, hayatın kendimize zarar verdiğimiz ama şu ana kadar yasak bölge olan alanlarına (örneğin sağlıksız beslenme, sigara kullanımı ve aşırı içki içme gibi) müdahale olasılığını gündeme getiriyor. Liberal demokrasilerde hükümet müdahalesinin sınırları tarihi olarak eylemlerimizin başkalarına zarar verip vermediği üzerinden belirlenmiştir. Ama nöroliberalizmin cesur yeni dünyasında bu sınır değişime açık görünüyor, hem de asgari politik denetimle.

Karmaşık ve ağır sorunları çözer mi?

Şimdiye kadar, nöroliberal yönetim biçimleriyle ilgili endişelerin birçoğunun asılsız olduğunu kanıtlandı. Psikolojik etkilerin kötücül amaçlarla korkunç bir şekilde uygulanmasına dair çok az örnek vardır. İlgili politikaların, vergi ödemesi teşviki gibi basit, kısa vadeli ve bir kerelik davranışsal problemlerin çözümünde başarılı olduğu kanıtlanmıştır. Ancak daha karmaşık ve ağır kamu politikası zorluklarının çözümünde etkileri çok daha azdır.

Örneğin, The New Yorker dergisi, Obama’nın Sosyal ve Davranışsal Bilimler Ekibinin, Flint’in su kirliliği ve bakımsız altyapıdan kaynaklanan su krizi ile alakalı sorunları çözme teşebbüsleri hakkında son derece ilginç bir yazı yayımladı. Ekip, şişe suyunun daha fazla kullanımı ve su filtreleri taktırılmasına doğru davranışsal bir geçişi desteklemek için psikolojik teşvik ve taahhüt yöntemlerini kullandı. Fakat ırk ayrımından kaynaklanan gerilimler, korku, hükümet tavsiyesine güvensizlik ve yetersiz kamu finansmanı karşısında psikolojik kavrayış çözüme pek az katkıda bulunmuş gibi gözüküyor.

Nöroliberalizm hakkında akıllarda olan endişeler gelecekte daha belirgin bir hal alabilir. Son beş yılda, davranışsal bilimler büyük ölçekli veri analizleriyle birleştikçe, nöroliberalizm yeni gelişmelere tanık oldu. Akıllı ve çoğunlukla giyilebilir teknoloji, algoritmik makine öğrenmesi ve sosyal medya platformları çağı, insan davranışlarını gözlemlemek ve potansiyel olarak yeniden biçimlendirmek için benzeri görülmemiş fırsatlar sundu.

Akıllı telefonlar, saatler, arabalar ve hatta buzdolapları, hükümetlerin müdahale araçları olarak kullanabileceği nöroliberal sistemleri geliştirmekle ilgilenenlere yeni vektörler sağlıyor. Analog dünyadaki dürtmelerin aksine, dijital veya aşırı dürtmeler düşük maliyetle sürekli tekrarlanabilir. Bu dürtmelerin gerçek davranışlar üstündeki etkileri de daha kolayca gözlenip değerlendirilebilir.

Asıl endişelenmemiz gereken

Hem daha ölçeklenebilir, hem de kişisel psikolojik eğilimlerimize daha iyi uyarlanmış nöroliberal politika biçimlerinin ortaya çıkması kuvvetle muhtemel. Örneğin, eğer akıllı buzdolabınızın sağladığı geri bildirime bağlı olarak aldığınız kalori miktarını azaltmazsanız ve o da tanıdıklarınızın diyetlerinin ne kadar başarılı olduğunu söylerse ve hatta daha önceden elde edilen bilgilere dayanarak davranışsal manipülasyona daha yatkın olduğunuz saatlerde size yönelik mesajlar gönderirse ne olur?

Tabi ki, dijital nöroliberalizm kuramsal değil. Google çoktan davranış teşviklerinin insanları oy vermeleri için özendirip özendiremeyeceğini görmek için (özendirebiliyorlardı) 60 milyon rızasız katılımcıyı içeren ve tartışma yaratan denemeler yaptı. Bu tür gelişmeler, nöroliberalizmin erken biçimlerinin ahlaki ve anayasal sonuçları hakkında dile getirilen endişelerin çoğunun dijital bir dünyada tam potansiyellerine ulaşabileceği hissini veriyor.

Bizi kendimizden daha iyi bilen algoritmik geri bildirim sistemleri varken insan özerkliğinin hayatta kalması gerçekçi olarak nasıl beklenebilir? Dahası, ya nöroliberal hükümetler gittikçe Google, Facebook ve Uber gibi hesap vermeyen teknoloji devleri tarafından koordine edilirse ne olur? Hükümet müdahalesi üzerindeki “başkalarına zarar vermediği sürece” kısıtlaması o zaman ne kadar anlamlı olacak?

Neoliberalizm insana dair kaba ve yetersiz anlayış üstüne kuruldu. Nöroliberalizm insan güdüleri ve zaaflarına ilişkin çok daha gerçekçi ve hassas bir kavrayışı temel aldı. Ama dijital bir gelecekte bizi asıl endişelendirmesi gereken şey, bizi en iyi tanıyan algoritmik öğrenme ve psikolojik telkin sistemleridir. Belki de bunlardan sonra hükümetlerin beceriksiz neoliberal sistemleri gözümüze o kadar kötü görünmez.


Not: Mark Whitehead’ın 15 Mart 2020 tarihinde openDemocracy blogunda yayımlanan yazısından Murat  Soysaraç tarafından çevrilmiştir. Erişim

Kategori(ler): Görüş Yazıları

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir