Aşağıdaki yazıda “Bal Ülkesi” adlı bir filmden hareketle, büyümeme [i] toplumunun neye benzeyeceği, böyle bir toplumda nasıl yaşayacağımız konusunda akıl yürütülüyor. Büyümeme toplumu, parlak ve çekici olmaktan çok uzak ve tam da bu nedenle aldatıcı bir düşünce değil.  “Büyümeme, sürdürülebilir geleceğin daha alçak gönüllü – ve kanımca daha gerçekçi – bir vizyonunu sunuyor.” Olağanca yalınlık içinde zenginliğimizi yaratabilir miyiz sorusu eşliğinde yazıyı okuyup Bal Ülkesi’ni izlemeniz dileğiyle…


Makedonyalı bir arı yetiştiricisi – “balın yarısı onların, yarısı bizim” – bize “büyümemenin” nasıl olabileceğini gösteriyor

Bu fevkalade film, Bal Ülkesi, #degrowth (büyümeme) ilkelerini ve post-kapitalist ontolojiyi herhangi bir metnin yapmayı umabileceğinden çok daha iyi sergiliyor. Ve bu film, bu yıl Sundance festivalinde en çok ödül alan filmdi. https://t.co/JMr589moey

— Jason Hickel (@jasonhickel) 14 Eylül 2019

Geçen gün epey düşündürücü bir film önerisine rast geldik (bkz. solda).

Bal Ülkesi (fragman yukarıda– İngiliz sinemalarında şu anda gösterimde ve Apple TV’den indirilebilir). Film, yaşam tarzı gelişmeye takıntılı, açgözlü bir komşusu tarafından tehdit edilen Makedonya kırsalındaki bir arı yetiştiricisi ve bal üreticisinin hikâyesini anlatıyor.

İşte hikâye:

Balkanların içlerine kısılmış tenha bir dağ bölgesinde Hatice Muratova hasta annesiyle birlikte yolu, elektriği veya akan suyu olmayan bir evde yaşamaktadır.

Hatice, yabani arı yetiştiricilerinden oluşan köklü bir Makedonya sülalesinin son temsilcisidir; tam dört saatlik yürüyüş mesafesindeki en yakın şehirde satılmak üzere küçük partiler halinde ürettiği balla kıt kanaat geçinmektedir.

Hatice’nin huzurlu yaşamı gezgin bir ailenin kükreyen motorları, yedi delişmen çocukları ve büyükbaş sürüsüyle gelişiyle alt üst olur.

Hatice, değişim vaadine tüm iyimserliğiyle kucak açar, aileye iyi niyetini, konyağını ve tecrübe ile sabit arıcılık öğütlerini sunar.

Bununla birlikte, gezgin ailenin reisi Hüseyin’in bir fırsat sezip kendi balını satmakla ilgilenmeye başlaması uzun sürmez. Hüseyin’in evinde doyurulacak yedi genç boğaza karşılık hayvanlarını otlatacak hiçbir yeri yoktur ve Hatice’nin öğütlerini kazanç uğruna çabucak bir kenara atar.

Bu olanlar, doğal dengede bir boşluğa yol açar ki bu; doğa ve insan, uyum ve kargaşa, sömürü ve sürdürülebilirlik arasındaki temel gerilimi ortaya çıkaran bir çatışmayı ateşler.

Aile, Hatice’ye yalnızlıktan ve soyutlanmışlıktan uzaklaşması için muhtaç olduğu bir fırsat sunsa da, kendi hayatını idame ettirme yolu tehdit altındadır.

Kulağa harika ve dokunaklı geliyor, izlemeye değer.

Dürüst olacağız, “büyümeme” söylemiyle biraz anlaşmazlığa düşüyoruz. Eğer sıfır karbon izli bir dünya için söz veriyorsak, söylemin ekonomik bir model olarak “tüketim için üretim”in sert biçimde azaltılması fikriyle çok fazla uyuşmazlık söz konusu olmaz. Daha çok, insan doğasının hayali ve iyimser yanlarının çoğu ile sürtüşme yaşıyormuş gibi gelen, “büyüme”nin kendisine karşı olduğumuz benzetmesiyle anlaşmazlık yaşıyoruz.

Büyümeme nasıl hissettirebilir?

Jason’ın tweetinin ardından büyümeme durumunu açıklayan 2014 tarihli bir makaleyi işaret eden bir başkası geldi. Hatice’nin üretken arılarıyla neredeyse denk muhteşem dansının ışığında – “balın yarısı benim, yarısı onların” – bu kısım (büyümemenin nasıl hissettirebileceğinden bahsediyor) gerçekten ilgi çekici:

Büyümeme toplumunda, ekonomilerimizi olabildiğince, uygun görüldüğü, mümkün olduğu kadarıyla yerelleştirmeyi amaç ediniriz.  Bu bir yandan karbon yoğun küresel ticareti azaltmaya yardımcı olurken bir yandan da belirsiz ve çalkantılı bir geleceğin karşısında dayanıklılık getirir.

Doğrudan veya katılımcı demokrasi türleriyle ekonomilerimizi, herkesin temel ihtiyaçlarının karşılanmasını sağlayacak şekilde düzenlerdik ve sonrasında enerjimizi ekonomik büyümeye harcamazdık. Bu yaşamın, öncelikle yenilenebilir enerji sistemleriyle çalışan, görece düşük enerjili bir yolu olurdu.

Yenilenebilir enerji, üst sınıf tüketicilerden oluşan enerji yoğun, küresel bir toplumu ayakta tutamaz. Planlı olarak küçülmüş bir toplum “enerji alçalması”nın yani enerji krizimizi uygarlığımızı yenilemek için kullanma fırsatına dönüştürmemizin gerekliliğini benimser.

Sadelik içinde zenginlik

Evde daha fazla üretmek ve boş vakit karşılığında, kayıtlı ekonomideki çalışma saatlerini azaltmaya meyilliyi olurduk. Daha az gelir elde ederdik ama daha çok özgürlüğümüz olurdu. Böylece kendi sadeliğimiz içinde zengin olurduk.

Mümkün olduğunca kendi organik gıdamızı yetiştirir, kendi bahçelerimizi su tanklarıyla sular ve mahallelerimizi Kübalıların Havana’da yaptıkları gibi üretken peyzaja dönüştürürdük. Kent tarımına, yerel çiftçilerin pazarlarından gelen gıdayı eklerken arkadaşım Adam Grubb’ın pek hoş deyişiyle “banliyöleri yemeliyiz”.

Çok fazla yeni giysi almamıza gerek yok. Sahip olduğumuz kıyafetleri onaralım veya takas edelim, ikinci elini alalım veya kendimiz dikelim. Bir büyümeme toplumunda moda ve pazarlama endüstrileri çabucak yitip giderdi.

Hâlihazırdaki uçsuz bucaksız giysi ve malzeme stokunu yaratıcı şekilde tekrar kullanıp tekrar tasarladığımız yeni bir yeterlilik akımı gelişirdi ve yeni giysiler üretmenin daha az zararlı yollarını keşfederdik.

Radikal geri dönüşümcüler ve kendin yap uzmanları olurduk. Bu kısmen, keyfi olarak harcayabileceğimiz daha az gelir ile göreli kıtlık döneminde yaşamamızın sonucu olurdu.

Ama insanlar kendilerini tatmin edecek yaratıcı işler bulurlar ve eski vaatlerin kabuğu içine yeni bir dünya inşa etmenin getirdiği meydan okuma gayet anlamlı olacağa benziyor, zorlu zamanları beraberinde getirecek olsa da. Görünürdeki mal kıtlığı paylaşım ekonomisinin  ölçeğini genişleterek büyük ölçüde çözülebilir ki bu aynı zamanda topluluklarımızı zenginleştirir.

Belki bir gün kendi yaptığımız kerpiç evlerde bile yaşayabiliriz ama kaçınılmaz gerçek, önümüzdeki birkaç kritik on yılda çoğumuzun hazırda olan, kötü tasarlanmış kent altyapısıyla yaşayacağımız. Hepsini yıkıp baştan başlamamız pek olası değil.

Bunun yerine, permakültür tarımının öncüsü David Holmgren’in savunduğu gibi ‘banliyöleri güçlendirmeliyiz’. Bu, evlerimizin enerji verimliliğini, üretkenliğini ve muhtemelen nüfus yoğunluğunu arttırmak için elimizden gelen her şeyi yapmayı içeriyor.

Bu yanına yaklaşılmayacak kadar pahalı, milyon dolarlık “yeşil evlerle” dolu parlak tasarım dergilerinde gördüğümüz çevreci gelecek değil.

Büyümeme, sürdürülebilir geleceğin daha alçak gönüllü – ve kanımca daha gerçekçi – bir vizyonunu sunuyor.

Büyümeme size göre mi?

Doğal sınırlar çerçevesinde dengelenmiş bir hayat ve doymak bilmeyen bir iştahla maddi hırsa dayalı bir yaşam arasındaki mesafeyi ölçmek için Bal Ülkesi’ni görmeye gideceğiz.

Ama bize bu aşırı uçların arasında ortaya çıkan tasarım anlatılarından daha fazlası gerekli muhtemelen. (2040 belgeseli – daha önce burada gösterime girdi ve halen tamamı erişime açık– planlı ekonomik küçülme geleceğini “önceden canlandırma” girişiminde bulunuyor).

[i] Türkçede “degrowth” kavramının karşılığı olarak büyümeme ve planlı ekonomik küçülme kullanılmaktadır.


Not 1: The Alternative UK blogunda 14 Ekim 2019 tarihinde yayımlanan yazı Barış Soysaraç tarafından çevrilmiştir. Erişim

Not 2: Öne çıkan görsel; Han Sai Por – Tropical Leaf

Kategori(ler): Görüş Yazıları

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.