Mayıs ayının ilk haftasında kutlanan Vakıf Haftası’nda, EGET Vakfı kurucuları Özlem Uzman ve Safai Özer ile 27 Nisan’daki buluşmamızda gerçekleştirdiğimiz söyleşiyi yayımlıyoruz. Lavanta, trüf, zeytinyağı ve bal üretimi konusunda girişimleri olan vakıf, doğadan elde ettikleri ürünlerle çok sayıda gence eğitim bursu vermeyi amaçlıyor. Henüz yeni bir vakıf olmalarına ve sayıca çok öğrenciye destek sağlayamamış olmalarına karşın gerek Özlem Hanım’ın gerekse Safai Bey’in sorunları ele alışları ve bize tanıttıkları çözümlerden etkilenmemek olası değil. Eğitim, geriatri, ekolojik tarım ve turizm konuları etrafındaki konuşmamızda bizler çok şey öğrendik ve umutlarımızı yeniledik. Bu nedenle konuşmayı kısaltmak istemedik. Okumaya başladığınız yazı söyleşinin burslar ve eğitim üzerine olan ilk kısmını kapsıyor. Ekolojik tarım, tarım turizmi ve geriatri ise bir sonraki yazıya kalıyor.

“Biz ‘Bu ülkede hiçbir şey olmaz!’ diyenlere kulağımızı tıkadık. Umut olmaya çalışıyoruz.”

Özlem Uzman, Safai Özer

Neden bir dernek değil de vakıf? Vakfı yeğlemenizin nedenlerini sorsak, başlangıç için uygun olur mu?

S.Ö: Dernekler vardı. Ama dernekler dandik kuruluşlar zaten.

Ö.U: Onu yazamazlar.

S.Ö: Yazmayacaksanız konuşmayalım. Dandik yahu dandik.

Ö.U: Dandik demeyelim. Mesela vakıflar daha kapsamlı çalışıyor diyelim.

S.Ö: Kusura bakmayın dernekler dandik kuruluşlar. O an için yönetimdeki kişilerin… Yani rotası olmayan kuruluşlar dernekler. Yani dört dörtlük ilkeleri olmayan, yönetim kurullarının yapılarına göre habire zikzaklar çizen kuruluşlar. Bir de kurumlaşabilme olasılığı zayıf olan kuruluşlar. Çünkü maddi güçleri alabildiğine sınırlı. Maddi gücün sınırlı olması kurumların, kuruluşların elini ayağını zaten bağlıyor.

Biz dernekçilik de yaptık. ANFAD’ın Antalya Fotoğraf ve Sinema Amatörleri Derneği’nin kurucusuyuz. 3 yıl Yönetim Kuruluşu Başkanlığı yaptık. İnsanlar bir yerlere üye olmuş olmak için gidip derneklere üye oluyorlar. O sorumluluğu, derneğin diyelim ki bir ilkesi olsa bile, o ilkeyi benimseyen insan sayısı bir elin parmağını geçmiyor derneklerde. Dernekler bunlar işte. Derneklerle bir yere varabilmek olanaklı değil idi. Çünkü ilkeleri yok. Kurucuları olan kişilerin koyduğu ilkelerin süreğenliğini sağlayabilme olasılığı dernek yönetim kurulunun değişmesiyle hemen ortadan kalkageliyordu. Vakıflar öyle değil. Vakıflar mahkeme kararıyla vakıf yönetmeliği onaylanan, Vakıflar Genel Müdürlüğünün denetimi altında olan aynı zamanda Maliye Bakanlığının denetiminde olan ciddi sivil toplum örgütleri. Yani olayın içinde bir ciddiyet var. O ciddiyetin olmasını yeğlediğimiz için dernek değil de vakıf kurma gereğini duyduk.

“Yaşamlarımızı vakfa adadık.”

Hacı Latifler Evi – Vakıf Genel Merkezi

Ö.U: EGET isminin çok uzun yıllar yaşamasını istiyoruz. Mütevelli heyetini oluştururken çok dikkat ettik. En büyük sorun şuydu. Vakıflar bağış alamaz duruma geliyor ya da belki aynı içtenlikle çalışmıyor diğer mütevelli üyeleri ve vakıf yok olup gidiyor. Gerçi vakfın kapanması da biraz önce Safai Bey söyledi mahkeme kararıyla oluyor ama bütün emekler boşa gidiyor. Kurucular öldükten sonra vakıf diye bir şey kalmıyor. Pek çok örneklerin de tanığıyız.

Biz bunu nasıl engelleriz, nasıl uzun yıllar yaşamasını sağlarız dedik. Zaten ondan sonra vakfın aynı zamanda bir şirket mantığıyla çalışması fikri ortaya çıktı. Yani vakıf eğer kendi döner sermayesini oluşturursa kendi parası olursa sözün özü. Herkese el açıp “bana bağış yap, bağış yap” demezse bir şirket mantığıyla uzun yıllar yaşamayı hedefler ve kuruluşunu ona göre yaparsa o zaman biz bunu yıllarca yaşatırız. Binlerce hatta yüz binlerce öğrenciye burs verebiliriz dedik. Bu diğer vakıflardan belki de farkımız. Ne oluyor diğer vakıflarda? Şirket paralar kazanıyor. Kurucuların ismini vererek ya da ailenin ismini vererek mal varlığının bir kısmı o vakfa aktarılıyor, o bir şekilde gidiyor. Biraz da şan olsun, ün olsun, ismim olsun deniliyor.

Bizde isimlerin hiç önemi yok; bunu defalarca vurgularız her yerde. Gerek Safai Beyin gerek benim bütün mal varlıklarımız çocuklarımıza da hiçbir şey bırakmamacasına bu vakfındır. Bütün zamanımız da öyle. Neredeyse 24 saatimizde EGET’le yatıyoruz EGET’le kalkıyoruz. Buradan gece 10’dan aşağı çıktığımız çok nadirdir. Bir tek Pazar günümüz var. Onda da şunu mu yapsak bunu mu yapsak diye konuşuyoruz. Yani biz yaşamlarımızı da vakfa vakfettik. Bu pek Türkçe olmadı ama. Safai Bey Türkçe kelimeler konusunda çok hassas.

S.Ö: Hassas değil duyarlıyız.

Ö.U: Duyarlı pardon, hemen Türkçeye çeviriyorum.

S.Ö: Gerçekten de çoğunlukta olan Türkçenin özdeşleşmesi yandaşları politik manevralar ve politik değişimler sonucunda azınlığa indi. Oysa Türkçeyi Türkçe konuşmak da elzem. Yaşamlarımızı vakfa adadık.

Ö.U: Dolayısıyla diğer vakıflardan farkımız biraz da bu. Mütevelli heyetimizi de belirlerken de ben hep şunu diyorum. Yüreği bizim gibi çarpan, aynı yöne bakan, aynı bakış açısına sahip üyeler olsun dedik. Genelde hiçbir vakıfta yoktur. Kelli felli insanlardan oluşur. İki öğrencimiz var biri Necla (Dal) Hanım biri Çiğdem (Kuş) Hanım. Bize gerçekten ayrı bir kan, can, gençlik aşılıyorlar, ivme kazandırıyorlar. Hiçbir vakıfta yoktur öğrenci üye. Yani bilmiyorum belki nadir vardır. Bizde iki öğrenci üye var. Önce 20 kişilik bir mütevelli heyetimiz vardı. Sonra bir üyemiz ayrıldı 19 kişiyiz. Bir danışma kurulumuz var.

Vakfın kurucuları belirttiğiniz amaç çevresinde nasıl bir araya geldi?

Ö.U: Biz Safai Beyle 9 yıl önce tanıştık. O ayrı bir hikâye, detaylarına girmeyeyim ama Safai Beyin yaşama bakışı… Ben İstanbul’da yaşıyordum 26 yıl boyunca. Geçmişim kapitalist bakış açım, tamamen farklıydı. Sonra birden bire belli bir mal birikimi oldu ve bunu nasıl değerlendiririz diye konuşurken her ikimiz de vakıf kuralım dedik. Safai Bey bana dedi ki… O gerçekten çok ilginçtir. Ben o zaman İstanbul’dayım o da 20 yıl yaşadığı köyde. Sen bir düşün, yani eğitim vakfı kuracağımız kesin de nasıl bir yapısı olacak bu eğitim vakfının. Ben iki gün üzerinde düşündüm ve şu anda EGET’in temellerini oluşturan ve bakış açısını oluşturan şeyleri söyledim. O da dedi ki “zaten bunlar benim düşüncelerimdi.”. Yani tek bir ekleme yapmadık birbirimizin düşüncelerine. Farklı yerlerde aynı şeyleri düşündük.

“İlk amacımız eğitim bursu vermek.”

Vakfınızın kısa adında ilk harf eğitimi temsil ediyor. Eğitime verdiğiniz önceliği buradan anlıyoruz ve üniversite eğitimi sırasında maddi yetersizlik yaşayan lisans öğrencilerine burs verdiğinizi biliyoruz. Burs verme sisteminizi anlatmanızı istesek? 

Ö.U: Ben öğrencilerle yıllar sonra mülakatlarda… Farklı bir sistem oturttuk, oturtmaya çalıştık. Kısıtlı sayıda burs verebiliyoruz. Elimizdeki projelerimiz gerçekleşince inşallah binli sayılara ulaşacağız. Ama şu anda kısıtlı bütçelerle burs veriyoruz. O nedenle doğru öğrenciye burs verebilmek çok önemli bizim için.

Bu yıl 11.400 öğrenci başvurdu. Başta ben sevindim, yani iki yıllık bir vakıfız, bu kadar çok öğrenci başvurdu diye. Ama sonra ülkenin içinde bulunduğu durumu düşününce ne kadar vahim olduğunu gördüm. Ve hakikaten o 1 ay süresince uykularım falan kaçtı. Yani yetemiyorsunuz, yetişemiyorsunuz. Hangi birine yetişeceksiniz. Önce öğrencilerden online başvuruyu kabul ediyoruz, bilgisayar programını ona göre ayarladık. Çeşitli kriterlerimiz var. O kriterler çerçevesinde bir puanlama yapıyor ve biz en üstten başlayarak öğrencileri mülakata çağırıyoruz. Mülakat %98 Skype üzerinden oluyor tüm Türkiye’ye burs verdiğimiz için. O zaman görüyorsunuz; yani biz öğrencilerimizi seçerken de değerlendirirken de bu insani duyguları içlerinde yeşermeye uygun adayları belirlemeye çalışıyoruz. Mesela bursların devamı için üç gün bir sosyal sorumluluk projesinde çalışmış olma şartı var. Belki pek çok yerde yoktur.

S.Ö: Çalışmış değil ama çalışacak.

Ö.U: Pardon. Çalışmayı taahhüt ediyor. 3 gün herhangi bir kuruluş da olabilir. EGET Vakfı olmak zorunda değil. Ama bir yer bulamaz ve “ben nerede yapacağım bu sosyal sorumluluk projesini” derlerse o zaman buyurun EGET Vakfında size bir görev verelim diyoruz. Bu da o bilinci oluşturmak amaçlı.

Kullandığınız program hangi ölçütleri dikkate alıyor?

Ö.U: Pek çok ölçüt var. Bunlardan birisi; Türkiye’de belli başlı üniversiteler var belirlemiş olduğumuz. Orada öğrenim görüyor olması artı 1 puan sağlıyor. Ama daha da önemlisi yüksek puan aldığı kriterler; liseye ve üniversiteye giden kardeş sayısı. Bu kardeş sayısı arttıkça tabii ki ailenin destekleme olasılığı da azalıyor. O nedenle öğrencilere artı 1 puan veriyoruz. Annesi babası yoksa, ebeveynlerden biri ölmüşse ya da ayrılarsa eşler ona göre ayrı puanlar veriyoruz. Bunun gibi çeşitli kriterlerimiz var. Ülkemizde uluslararası bir yarışmada temsil etmişse (zaten her şeyi belgelemesi gerekiyor) onun için ayrı puan veriyoruz. Yaklaşık 20 farklı kriterimiz var.

Bunları oluştururken de Mütevelli Heyetimizle oturduk konuştuk. Sağ olsun Çiğdem Hanım ve Necla Hanım, onlar da öğrenci oldukları için bütün bu tür burs veren kurumları araştırdılar. Onların içinden bize en uygun olanları belirlemek için çalıştılar. Ondan sonra o kriterler belirlendi. Bunlar bir yazılıma dönüştürüldü. O yazılım çerçevesinde sorularımız var 40’a yakın. Hepsi online. Hiçbir şekilde bizim müdahalemiz yok. Her yıl farklı tarihlerde açıyoruz burslarımızı. O süre içinde çeşitli alanlarda yayınlıyoruz. Üniversitelere posterler gönderiyoruz. O çerçevede başvuruyorlar. Başvuru süresi sonunda da zaten aynı gün puanları görüyoruz sistemimizde hangi öğrenci ne puan almış.

Ha bunların arasında bizi yoran şu var: Biz lisans öğrencilerine burs veriyoruz sadece. Ne yazık ki ön lisans öğrencilerinden de çok fazla başvuru var. Yazdığımız halde “acaba olur mu ki?” diyenler çok fazla var. Eğer ara sınıftalarsa 2,5 not ortalamasını minimum tutuyoruz. Onun altında kabul etmiyoruz. “Ama işte şöyle beni de kabul eder misiniz?” diyenler var. Bu öğrencileri biraz elle elememiz gerekiyor. Çünkü oraya başvuruyor ama baktığınız zaman forma, görüyorsunuz. Bir de şu an da üniversiteler çok farklı sistemde. Artık ön lisans gibi görünüp lisans olan programlar var. Ya da isim aynı, hem lisans hem ön lisans olan var. Onlar bizi “aman bir hata yapmayalım kimsenin hakkını yemeyelim “ diye baya bir yoruyor. Kız öğrencilere pozitif ayrımcılık yapıyoruz. Hatta son iki senedir Safai Beyle de konuştuk, biraz fazla pozitif ayrımcılık yapmışız.

S.Ö: Notlarını düşürdük.

Ö.U: Evet düşürdük. Hatta bu sene baktım ben sırf kız öğrenci olmuş. Bir 10 tane daha aşağıya çektim ki erkek öğrenci çağıralım. Sıradan 10 öğrenci daha ekledik. Çünkü çok fazla kıza pozitif ayrımcılık yapmışız. Dolayısıyla bu tür şeylerimiz kriterlerimiz var.

Hep şunu diyoruz. Tanrı değiliz ama içimiz gerçekten çok rahat. Çünkü doğru öğrencileri seçiyoruz. Skype üzerindeki görüşmelerde evet asıl puanları var ama o insani pırıltılar ya da eğitime dair düşünceleri onlar çok önemli. Biz onları orada alıyoruz. Görüşmeleri de Özlem Hocayı tanıyorsunuzdur Kamu Yönetiminde (Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Özlem Şahin Güngör’den söz ediyor.) onunla birlikte yapıyoruz ve o görüşmelerde ikimiz de aynı görüşlerle çıkıyoruz. Birimiz hayır olmasın demiyoruz. Çok net olarak ortaya çıkıyor çünkü öğrencilerin durumları.

Şimdi de Necla Hanım ve Çiğdem Hanım bir Facebook grubu kurdu ayrıca burs alan öğrenciler için. Whatsapp üzerinden veya e-postayla haberleşiyoruz ama orada da bir arkadaşça ortam oluşsun birbirlerini daha çok tanısınlar istiyoruz. Şimdi de onu oluşturduk.

İlgili İçerik:   Zeytindalı Kadın Kooperatifi Var!

S.Ö: Bu çocuklar evlerinin olup olmadığını Emlak Müdürlüğünden kanıtlamak zorundalar. Arabalarının araçlarının, ailesinin aracının olup olmadığını Emniyet Müdürlüğü Trafik Şube Müdürlüğünden kanıtlamak zorundalar. Çünkü ne yazık ki her şey kirlenince bu paydan öğrenciler de kendine düşen bölümü ediniyorlar ve kimileri burs avcılığına başlıyor. Yani burs avcılarına yer yok bizim vakfın bursiyerleri arasında. Bunların hepsinin kanıtını getirmek zorunda öğrenci bize burs için başvurduğunda. Evin yok mu getir kardeşim belgeni, arazin yok mu getir belgeni, aracın yok mu getir belgeni. Baban asgari ücretli mi getir belgeni.

Ö.U: Kira kontratlarını bile istiyoruz.

S.Ö: Hepsini belgelendirmek zorunda. Tamam, yük ama öğrenci arkadaşlar uyardılar. Bakın burs avcıları var dediler. Burs komisyonunda olan akademisyenler uyardı. Ciddi burs avcıları var dedi. Üç yerden beş yerden burs alanlar var dedi. Ne yapalım biz de önlem almak zorunda kaldık.

Ö.U: Öbürünün hakkını yiyorsunuz çünkü. Bir başvuruda 16 kardeş gördüm. Sekreter arkadaşa dedim ki “burada bir yanlışlık var 16 kardeşi yoktur.”. Bir arayalım da ona göre değerlendirelim. Çünkü kardeşlere göre de puan alıyor ya başkasının yine hakkını yemiş olacak. Çocuğu aradı. 26 kardeşlermiş. Hatta burs veriyoruz o öğrenciye şimdi.

Şimdi biz bu öğrencilere eğitim derken bir Whatsapp grubumuz var hızlı iletişim sağlamak için. Bursları yatırıyoruz. Şimdi kimisi, yatmazsa eğer ki, her zaman tarihli yatırıyoruz ama banka üzerinden yatırdığımız için hafta sonuna denk geliyor, bir şey oluyor. “Bursum ne zaman yatacak?” diyor. Ama yattığı zaman teşekkür edenlerin sayısı kısıtlı. Teşekkür etmeyi bile özendiriyoruz. Biri teşekkür edince öbürü de teşekkür ediyor. Her şekilde bir ucundan tutup eğitmeye çalışıyoruz. Hemen öğrensin diye, teşekkür etmeyi. Çünkü kimse kimseye bir şey yapmaya mecbur değil. Bunun bir nimet olduğunu farkına varsın.

“Hiçbir zaman ne Muğla ile ne de Türkiye ile sınırlı kalacak bir vakıf olmak istemiyoruz.”

EGET’in diğer harfleri, geriatri, ekolojik tarım ve turizm değil mi? 

Ö.U: Evet. İsim Safai Beyin buluşudur ama zaten çok da güzel özetliyordu yapacaklarımızı. Yani önce neler yapacağımızı belirledik isim de oraya cuk oturdu. Bir de İngilizcesi ve Almancası da aynı harflerle başlıyor. O da çok önemliydi bizim için.

 İngilizce ve Almanca isim neden önemliydi?

Ö.U: Çünkü biz sadece Türkiye’de faaliyet gösteren bir vakıf olarak kalmak istemedik. Yani mutlaka bizim yurtdışında bir şekilde uzantımız olmalı. Daha farklı yerlere de uzanmalıyız. Farklı işbirlikleri içine girmeliyiz. Yani EGET Almancada farklı şekilde okunuyor olsaydı bu karışıklıklara neden olacaktı.

Hem Mütevelli Heyetimiz hem Danışma Kurulumuz sadece Muğla’dan oluşmuyor. Zaten özellikle Muğla’da kurulalım diye bir hedefimiz de yoktu. Arazi aradık 7 ay boyunca. Safai bey tarıma yakın olduğu için, hayvancılığı bildiği için o şey demişti, “150 dönüm bir arazi bize yeter”. Biz 156 dönüm bulduk. Yani 6 dönüm fazlaydı sadece. Dolayısıyla burada bulunca arazileri, vakıf merkezimiz de Muğla olsun dedik. Ama hiçbir zaman ne Muğla ile ne de Türkiye ile sınırlı kalacak bir vakıf olmak istemiyoruz. Ne kadar çok kişiye ulaşabilirsek, ne kadar çok kişiye hizmet edebilirsek o kadar ufkumuzu geniş tutmaya çalışıyoruz. Şu anda eğitim kısmında, ekolojik tarım kısmında faaliyetlerimiz var. Geriatri ve turizmle ilgili projelerimiz için Elkin ve Böbecen’deki arazilerimizden imar izni bekliyoruz. Ondan sonra da inşallah önemli projeler.

Ana amacımız, ilk amacımız eğitim bursu vermek. Yani bu ülkenin en büyük eksiği eğitim ve bu ülke bir noktadan bir noktaya gelecekse sadece eğitimle gelebileceğini, öncelikle eğitimle gelebileceğini düşünüyoruz. O yüzden eğitim bursu veriyoruz. Diğer kalemler eğitim bursu vermemizi sağlamak için oluşturuldu. Tabii ki ekolojik tarım da. Türkiye toprakları da elden gidiyor, dünya toprakları da elden gidiyor. Ekolojik tarım da olmazsa olmazı bu işin içinde. Ama biz EGET Vakfı İktisadi İşletmesine para kazandırırken, tek amaç para kazandırmak değil. Tek amaç, doğru işleri yaparak para kazanmak. Yani biraz sonra söz ederim. Bir solucan gübresi bayiliği aldık. Bize deselerdi ki “EGET Vakfı şu kadar para kazanacak kimyasal gübre satın.” Asla satmazdık. Yaptığımız işlerin de doğaya saygılı olması lazım, insana saygılı olması lazım ve amaçlarımız içerisinde yer alması lazım.

“Eğitime kaynak yaratmak için çabalarken de eğitim yaratıyoruz.”

S.Ö: Eğitime kaynak yaratmak için çabalarken de eğitim yaratıyoruz. Bakın Devlet Üretme Çiftlikleri vardı. Bunlar kapandı. Bunlar peşkeş çekildi. Bunlar kapanın elinde kaldı ve adam gibi tarım yapmak isteyenler için modern işletmeler kurma zorunluluğu kendiliğinden çıktı ortaya. Siz öyle işletmeler kuracaksınız ki oralarda çiftçiler eğitilebilecekler yani. Neyle eğitilebilecek? Bizim insanımız gözle eğitilebilir ancak. Saatlerce bir şeyler anlatın, hayır kardeşim, gözüyle görecek eliyle dokunacak o zaman inanacak. Tarımda mademki Devlet Üretme Çiftlikleri de kapatılmış durumda, bu insanların örnek alabilecekleri işler ve işletmeler görmeleri gerekiyor. Tabii ki bu tarım işletmelerimiz bir yandan da çiftçilerin eğitilmesi ve donatılması için de kullanılacak. Kooperatifleşmelerine ön ayak olmak üzere kurulan işletmeler olacak.

Geçen birileri anlatıyordu. Armutçuğa gitmiş de… “90 yaşında bir adam bastonuyla şurayı görüyor musun dedi diyor, bu adamlar mantar yetiştireceklermiş onları takip edip duruyorum dedi diyor. Bu adamlar orada mantar yetiştirsinler, onlar ne yapıyorsa onu yapacağım dedi diyor”. Köyden minik minik çocuklar var. Arada bir bize yardıma geliyorlar. Bizi gördüler mi pıtır pıtır geliyorlar ilkokul öğrencileri falan komşulardan. Onlar eğitiliyor.

Ö.U: İşte bilinçlendirme dediğimiz.

S.Ö: İşte bu da eğitim yani tam da uygulayarak.

Ama eğitim dediğinizde genellikle bir kurum üzerinden eğitim almak akla gelmiyor mu?

S.Ö: Olur mu öyle şey. Köy Enstitülerini göz ardı edemeyiz ki onlar gerçek eğitim kurumları işte.

Gençler geçmişteki bu deneyimi ne kadar biliyorlar sizce?

Ö.U: Bilmiyorlardır, bilmiyorlardır.

S.Ö: Köy enstitüsü uygulamasını, deneyimini yaşadı Türkiye.

“Ekolojik tarımdan, organik tarımdan çok fazla para kazanmak mümkün.”

Vakfın Bahçesinde Permakültür Uygulamaları

Ö.U: Ekolojik tarımdan, organik tarımdan çok fazla para kazanmak mümkün. Biz yurt dışındaki fuarları hem organik fuarları hem organik gıda fuarlarıyla yakından takip ediyoruz. Her sene en az iki fuara yurt dışına gidiyoruz. Orada inanılmaz gelişmiş bir sektör var ve çok da iyi para kazanıyorlar çok yüksek fiyatlarla satış yapıyorlar. Bunları da inşallah göstereceğiz. “Ya bak, biz bunları yaptık bunlardan bu kadar para kazanılabiliyor” diyeceğiz. Çünkü daha önce ben çok fazla köylülerle iletişimde olmadım ama bilmedikleri bir şey. Ve söylüyorsun yani bunu bilim kanıtlıyor diyorsun analiz raporlarıyla gidiyorsun. “Sen benim dedemden iyi mi bileceksin!” diyorlar. Çok soğuk bakıyorlar.

S.Ö: Ula’daki şenlikte yaşlı bir adamcağız, akpak saçlı sakallı bir adamcağız, solucan gübresine kuşkuyla bakıyordu, eline alıyor, bırakıyor. Eski Ula Tarım Müdürü “yahu bu çok güvenilesi bir gübre kullan bunu işte.” diyor. Alıyor bırakıyor. Bak dedik, sen bunu al götür zeytinlerine at, para istemiyoruz senden. Para istemiyoruz yahu. Al götür. Sıvı solucan gübresi. Zeytinlerine sık kardeşim sıkabildiğin kadar, yarısına sık, kalanları kalsın. Arada fark görürsen parasını getirirsin, al kartımız da bu. Hadi git dedik adama. Adam rahat edemedi. Gitti 15-20 dakika sonra bir yerlerden para bulmuş. İlle getirdi verdi parayı. Tamam dedi kullanacağım, sonucu ne olduğunu gelip söyleyeceğim bu da sözüm olsun. Böyle bir deneyim yaşadık. Şimdi kimi öncü çiftçilerle bu solucan gübresi üretimi yapan firma ile birlikte yeni bir projeye başlıyoruz. Eğitim diyoruz ya hani ekolojik tarım diyoruz ya. Elimizi taşın altına koyuyoruz. Bu insanlara gübreleri yarı fiyatına vereceğiz. Satış fiyatının yarı fiyatına öncü çiftçilere gübreleri vereceğiz.

Aradaki farkı kim karşılayacak?

S.Ö: Aradaki farkı, eğer sen yararını görürsen aradaki farkı gel sen öde bize diyeceğiz.

Ödemeyenler?

S.Ö: Ödemeyenlerin canı sağ olsun.

Ö.U: Biz karşılayacağız.

S.Ö: Biz karşılayacağız. Bu kadar güveniyoruz ürüne. Bu kadar güveniyoruz ülkenin halkına çünkü yani.

“Çözümle çözüm arayanı tarım konusunda buluşturmak gerekiyor.”

S.Ö: Çözümler var. Çözümle çözüm arayanı tarım konusunda buluşturmak gerekiyor. Çözümle çözüm arayan arasında aracı olmak gerekiyor. Bu da bizim gibi sivil toplum örgütlerine düşüyor. Yoksa para pul sevdalısı insanların böyle bir derdi yok. Onlar al-satçı. Ne kadar satarsam satayım sevdasıyla. İnsanlar böyle bir köktenci çözüm arayışı içinde değiller.  Sözgelimi bu ekolojik tarımın olmazsa olmazı olan solucan gübresini topluma yaygınlaşabilmesi için bir eğitim seferberliğine başlamak üzereyiz önümüzdeki dönem. Tuttuk dört kümeye ayırdık. A: Çocuklar ve gençler, B: Teknisyenler, C: Akademisyenler, D: Üreticiler. İşte bu dört ayrı kümeye farklı farklı eğitimler sağlayacağız.

Yediğimiz her 100 besinden, meyve sebze diye yediğimiz her 100 besinden 52’si pestisit artığı, zehir artığı. Yani tarım ilacı diye satılan şeylerin üstünde niye kuru kafa var ya? Kuru kafanın ilaçta ne işi var? Zehir çünkü. Bunu üreten insan da zehirleniyor o ilacı kullanırken tarlasında. Diğer insan da zehirleniyor evinde. Böyle bir kepaze kısır döngü içindeyiz. O zehirleri üreten adamlar öte yandan da kanser ilacı üreten aynı firmalar. Bayer, Monsanto’yu satın aldı. Orada zehir üretiyor hem de GDOlu ürün üretiyor. GDOlu ürünün yanı sıra kullanılmasını zorunlu kıldığı yabani ot zehirlerini üretiyor. Hem de kanser ilacı üretiyor. İki yerden vuruyor. Önce kanser ediyor sonra sözde iyileştiriyor. İyileştirdiği de yok gerçi de. Kanser olup da iyileşen var mı?

Korkunç bir şey. Yani bunun, bu zincirin de kırılması gerekiyor. Bu da eğitim konusu. Solucan gübresi için bayilik (Daha yasal olarak bayi değiliz. İl Tarım Müdürlüğünün taleplerini tam olarak karşılamadık gerçi de.) konusu gündeme gelir gelmez hemen bir çocuk kitabı yapıverdik. Solucanlara ilişkin. Çünkü hedef kitlemiz oradan başlamalı. Önümüzdeki dönem Menteşe İlçesinden başlamak üzere okullara birer tane solucan akvaryumu koyacağız bayiliğini yapacağımız şirketle birlikte. Çocuklar evlerinden besin artıklarını, meyve sebze artıklarını getirip o akvaryuma kağıtlarla birlikte koyacaklar, solucanların orada gübre üretmesini sağlayacaklar. O üretilen gübre ile kendi bahçelerini, kendi saksılarını gübreleyebilecekler. Böylece organik tarıma, çağcıl tarıma daha o yaşlarda adım atmaya başlamış olacaklar. Öyle bir projemiz var önümüzdeki dönem için ilköğretim okullarında.

Ö.U: Çocuk kitabına bir sponsor bulmak üzereyiz. 5000 adet kadar bastıracağız. Çünkü oldukça maliyetli bir şey bu.

 

Not: Söyleşinin ses kaydı çözümlemesini yapan Güneş Kurtuluş’a teşekkür ediyorum.

Kategori(ler): Söyleşiler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir