Stres altında çalışma insanları üretkenliğe teşvik edebilse de sürekli ve sonu belirsiz stres insanlar üzerinde kalıcı olumsuz etkiler yaratabilir. Üretkenliği artırma amacıyla amansızca bireyleri stres altında tutan sistemler, eleştirel bir gözle incelenmeyi hak ediyor – tıpkı herkesin güvenilir bir ekonomiyi hak ettiği gibi.
Ya iktisadın en büyük körlüklerinden biri, süreğen güvensizliğin insan davranışını nasıl değiştirdiğini anlamaya yönelik ciddi bir çerçeveye sahip olmaması ise?
İktisat genellikle büyüme, enflasyon, istihdam ve ticaretle ilgilenen teknik bir disiplin olarak sunulurken, travma ise genellikle psikoloji, sağlık hizmetleri veya sosyal hizmet alanlarında ele alınır; sanki bu iki alan tamamen farklı dünyalara aitmiş gibi. Oysa bu iki alan arasındaki ayrım, modern iktisadi düşüncenin belirleyici zayıflıklarından biri olabilir.
Dünyanın büyük bir bölümünde insanlar daimî bir baskı altında yaşıyor. Barınma güvencesi yok ya da barınma erişilemez durumda, borç hayatın kalıcı bir parçası haline gelmiş, istikrarlı bir iş bulmak giderek zorlaşıyor, tükenmişlik yaygınlaşıyor, kurumlara duyulan güven zayıflıyor ve pek çok insan artan maliyetler, ekolojik anksiyete ve uzun vadeli istikrarın daha da ulaşılmaz hale gelmesi karşısında kapana sıkışmış hissediyor.
Bu durumlar genellikle ayrı sorunlar olarak ele alınıyor: konut politikası bir kategoride, ruh sağlığı başka bir kategoride, ekolojik çöküş ise başka bir yerde. Ekonomik güvensizlik ise modern ekonomilerin talihsiz ama yönetilebilir bir yan etkisi olarak değerlendiriliyor. Peki, ya bunlar birbirinden bağımsız sorunlar değilse? Ya ekonomik sistemlerimizin çoğu artık süreğen güvensizlik etrafında şekilleniyorsa?
Travma odaklı düşünme, basit bir fikirden yola çıkar: İnsanlar yaşadıkları ortama uyum sağlarlar; istikrarsızlık geçici bir aksaklık olmaktan çıkıp kalıcı bir durum haline geldiğinde uzun vadeli düşünme zayıflar, güven sarsılır ve stres ile hayatta kalma mücadelesinin şekillendirdiği davranışlar giderek normalleşir.
Barınma güvencesi olmayan, istikrarsız bir işte çalışan, borç yükü artan ya da sürekli mali baskı altında yaşayan bir kişi genellikle kendini güvende ve emniyette hisseden birinden farklı kararlar alır. Bunun nedeni, bu kişilerin değerlerinin ya da karakterlerinin temelden farklı olması değil, istikrarsızlığın insanların zaman, risk, güven ve hayatta kalma ile olan ilişkilerini değiştirmesidir.
Fakat iktisat bu dinamikleri net bir şekilde teşhis etmekte pek başarılı değildir. Süreğen güvensizlikle bağlantılı pek çok davranış, insanların içinde yaşadıkları sistemlere verilen tepkiler olarak değil, kişisel başarısızlıklar ya da kültürel çöküş olarak değerlendirilir. Tükenmişlik, bir bireysel dayanıklılık sorunu haline gelir; kısa vadeli karar verme, sorumsuzluk olarak görülür; güvensizlik, sert ve rekabetçi bir ekonomik sisteme karşı normal bir tepki olarak kabul edilir ve bitkinlik normalleştirilir.
İktisat dilinde insanlar sıklıkla tüketicilere, çalışanlara ya da üretkenlik birimlerine indirgenir. Buna karşılık, insanların uzun süreler boyunca psikolojik, sosyal ve siyasi açıdan işlevsel kalabilmelerini sağlayan koşullara çok daha az önem verilir.
Travma teorisi perspektifinden bakılırsa, bu sorun tamamen değişmiyor mu? İnsanların neden giderek daha kaygılı, daha güvensiz, daha bitkin hale geldiğini ya da değişken siyasi davranışlar sergilediklerini sormak yerine, hangi tür sistemlerin bu sonuçları tekrar tekrar ürettiğini ve istikrarsızlığın artık bu sistemlerin işleyişinin bir parçası haline gelip gelmediğini sorgulamaya başlayabiliriz. Ayrıca, sağlıklı ekonomik sistemlerin, nüfusun büyük bir kısmını süreğen güvensizlik koşullarında tutmaya bağımlı olup olmayacağını da sormaya başlayabiliriz.
Bu sorular önemlidir çünkü birçok modern ekonomi, süreğen stres ve güvensizlik yaratan istikrarsızlık biçimlerine giderek daha bağımlı hale gelmekte. Prekarya çalışma “esneklik” yaratır, konut kıtlığı emlak fiyatlarını yükseltir, borç tüketimi ayakta tutar, sürekli rekabet etkinlik olarak kabul edilir, aşırı çalışma başarma tutkusunun bir göstergesi haline gelir ve ekonomik çıktı artmaya devam ettiği sürece ekolojik tahribata göz yumulur.
Bu sistemler toplumsal temelleri zayıflamaya başladığında bile başarılı görünebilir; zira GSYH toplumu güçlendiren faaliyetlerle stres, istikrarsızlık veya krizden kaynaklanan faaliyetler arasında fark gözetmez.
Bu durum, stresin talep yarattığı, krizin yeni sektörler doğurduğu ve halkın kötüleşen koşullara kolektif olarak çözüm bulmaktansa, bu koşullara günden güne uyum sağladığı tehlikeli bir döngü yaratmakta.
Genellikle rekabetin ve güvensizliğin inovasyonu ve uyum yeteneğini tetiklediği öne sürülür. Ancak süregelen istikrarsızlık belirli bir noktadan sonra, uzun vadeli düşünmeyi zorlaştırır, güveni zayıflatır, toplulukları parçalar ve toplumları yaratıcı davranışlardan ziyade tepkisel davranışlara iter.
Sistem odaklı bir yaklaşım öncelikle hangi tür ekonomik ve kurumsal düzenlemelerin, insanların ve toplulukların zamanla istikrar bulmalarını, güvende kalmalarını ve toplumsal yaşama anlamlı bir şekilde katılabilmelerini sağladığını sormakla başlar. Bu bakış açısına göre, yeterlilik öncelikle aşırı tüketimi azaltmakla ilgili değildir. Yeterlilik insanların artık tehdit ve istikrarsızlığa sürekli uyum sağlamak zorunda kalmayacakları maddi koşulları yaratmakla ilgilidir.
Bu, iktisadı terapiye çevirmek anlamına gelmez. Bu, insanların yaşadıkları koşullar tarafından şekillendirildiğini ve ekonomik sistemlerin davranışları, güveni, bilişsel süreçleri ve sosyal ilişkileri derinden etkilediğini kabul etmek anlamına gelir.
Bu çerçeve, süreğen prekaryalığın yalnızca sonuçlarını idare etmek yerine, onu azaltmaya çok daha fazla önem verir; güvenli barınma, ekolojik istikrar, güçlü kamu kurumları, toplumsal katılım ve temel hizmetlere erişimi ikincil meseleler olarak değil, sağlıklı bir toplumun temel koşulları olarak ele alır.
Bu yaklaşım ile şekillendirilen bir konut sistemi, güvenliği ve istikrarı piyasa etkinliğinin yan etkileri olarak değil, asli sonuçları olarak görür. Politikalar işlem hacminde veya varlık değerlerinde artış yaratıp yaratmadıklarıyla değil, kısmen basitçe, konutları daha güvenli ve sağlam hale getirip getirmediklerine göre değerlendirilir. Uzun vadeli kira güvenceleri, maliyete dayalı konut modelleri ve topluluk arazi vakıfları gibi yaklaşımlar ise sadece sonuçlarını idare etmek yerine kalıcı güvensizliği azalttıkları için önem kazanır.
Daha geniş bir bakış açısıyla, politikalar yalnızca üretim veya istihdam artışına göre değil, aynı zamanda süreğen güvensizliği azaltıp azaltmadıklarına veya şiddetlendirip şiddetlendirmediklerine göre de değerlendirilir. İşgücü piyasası politikaları, prekaryalığı azaltıp azaltmadıklarına veya derinleştirip derinleştirmediklerine göre değerlendirilir ve ekonomik başarı, piyasa faaliyetlerinin salt hacminden ziyade uzun vadeli toplumsal dayanıklılıkla daha yakından ilişkilendirilir.
En önemlisi, bu yaklaşım hayatta kalmaya yönelik adaptasyon ile gelişimin birbirine karıştırılmasına son verir.
Modern toplumlar olağanüstü üretim ve teknoloji kapasitelerine sahip. Ancak pek çok insan hayatı gitgide daha yorucu, daha istikrarsız ve psikolojik açıdan dayanılmaz buluyor. Bu durum, sistemlerin kendisi hakkında önemli bir gerçeği ortaya çıkarabileceği için önemsiz görülmemeli.
En büyük hata, uyum sağlamanın sağlığın kanıtı olduğunu varsaymaktır. İnsanlar süreğen güvensizliğe alışabilir, topluluklar kötüleşen koşullara uyum sağlamayı öğrenebilir, kurumlar azalan güvene rağmen işlevlerini sürdürebilir ve ekonomiler ekolojik tahribatın ortasında faaliyetlerine devam edebilir. Oysa uyum sağlamak ile gelişmek aynı şey değildir.
Bir toplumun işleyişini sürdürebilme yetisi, otomatik olarak o toplumun geliştiğinin kanıtı olarak kabul edilmemelidir. Bazen bir sistemin işlediğinin kanıtı, uzun vadeli refahı mümkün kılan koşullara giderek daha fazla baskı uyguladığının da kanıtıdır.
Not 1: Damian Penston’un 6 Haziran 2026 tarihinde The Sufficiency and Wellbeing Magazine’de yayımlanan yazısından Aylin Çiğdem Köne tarafından çevrilmiştir. Erişim
Not 2: Öne çıkan görsel, Maximilian Müller — Unsplash





