Yaşamlarımızın sınırlılığıyla başa çıkmanın yolu gerçekten daha verimli olmak mı? Bu hafta seçtiğimiz yazı, anlamlı bir yaşamın sırrının daha fazla şey yapmakta değil, zamanımızı neye ayıracağımızı seçebilmekte yattığını dünya literatüründen örneklerle tartışıyor. Günlük koşturmacamıza ve bitmek bilmeyen iş listelerimize farklı bir perspektiften bakmak isteyenler için.


On yıl önce, Mindfulness (farkındalık) öğretmenimle çalışmaya başladığımızda kiramı ödemekte zorlandığım ve ödünç aldığım yıldız tozundan [*] bir anlam çıkarmaya çalıştığım yıllardı. Beni yönlendirdiği meditasyon, hem hayatın varoluşsal dengesi hem de anlık deneyimler açısından yaşam kalitemi düşündüğümden çok daha fazla değiştirdi.

Sorulan şuydu: Bulunduğunuz zihinsel ve bedensel durumunuzla, sadece bir yıl ömrünüz kaldığını hayal etmeniz istense, bu zamanı nasıl değerlendirirdiniz? Ardından, yalnızca bir gününüz kaldığını düşünün; bu zamanı nasıl değerlendirirdiniz? Son olarak, sadece bir saatiniz kaldığını hayal edin; bu zamanı nasıl değerlendirirdiniz?

Bu iç içe geçmiş sınırlılıkları ölçeği küçülterek incelediğinizde, soru öncelikler için güçlü bir süzgece dönüşür; zira bunun temelinde yatan asıl mesele şudur: Yapılabilir nitelikteki sayısız şey arasından o kısıtlı zaman dilimini (ister bir yılın 8.760 saati olsun isterse tek bir saat), ona azami canlılık bahşeden; hayatta kalmaya yönelik o temel biyolojik mücadeleyi, çok daha aşkın ve kutsal bir anlamla dolduran ışıltılı yaşam enerjisiyle donatabilmek adına, neleri yapmamayı tercih edersiniz?

Bu alıştırma, modern hayatı telaşla doldururken mutluluğu boşaltan otomasyonun ve sorgulanmamış seçimlerin boş atomlarını anında netleştiriyor ve bu netliğin gücüyle dehşete düşürüyor. Ortaya çıkan şey, anlamlı bir hayat kurmanın, sonu gelmeyen devasa blokları köle emeği ile üst üste yığarak görkemli üst yapılar olan piramitleri inşa etmeye benzemediği, daha çok Rodin’in Düşünen Adam heykelini yontmaya benzediği, yani mermer bloktan parçaları kesip atarak özün ve güzelliğin ortaya çıkmasını sağlamaya benzediği hissidir. Ortaya çıkan bir diğer şey de modern üretkenlik kültürünün zamanımızın büyük piramit planı olduğu hissidir.

Oliver Burkeman, Four Thousand Weeks: Time Management for Mortals (“Dört Bin Hafta: Ölümlüler için Zaman Yönetimi”) adlı kitabında bu fikirleri ele alıyor. Hem duygusal hem de düşündürücü bu inceleme, gerçekliğin getirdiği kısıtlamalara karşı verilen acı savaşta bir silah cephanesi değil, tam tersine bir sığınak sunuyor. Kitabın başlığı, ortalama bir modern insanın (görünüşte uzun olan) seksen yıllık ömrünü oluşturan (şaşırtıcı derecede az sayıdaki) hafta sayısından geliyor.

Burkeman, Amerika kökenli “life-hack” (hayat hilesi) terimine [**] ve bu terimin “hayatınızı bir tür kusurlu mekanizma olarak düşünmenin en doğrusu olduğu; onun optimum performansın altında çalışmasını önlemek için değişiklik yapılması gerektiği” şeklindeki talihsiz imasına İngilizce bir espriyle gönderme yaptıktan sonra, içinde bulunduğumuz durumu şöyle özetliyor:

Zamanın zembereğinin kırıldığı hissini taşıyan bu tuhaf tarihsel an, aslında zamanla olan ilişkimizi yeniden gözden geçirmek için ideal bir fırsat sunabilir. Bizden önce gelen düşünürler de bu zorluklarla yüzleşmişlerdi ve onların bilgeliği günümüze uygulandığında, bazı gerçekler daha net bir şekilde ortaya çıkıyor. Verimlilik bir tuzaktır. Daha verimli olmak sizi sadece daha telaşlı hale getirir ve işlerinizi halletmeye çalışmak, işlerin daha hızlı bir şekilde yeniden birikmesine neden olur. İnsanlık tarihinde hiç kimse, her ne anlama geliyorsa, “iş-yaşam dengesi”ni başaramamıştır ve “başarılı insanların sabah 7’den önce yaptığı altı şey”i taklit ederek de kesinlikle bu noktaya ulaşamazsınız. Sonunda her şeyi kontrol altına aldığınız gün asla gelmeyecek. E-posta selinin dizginlendiği; yapılacaklar listelerinizin artık uzamadığı; işte ve ev yaşamınızda tüm yükümlülüklerinizi yerine getirdiğiniz; bir son teslim tarihini kaçırdığınız ya da bir işi elinize yüzünüze bulaştırdığınız için kimsenin size kızmadığı ve nihayetinde, tamamen optimize edilmiş hâlinizin dönüp hayatın aslında neyle ilgili olması gerektiğine yönelebileceği gün asla gelmeyecek.

Sonuç olarak, daha yüksek üretkenliğin bedelinin her zaman daha düşük yaratıcılık olduğu şeklindeki temel ödünleşmeyi gözden kaçırıyoruz. Burkeman’ın gözlemlediği üzere, bütün bunlar, gerçekliğin temel parametrelerinden inatla kaçınışımızdan kaynaklanan bir zaman kaygısının ürünüdür. Emily Dickinson’ın “yeterli olan öylesine engin bir tatlılıktır ki… asla gerçekleşmez, yalnızca acınası sahteleri vardır” diye yakınmasından bir buçuk yüzyıl sonra Burkeman şöyle yazar:

Ancak gerçekliği inkâr etmek hiçbir zaman işe yaramaz. Bu, size anlık bir rahatlama sağlayabilir; çünkü gelecekte bir noktada nihayet her şeyi tamamen kontrol altında hissedebileceğinizi düşünmenize imkân tanır. Ancak bu, yeterince çaba gösterdiğiniz hissini ya da kendinizin yeterli olduğunuzu hissetmenizi asla sağlayamaz; çünkü “yeterli” kavramını, hiçbir insanın ulaşamayacağı sınırsız bir kontrol olarak tanımlar. Bunun yerine, bu bitmek bilmeyen mücadele  kaygıyı artırır ve hayattan tatmini azaltır.

Bu verimlilik arayışı, yaşamın tüm zenginliğini tüketir; bizi tam anlamıyla insan yapan varoluş alanını bir hamster çarkına indirger. Burkeman buna “sınırlılık paradoksu” adını verir ve şunu yazar:

Zamanınızı, tam bir kontrol hissine ulaşmak ve insan olmanın kaçınılmaz sınırlamalarından özgürleşmek amacıyla yönetmeye çalıştıkça hayat bir o kadar stresli, boş ve sinir bozucu hale gelir. Oysa sınırlılığımızın gerçekleriyle yüzleşip onlara karşı koymak yerine onları kabul ederseniz hayat o kadar üretken, anlamlı ve neşeli olur.

Fizikçi Brian Greene’in, ölümlülüğümüzün hayatımıza nasıl anlam verdiğine dair şiirsel düşüncesine gönderme yaparak şunu ekliyor:

Kaygı hissinin hiçbir zaman tamamen ortadan kalktığını düşünmüyorum; görünüşe göre kendi sınırlılıklarımızı kabullenme kapasitemizde bile sınırlıyız. Ancak, işlerin gerçekte nasıl olduğunu, olduğu gibi kabul etmek kadar etkili başka bir zaman yönetimi tekniği bilmiyorum.

Gerçekliğin sınırlarıyla yüzleşmenin özünde, seçimler yapmak zorunda olmamız yatıyor. Bu zorunluluk, bizi “FOMO” (bir şeyleri kaçırma korkusu) ile felç edebilecek bir durum. Yine de, Adam Phillips’in bu korkuya karşı sunduğu zarif çarede belirttiği gibi, “yaşadığımız hayatlar, yaşayamadığımız hayatlar için uzun süren bir yas ya da bitmek bilmeyen bir öfke nöbetine dönüşebilir. Ancak, ister zorla ister kendi seçimimiz olsun, maruz kaldığımız kısıtlamalar bizi biz yapan şeylerdir.”

Seçmek zorunda olmanın melankolik yükünü yönetmek için farklı başa çıkma stratejilerimiz var. Günlük rutinlere, değişmeyen öğünlere, birbirinin yerine geçebilen kıyafetlere, tekrar eden çalma listelerine ve diğer yaşam döngülerine olan bağımlılığımın; her gün yeniden seçim yapmak zorunda kalmanın getirdiği kaygıyı ve zaman kaybını hafifletmek amacıyla belirli seçimleri otomatikleştirmeyi amaçlayan bir başa çıkma mekanizması olduğunun farkındayım. Bazıları ise soruna farklı bir yaklaşımla çözüm arıyor; seçeneklerini “açık” tutmak adına yaşamda ve aşkta somut seçimler ve bağlılıklar kurmaktan kaçınıyorlar ki bu da yaşamın kendisi olan o büyük kapanıştan eşit derecede yanılsamalı bir kaçış yolu.

Ama her ne şekilde başa çıkarsak çıkalım, seçim yapmak zorunda olmanın o ürkütücü gerçeğiyle yüzleşmek zorundayız çünkü yaşamak için  ve ayrıca yaşamış olmaya değer hayatlara sahip olmak için de seçim yapmalıyız. Hayattaki her kaygı gibi, dikkat dağıtıcı ve kılık değiştirmiş katmanları yeterince soyduğumuzda elbette mesele bütünüyle ölümlülüğümüzle yüzleşmekle ilgilidir.

“Karar vermek” kelimesinin etimolojisine bakıldığında; bu kelime, “cinayet” ve “intihar” kelimeleriyle aynı kökü paylaşan Latince “kesmek” anlamına gelen decidere kelimesinden türemiştir. Burkeman, kesip atmanın gerekliliğini ele alır:

Bu nedenle, her türlü sınırlı yaşam (hayal edebileceğiniz en güzel yaşam bile) olasılıklara durmaksızın veda etmekten ibarettir… Sonluluk hayatımızı belirlediği için… gerçekten özgün bir hayat sürmek (tam anlamıyla insan olmak) bu gerçeği kabullenmek demektir.

[…]

Ancak sonluluğumuzla yüzleşerek yaşamla gerçekten özgün bir ilişkiye adım atabiliriz.

Kendi sınırlılığımızla yüzleşmek, elbette, gerçekliğin çeşitli alanlarıyla yüzleşmeye karşı sürdürdüğümüz direnişin en çetin hududunu oluşturur. Ölümlülüğümüz gerçeği karşısında sezgisel olarak hissettiğimiz öfke (türümüzün tarihinde bu öfkeye karşı en yaygın reçete, ölümsüzlük ideolojileri vadeden, şekerle kaplanmış yanılsama hapları olmuştur) evrenin temel düzenleyici ilkesine karşı boşa sallanan bir yumruktur. Oysa biz bu evrenin hem bir parçası hem de bir ürünüyüz. Sadece çok az sayıda kişi, gerçekliği kendi şartlarıyla kabul ederek ölümlülüğe uyum sağlayabilir ve bu yeniden yönelimde sadece rahatlama değil, coşkulu bir sevinç de bulabilir.

Richard Dawkins’in ölümün hayatın nasıl bir lütuf olduğuna delalet ettiğine dair o olağanüstü, sezgilere aykırı argümanını ortaya koymasından bir nesil sonra, Burkeman, “zaman asla yetmez” şeklindeki sezgisel bakış açımızı değiştirip elimizdeki zamana farklı bir açıdan bakabilmemiz için bir dayanak noktası sunuyor:

Günlük hayattan bakıldığında, hayatın sonlu olması korkunç bir aşağılama gibi gelir… Oradaydınız, sonsuza kadar yaşamayı planlıyordunuz… ama şimdi ölüm geliyor, hak ettiğiniz hayatı sizden çalmak için.

Yine de, düşününce, bu tutumda çok haklı bir yan var. Neden sonsuz zamanın varsayılan olduğunu ve ölümün ise kabul edilemez bir ihlal olduğunu varsayalım? Ya da başka bir deyişle, neden dört bin haftayı, sonsuzluğa kıyasla çok küçük olduğu için çok az bir sayı olarak görelim de, hiç doğmamış olsaydınız sahip olacağınız haftalardan çok daha fazla olduğu için çok büyük bir sayı olarak görmeyelim? Elbette, her şeyin var olmasının ne kadar olağanüstü olduğunu fark edemeyen biri, kendi varlığını o denli doğal bir şey olarak kabul eder; sanki bu, kendisine verilmiş ve asla elinden alınmayacak bir hakmış gibi. Belki de sınırsız bir zaman kaynağından mahrum bırakılmadınız; belki de size herhangi bir zamanın verilmiş olması, neredeyse anlaşılmaz derecede mucizevi bir şeydir.

Zamanın sınırlılığı konusundaki endişemiz, temelde dikkatin sınırlarının bir sonucudur. Dikkat; zamanla örülmüş, uyaranları süzüp ayıran o büyük süzgeç. Beynimiz, çevremizde olup bitenlerin büyük çoğunluğunu gözden kaçırmak üzere evrimleşmiştir.Bu da, kısıtlı olan bilinçli dikkat rezervimizi en değerli kaynağımız haline getirir. Simone Weil’in güzel ifadesiyle “cömertliğin en nadir ve en saf biçimi”. Yine de Burkeman, dikkati bir kaynak olarak ele almanın, hayatlarımızda gerçekliği şekillendiren merkezi rolünü küçümsemek olduğunu savunur. Dikkati, deneyimin imparatoriçesi olarak gören ilk koruyucu aziz William James ile aynı görüşte olan Burkeman şöyle yazar:

Bireyler olarak güvendiğimiz diğer kaynakların çoğu (yiyecek, para ve elektrik gibi) hayatı kolaylaştıran şeylerdir ve bazı durumlarda, en azından bir süreliğine, onlarsız yaşamak mümkündür. Öte yandan dikkat, hayatın ta kendisidir: Hayatta olma deneyiminiz, dikkatinizi verdiğiniz her şeyin toplamından başka bir şey değildir. Hayatınızın sonunda geriye baktığınızda, yaşamınız boyunca dikkatinizi çeken şeylerin bütünü, aslında yaşamış olduğunuz hayatın kendisi olacaktır.

Annie Dillard, “günlerimizi nasıl geçirdiğimiz, elbette hayatımızı nasıl geçirdiğimizdir” şeklindeki akıldan çıkmayan gözlemiyle bu duyguyu en iyi şekilde ifade etmiştir; bu şiirsel düşünce, telaşlı bir günde bir suçlamaya dönüşür. Dikkatimizi dikkat dağınıklığına bu kadar açık hale getiren şey, büyük resimde önemli olan şeylere odaklanmanın zorluğudur. Bu zorluk, anlık ve görünüşte acil ama nihayetinde önemsiz olan şeylere odaklanmanın kolaylığıyla geçici olarak hafifler. (Aramızda kim, ölüm döşeğindeyken, hayatı boyunca yanıtladığı e-posta sayısından dolayı ruhsal bir mutluluk duyar ki?) “İnsanlar kolay olana ve kolay olanın en kolay tarafına çekilir,” diye uyarmıştı Rilke, sosyal medyanın dikkat dağınıklığına kolayca kaçış akışından, üretkenlik uygulamalarından, hayat hilelerinden ve her şeyin anında olmasının yaygınlaşmasından bir asır önce. “Ancak kendimizi zora mecbur kılmamız gerektiği açıktır.”

Burkeman şöyle yazıyor:

Dikkatimizin her dağılışında, sınırlılığımızla, yani zamanımızın kısıtlı olması gibi insani bir durumla ve özellikle de dikkat dağınıklığı söz konusu olduğunda, o zaman üzerinde sahip olduğumuz sınırlı kontrolle, yüzleşmenin acısından kaçmaya çalışıyoruz. Bu da olayların nasıl sonuçlanacağı konusunda kendimizi güvende hissetmemizi imkansız kılıyor… Dikkat dağınıklığının gücünü kırmanın en etkili yolu, işlerin farklı olmasını beklemekten vazgeçmektir. Bu tatsızlığın, sonlu insanlar olarak, hayatımızın nasıl şekilleneceği üzerindeki sınırlı kontrolümüzle yüzleşmemizi gerektiren zorlu ve değerli görevlere kendimizi adadığımızda hissettiğimiz şey olduğunu kabul etmektir.

Ve işte böylece insanlık durumumuzun özüne, her cevaplanmamış e-posta, her tamamlanmamış proje ve her henüz başlamamış hayalle ilgili endişemizin ardındaki gerçekliğe ulaşıyoruz: Yeteneklerimiz sınırlı, zamanımız kısıtlı ve onun nasıl akıp gideceği ya da ne zaman tükeneceği üzerinde hiçbir kontrolümüz yok. Doğmuş olmanın şanslı gerçeğinin ötesinde, hayat, sahip olduğumuz tek diğer şanslı kesinlik ile sınırlanan büyük bir belirsizlik sarmalından ibarettir. Bu sarmalın bu kadar çok endişeyle kaplı olması ve bizim buna takıntılı planlama, kompulsif üretkenlik ve diğer acıklı kontrol illüzyonlarıyla yanıt vermemiz hiç de şaşırtıcı değildir.

Önceki kitabında belirsizliğin mutluluğun kaynağı olduğu yönünde, yine sezgilere aykırı ve derinlemesine bir argüman sunan Burkeman şöyle yazıyor:

Endişe, özünde, zihnin gelecekle ilgili bir güvenlik hissi yaratmaya çalışıp başarısız olması, ardından tekrar tekrar denemesi şeklinde tekrarlanan bir deneyimdir; sanki endişelenme çabası bir şekilde felaketi önlemeye yardımcı olacakmış gibi. Başka bir deyişle, endişenin ardındaki itici güç, her şeyin yoluna gireceğini önceden bilmek için içsel bir taleptir: Partnerinizin sizi terk etmeyeceği, emekli olmak için yeterli paranızın olacağı, bir pandeminin sevdiğiniz kimsenin canını almayacağı, favori adayınızın bir sonraki seçimi kazanacağı, cuma öğleden sonra sonuna kadar yapılacaklar listenizi tamamlayabileceğiniz gibi. Ancak geleceği kontrol etme mücadelesi, zaman konusunda doğuştan gelen sınırlarımızı kabul etmeyi reddetmemizin en bariz örneğidir çünkü bu, endişelenen kişinin açıkça kazanamayacağı bir mücadeledir.

[…]

Ve işte bu yüzden güvensizlik ve kırılganlık varsayılan durumdur. Çünkü kaçınılmaz olarak var olduğunuz her anda, sabah planlarınızı altüst eden acil bir e-postadan dünyanızı temellerinden sarsan bir kayba kadar her şey olabilir. Aslında böyle bir güvenlik erişilemez iken, zamanla ilgili güvenliği sağlamaya odaklanarak geçirilen bir hayat, her zaman geçici bir hisle sonuçlanabilir; sanki doğmuş olmanın anlamı hâlâ gelecekte, ufkun hemen ötesinde yatıyormuş ve hayatınızın tüm zenginliği, Arnold Bennett’in ifadesiyle, “düzgün bir işleyişe” kavuştuğunuz anda başlayabilirmiş gibi.

Bunun en temel tezahürü ve zamanla olan tedirgin ilişkimizin kaynağı şudur: Sıradan günlerimizin akışında, seçimlerimizi içgüdüsel olarak “önem” merceğinden değil, “kaygıdan kaçınma” merceğinden yapıyoruz. Bu durum, hayatı tadını çıkarmak yerine yönetilmesi gereken bir şeye, sorulması gereken bir soru yerine çözülmesi gereken bir soruna dönüştürüyor; oysa her birimiz, hayatımızın kendine özgü, anlamla dolu melodisiyle bu soruya cevap vermeliyiz.

Carl Jung’un yaşamaya dair keskin tavsiyelerinden yola çıkan Burkeman, kitabın örtük biçimde aşikâr ve kaçınılmaz olan uyarısını şiirsel bir dille açıkça dile getiriyor:

Belki de şunu açıkça söylemek gerekir: Bütün bunlar, evlilik ya da ebeveynlik gibi uzun vadeli uğraşlara, kurumlar inşa etmeye, siyasi sistemleri dönüştürmeye ve elbette iklim krizine karşı mücadele etmeye yönelik bir itiraz değildir. Tam tersine, bunlar hayatta en çok önem taşıyan şeyler arasındadır. Ancak şu da bir gerçektir ki, bu şeyler ancak içinde bulunduğumuz anda anlam kazanabilir; yapılan çalışmanın her bir anında, dünyanın başarı ya da sonuç olarak tanımladığı noktaya henüz ulaşılmış olsun ya da olmasın. Çünkü sahip olduğumuz tek şey şimdidir.

[…] 

Zamanın gerçekliğiyle bu şekilde yüzleşebilirseniz (sınırlı bir insan olmanın koşullarını bütünüyle kabul edebilirseniz) aslında sizin için mümkün olan en yüksek üretkenlik, başarı, katkı ve tatmin düzeyine ulaşabilirsiniz. Ve zamanla, geriye dönüp baktığınızda şekillendiğini göreceğiniz hayat, haftalarınızı iyi değerlendirmiş olmanın tek gerçek ölçütünü karşılayan bir hayat olacaktır. Bu ölçüt, kaç kişiye yardım ettiğiniz ya da ne kadar iş başardığınız değildir. Asıl mesele, yaşadığınız dönemin koşulları, sınırlı zamanınız ve sahip olduğunuz yetenekler içinde, buraya gelme nedeniniz neyse (ister görkemli bir görev, ister tuhaf ama size özgü küçük bir uğraş olsun) onu gerçekten yapmaya koyulmuş olmanızdır. Ve bunu yaparken, hepimizin hayatına biraz daha ışık katmış olmanızdır.

Son derece tatmin edici ve aydınlatıcı olan “Four Thousand Weeks” kitabının geri kalanında, bol miktarda güncel araştırmadan ve Emily Dickinson’ın “Sonsuzluk” olarak adlandırdığı akıntıya çoktan karışmış düşünürlerin zamansız bilgeliğinden yararlanarak, Burkeman, verimlilik tuzağından ve onun kontrol hayallerinden kendimizi kurtarmak için bir dizi ilke geliştiriyor. Böylece geçiciliğimiz biraz daha katlanılabilir, yaşam diyarındaki sınırlı zamanımız ise biraz daha az geçici, çok daha anlamlı ve sonsuz derecede daha canlı hale gelebilir.

Bunu, Stoacıların “an’da yaşamak” anahtarı üzerine Seneca’nın; meşguliyetin büyüsünü bozmak üzerine Hermann Hesse’nin; zaman, benlik, geçicilik ve aşkınlık üzerine sanatçı Etel Adnan’ın ve fizikçi Alan Lightman’ın zaman ve hayatın temel kaygısına karşı panzehir üzerine şiirsel keşifleriyle tamamlayın: Ardından Burkeman’ın mutlaka alıntı yaptığı Borges’in zamana dair zamansız çürütmesini ve Burkeman’ın artık aramızda olmayan diğer ilham kaynaklarından biri olan Mary Oliver’ın iyi yaşanmış bir hayatın ölçüsü üzerine yazdıklarını tekrar gözden geçirin.

[*] “Ödünç alınmış yıldız tozu”, insanın ölümlülüğünü ifade eden şiirsel bir metafordur. Bu metafor, hayatı evrenden (eski patlamış yıldızlardan elde edilen) atomik maddenin geçici bir ödünç alımı olarak tanımlar. Ölümle birlikte bu maddeyi evrene geri vererek kozmosun döngüsüne yeniden katılırız.

[**] Hayat hilesi, hayatın her alanında üretkenliği ve verimliliği artıran herhangi bir numara, kısayol, beceri veya yenilik yöntemidir. Bir nevi hayattaki açıklardan faydalanıp, gündelik hayattaki sorunların üstesinden gelmeye ve hayattan maksimum kazanım sağlamaya yarayan yöntemlerdir.


Not 1: Maria Popova’nın The Marginalian sitesinde 20 Aralık 2021 tarihinde yayımlanan “Escaping the Trap of Efficiency: The Counterintuitive Antidote to the Time-Anxiety That Haunts and Hampers Our Search for Meaning” başlıklı yazı Şebnem Bengi tarafından çevrilmiştir. Erişim

Not 2: Öne çıkan görsel, orijinal yazıdan.

Paylaş:
Kategori(ler): Görüş Yazıları

Bir yorum

Verimlilik Tuzağından Kurtulmak

  1. Hem mutluluğun kaynağının belirsizlik olduğunu söyleyip hem de “sahip olduğumuz tek şey şimdidir.” demek bana bir çelişki gibi göründü. Gelecek umudun büyüğü yer olduğu kadar, belirsizliğiyle de var. Her ne kadar kaygıya yer açsa da, belirsizlikte ufak tefek de olsa bir açıklık, aydınlık, “Yine de olur mu olur be!” görebildikçe mutluyuz.

    Ayrıca verimlilik takıntısı ile, verimlilik duyarlığının aynı şey olmadığı kanısındayım. Takıntı, insanı kısıtlar, gözünü kör eder; duyarlık, uyanık tutar, sınırlarını fark edip yazıda da üzerinde durulan dikkat yoğunlaşmasını destekler fikrindeyim.

    Ölüm niye vardır? Hep düşünürüm bunu. Ölüm, daha olumluya, olumlu olabilme belirsizliğine yer açmak içindir gibime gelir. Evrim hakikatiyle ölümün bağlantılı olduğunu kabullenmeliyizdir. Bence bu da hayat döngüsünün verimlilik aranışından başka bir şey değildir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir