Bu yazı bir dizi görüşmenin derlemesi olarak ortaya çıktı. 24 Nisan ve 26 Mayıs 2026 tarihlerinde Aydın Turunç ile iki yüz yüze görüşme yaptım. 21 Ağustos’ta Aydın Beyin eşi Solmaz Turunç ile görüştüm. Ayrıca, Devrim Bayar’ın Aydın Turunç ile yaptığı 22 Mayıs 2021 tarihli altı görüşmenin video kayıtlarından yararlandım ki bu kayıtların tamamına Akyaka Kültür Sanat Derneği’nin Instagram hesabından erişilebiliyor. Bu söyleşiyi yayına hazırladığımız sırada Aydın Turunç ve eşi Solmaz Turunç’a, Akyaka Kültür Sanat Derneği tarafından, Akyaka’nın kültür, sanat yaşamına katkıları nedeniyle “Gökova-Akyaka’ya Işık Tutanlar ” plaketi takdim edildi. Aydın Beyi ve Solmaz Hanımı buradan bir kez daha kutlarken, Akyaka’ya katkılarından dolayı onlara teşekkür ediyorum. Madenciliğe ve Akyaka’nın geçmişine dair birçok şey öğrendiğim bu görüşmeleri Sosyal Ekonomi’deki ilk yazım olarak paylaşmaktan mutluyum. Keyifle okumanızı dilerim.


Akyaka’ya ilk defa 1960 yılında geldim

50 yıldan uzun bir süredir Akyaka’da yaşıyorsunuz. O nedenle isterseniz konuşmamıza Akyaka ile başlayalım. Akyaka’yı ilk defa ne zaman gördünüz? O zamanlar Akyaka nasıl bir yerdi?

Muğla Karabörtlen İşletmesi’nde stajyer mühendis olarak çalışırken, 1960 yılında bir hafta sonu müdürüm Abdurrahman Aydın Bey ile Akyaka’ya ilk defa geldim. Akyaka’nın yolu şimdiki yolla hiçbir ilgisi olmayan bir yoldu. Sarayyanı, Kızılyaka, Taşkesik, Çıtlık ve Kozlukuyu (şimdiki Gökova Mahallesi) ve İnişdibi üzerinden Akyaka’ya geliniyordu.

Akyaka, Gökova Kozlukuyu’nun bir mahallesiydi; aynı Çıtlık ve Akçapınar gibi. Merkezinde 2-3 evden başka hiçbir şey yok gibiydi. Cami dahi yoktu, postane yoktu, ama karakolu vardı. Su yok, elektrik yok, kanalizasyon yok…  İlk belediye başkanı, İsmail Akkaya’nın babası Mustafa’nın küçük bir bakkal dükkânı vardı. Mustafa’nın babası Mestan Akkaya, Akyaka’ya ilk yerleşenlerden birisiydi.

Maden İskelesi, Akyaka

Müdürüm Abdurrahman Bey ile merkezden geçip maden iskelesine indik. İskelede bizim maden stok sahası vardı. Kontrollerimizi yaptıktan sonra balığa çıktık. Oltayı atıyorduk, bir defada beş tane mercan geliyordu.

Sonra yine Akyaka’ya gidip gelirken bir yabancı mühendisi götürmek için ilk defa Sedir Adası’na gittik. Şirketin takma motorlu küçük bir sandalı vardı. Adaya tek bir yerden çıkılıyordu. İçerisi bütün makilik, zeytinlik; girilecek gibi değildi. O tarihte orada eski eser olduğu bilinmezdi. Gökova Körfezi 1500’lerde Piri Reis’in Kanuni Sultan Süleyman’a verdiği Kitab-ı Bahriye’de Kereme Körfezi olarak gözüküyor.

Piri Reis’in Kitab-ı Bahriyesi’nde Kereme Körfezi

O zamanlar Gökova bataklık olduğundan bol miktarda manda vardı

Sedir Adası’na giderken Körfez’in güneyinde Ziraat’ın zeytin fidanlıkları vardı. Oradan her sene aşılı zeytin fidanı verirlerdi. Zaten Akyaka tamamen zeytinliklerin içinde bir yerdi. Bugünkü ana caddenin kuzey batısı tarafındaki evlerin olduğu yerler tamamen zeytinlikti. Henüz parselasyon yapılmamıştı.

Deniz kenarında ne tur tekneleri ne balıkçı tekneleri vardı. Azmak’ın üzerindeki köprü de yoktu. O zamanlar Gökova bataklık olduğundan dolayı bol miktarda manda vardı. Çocuklar mandanın kuyruğuna tutunarak karşı tarafa geçerdi. Körfez’in tam doğusunda, kumsalların olduğu yer plajdı. Ama kimse gelip de oralarda denize girmezdi.

Şimdiki halk plajının olduğu yer ise tamamen bataklık ve kovalaklıktı. Kovalak iğne yapraklı bir bitkidir. Yaprakları ve uçları çok fena batar. İşte orada Mümin Usta’nın bir ufak balıkçı restoranı vardı. Muğla’dan filan arada bir kafa çekmeye gelirlerdi oraya. Kimsenin görmediği bir yer [y.n.].

Maden İskelesi’nde maden yüklemesi

1973’te Kermetur’un yapılması Akyaka’nın havasını değiştirdi

Akyaka’yı ilk görüşünüz stajyer mühendislik döneminize denk geliyor. Sonra, Denizli-Acıpayam’da çalıştınız. Peki, Akyaka’ya tekrar ne zaman geldiniz?

Sanırım 1970 başlarında Abdurrahman Bey’in İstanbul’a tayin olması üzerine mühendis ve müdür olarak Karabörtlen’e geri döndüm. Döndüğüm zaman Karabörtlen’de elektrik hâlâ yoktu. Bir tek fark telefon bağlanmıştı. Karabörtlen’de çalışırken Akyaka’ya daha sık gitmeye başladım.

Akyaka’ya ikinci gelişimde artık okul açılmıştı. Üç sınıflı ilkokulu vardı. Ama elektrik, su hâlâ yoktu. 1975’te elektrik geldi, 1980’de su şebekesi yapıldı. Akyaka 1971’de muhtarlık oldu. Daha sonra parselasyon yapıldı. Yerleşim artmaya başladı. 1973’te Kermetur’un yapılması Akyaka’nın havasını değiştirdi. Sulak yerlerden kanal açıp Azmak’a bağladılar. Böylece toprak kurumaya başladı. Daha önce sıtmadan dolayı kimse gelmezken yerleşim arttı.

1992’de Akyaka belediye oldu. Belediye başkanı Ahmet Bey’in odasında Akyaka’nın en eski fotoğrafları toplanmıştı. Muğla büyükşehir olup da Akyaka Ula’nın mahallesi olunca o fotoğraflar kayboldu. Nerede olduğu bilinmiyor. Halbuki çok ilginç fotoğraflar vardı. Mesela, Akçapınar’dan buraya deniz kenarından deveyle yük taşınmasının fotoğrafları vardı. Bu tarihi bir şey.

Nail Çakırhan evini yaptıktan sonra Akyaka meşhur olmaya başladı

Siz Akyaka’ya ne zaman yerleştiniz?

1972’de Nail Çakırhan Akyaka’ya kendi evini yaptı. Ertesi yıl benim evim bitti ve taşındım. Nail Çakırhan’ın evi ile bahçelerimiz bitişik.

Ben evi yaptığım zaman burada bir tek bende elektrik vardı, çünkü jeneratör almıştım.  O jeneratörden Nail Bey’e de bir hat çektik. İşten gelince o jeneratörü çalıştırıyordum. Akyaka’ya ilk buzdolabını da ben getirdim. Elektrik olmadığı için buzdolabı İpragaz’la çalışıyordu. Ocağım da İpragaz’lıydı.

Akyaka’da nasıl bir sosyal hayat vardı?

Nail Çakırhan evini yaptıktan sonra Akyaka meşhur olmaya başladı ve gelenler de çoğaldı. İlhan Selçuk Kermetur’da bir daire aldı. Bizim patronumuz Sıtkı Bey iki daire aldı, İlhan Selçuk’a komşu oldu. Tabii İlhan Selçuk’un buraya gelmesiyle Cumhuriyet Gazetesi yazarları buraya akın etmeye başladı. Oktay Akbal burada en uzun yaşayan kişi oldu ve Akyaka’da vefat etti. Ondan sonra Madanoğlu Paşa geldi. Madanoğlu Paşa’yla da epey bir sohbetimiz oldu. Çünkü o da gençliğinde Muğla’da komutan olarak bulunmuş. Sakar’ın tepesine kadar gelir, aşağısı bataklık olduğu için hiçbir zaman inmezlermiş. Kermetur’un yapılması böyle bir değişiklik yarattı Akyaka’da. Sonra Filiz Ali geldi, Hıfzı Topuz geldi, Melih Cevdet geldi; arka komşumuz Yaşar Hanım’la evliydi o zaman. Böylece Akyaka’da hayat değişmeye başladı.

Sıtkı Koçman ve Selahattin Göktuğ; her ikisi de Atatürk zamanında açılan Zonguldak Yüksek Maden Mektebi mezunu mühendislerdi

Meslek hayatınız Köyceğiz Kromları A.Ş. şirketinde geçti…

Evet. Köyceğiz Kromları A.Ş. Sıtkı Koçman ve Selahattin Göktuğ tarafından kurulmuştur. Her ikisi de Atatürk zamanında açılan Zonguldak Yüksek Maden Mektebi mezunu mühendislerdi. Okulda Türkçe değil Fransızca ders veriliyormuş. Benim patronum Selahattin Bey 28 mezunu, Sıtkı Koçman 31 mezunu. İkisi de çok iyi Fransızca konuşurdu. Mühendis adedi o günkü madenlerde ihtiyacı karşıladığı anda okulu kapatmışlar.

Patronlarım çok iyi insanlardı. İkisi de madenlerde fiilen çalışmış kişilerdi; Selahattin Bey Fransız şirketinde, Sıtkı Bey İngiliz şirketinde çalışmış. Benim gibi önce mühendis, sonra baş mühendis, daha sonra müdür olmuş, ardından serbest hayata atılmışlar. Onun için ben çok rahat mühendislik yaptım.

Karabörtlen, Muğla’nın en eski köylerinden birisi ve Osmanlı devrinde medresesi olan bir yerleşim yeri

Karabörtlen (Muğla) ve Karaismailler (Denizli) ve oradaki madenlerin koşulları nasıldı?

Önce Karabörtlen’den kısaca bahsedeyim. Muğla’nın en eski köylerinden birisi ve Osmanlı devrinde medresesi olan bir yerleşim yeri. Okur yazar oranı çok yüksekti. Karabörtlen’e gitmek için İzmir- Muğla arasındaki eski yol kullanılıyordu ki o yol üzerinde 376 virajlı Eskiçine-Yatağan yolu vardı. Ben gittiğim zaman beş sınıflı ilkokulu, jandarma karakolu, postanesi vardı ama elektrik, su ve telefon yoktu.

Orada şirkete ait lojmanlarda müdürüm Abdurrahman Bey’le beraber kaldım. Bu arada ilginç bir şey de söyleyeyim. Abdurrahman Bey 1935-46 yılları arasında devlet tarafından burslu olarak Avrupa’ya ve Amerika’ya gönderilen mühendislerden. Onlar harp sırasında okudukları halde maddi bakımdan hiçbir zaman sıkıntı çekmemişler. Türkiye Cumhuriyeti Devleti burslarını tıkır tıkır ödemiş ve Almanya’da kalanlar, özellikle belirteyim, burslarının miktarından dolayı Alman vatandaşlarından daha rahat bir hayat sürmüşler. Türk pasaportundan dolayı da hiçbir şekilde Gestapo tarafından rahatsız edilmemişler.

Karabörtlen’e geldikten sonra önce ocakları tanımaya başladım. Ocaklarımız Köyceğiz Toparlar Köyü’nün kuzeyindeki dağların arkasındaydı. Bir de Ula’ya bağlı Kandak ve Akçaalan ocakları vardı.

Defalarca katıra da bindim, ata binmesini de öğrendim

Akçaalan ocağına ilk gittiğimde hayatımda ilk defa katıra bindim ve binmemle beraber de düştüm. Hayvanın affedersin kıçına semerin çivisi batmış ve beni attığı gibi önüne indirdi. Ama daha sonra defalarca katıra da bindim, ata binmesini de öğrendim ve bir daha da düşmedim.

Askerliğimi bitirdikten sonra çalışmaya başladığım Denizli Acıpayam Karaismailler Köyü bölgesi çok dağlıktır. Evler toplu değildir. Ocakta Fethiyeli Tahtacı Alevileri çalışırdı.  Başçavuşum da Tahtacı’ydı. “Mühendisim” dedi, “bilmiş olun burada herkesin silahı vardır.” Ben de “ilan edeceksin, işyerine silahlı gelen herkesin hesabını keseceğim” dedim. Gerçekten de bir iki kişiyi çıkarttık. Ondan sonra bu silah meselesi kesildi. Herkes yine silahlı, fakat çalışma mıntıkasına gelirken bir yere saklıyorlar.

Seçmede çalışan tek bir kişinin silah taşımasına göz yumdum. Başçavuş “Burada bir Yörük kızı var, seçmede çalışıyor. Çok güzel bir kız, onu kaçırmak isteyen bir sürü kişi var. O nedenle tabanca taşır ve çok da iyi silah kullanır. Ona silahını bırak demeyin” dedi.  Silahlı olarak bir tek o kaldı.

Ocaklarda çıkan cevherin içinde ilk başta muhakkak ki tavan veya taban taşından karışmalar olur. Onların elle seçilmesi çok daha randımanlıdır. Bunu genellikle kadınlar yapardı. 16 yaşından büyük olmak şartıyla çalışan işçilerin hanımları veya kızları seçme işinde çalışırdı. Hepsi sigortalıydı. Biz hiçbir zaman sigortasız işçi çalıştırmadık.

Ben hiç silah bulundurmadım. Benim silahım çekicimdi; yanımda daima ucu sivri çekiçle dolaşırdım. Yalnız başına dağ başlarında çok dolaştım. Hiçbir zaman da kimse bana dokunmadı.

O zamanlar sağlık konusu çok ciddiydi

Bir şey daha var, onu da anlatayım. Bir gün Karaismailler’e bir işçi alınması gerekti ve Adana tarafından gelmiş bir usta işçi işe alındı. 2-3 gün sonra elinde belgelerle Sıtma Mücadele Teşkilatı’ndan bir sağlıkçı geldi. “Size şu isimde bir işçi gelmiş. Bu kişi sıtmalıdır. Ona 14 gün ilaç yutturulması gerekiyor. Burada kalıp saati gelince ilacını yutturacağım” dedi. Hakikaten gelen sağlıkçı orada kaldı, başka hiçbir iş yapmadı, saati gelince adamın ilacını verdi. Çünkü bizim çalışanlar ilacı alırlar, sokağa atarlar, yutmazlar.

Son deve nakliyatında deveyle 75 ton maden indirdim

O zamanlar çok ciddiydi sağlık konusu. Sıtma zamanı, yani anofellerin çıkmaya başladığı zamanlar, maden mıntıkası içinde kıştan kalan bütün su birikintilerinin üzerine mazot dökme mecburiyetimiz vardı. Yapmazsanız ceza kesilirdi. Sıtma olsun, verem olsun, trahom olsun çok sıkı mücadele edildi.

Bu arada bir şey söyleyeyim size; benim en son çalıştığım mıntıkada 1. Dünya Harbi sırasında çalışılmış ocaklar vardı. Akçaalan diye bir ocak var mesela, 45 kilometredir Karabörtlen’e. Osmanlı devrinde Akçaalan’dan Köyceğiz’e 45 km boyunca, 200 deve ile maden indirmişler. İndirdikleri maden 48 tenör, çok zengin. Son deve nakliyatını da ben yaptırdım.  75 ton maden indirdim deveyle. Bir deve ancak 250 kilo kadar yük taşıyor. Bunu artık kimse bilmiyor, hatırlamıyor.

Peki, krom madeninde çalışan işçiler sağlık açısından bir sorun yaşıyorlar mıydı?

Kromun hiçbir zararı yoktur. Bilakis benim Köyceğiz Alacık’ta kurduğum konsantre tesisinin tailingini (krom cevherinin zenginleştirilmesi sırasında geriye kalan, ekonomik değeri daha düşük veya ince boyutlu malzeme) Ilıkdere’ye veriyorduk. Ilıkdere de Namnam’a bağlıdır. Orada köylüler özellikle istiyorlardı. Çünkü tarla sulamak için bent yapıyorlar. Tailingler o yaptıkları bendi tıkıyor, toz olduğu için suyu tutuyor. Krom gaz olmadığı için, kimyevi olarak da suda erimediği için bir zararı yoktur. Yani benim çalıştığım devirlerde kimse kromdan dolayı akciğer hastalığına yakalanmadı.

Bizde iki işçide sonradan akciğer hastalığı oldu. Sigortadan müfettişler gönderildi. Araştırıldı, köküne inince adamların daha önce kömürde çalıştıkları ortaya çıktı. O zamanlar Muğla’da Verem Savaş Derneği vardı, sonra kapatıldı. Onun seyyar röntgen cihazı vardı. Bizim işçiler işe girerken röntgenleri çekilirdi.

Yeraltında çalıştığınız zaman o kadar zarar vermezsiniz

Sizin çevreye çok duyarlı olduğunuzu biliyoruz. Son yıllarda Muğla’da verilen maden ruhsatları ile ilgili büyük bir tartışma yürüyor. Sizce çevreye ve insan emeğine saygılı bir madencilik mümkün mü?

Açık işletmelerde bu mümkün değil, açık konuşayım. Ben siyanürle altın üretilmesine karşıyım. O, hakikaten çok zararlı bir şey, olacak bir şey değil. Ama oluyor. Neden oluyor? İnsan nüfusunun artmasından. İhtiyaçlar arttıkça, madenciliğe talep daha çok oluyor. Madenciliğe talep oldukça da doğa zedeleniyor. Öte yandan muhakkak madencilik yapılması gerek. Madencilik yapılmadığı takdirde, şu önünüzdeki akıllı telefonların bir sürü parçasını yapmanız imkânsız. İnsanlık çoğaldıkça madencilik de olacaktır.

Ben yeraltında çalıştım. Yeraltında çalıştığınız zaman o kadar zarar vermezsiniz. Ne zaman zarar verirsiniz? Yol yapacağınız zaman. Ben de yol yaptırdım ama izin alarak, mümkün olduğu kadar az ağaç keserek. Bugün benim bıraktığım ocaklara gittiğiniz takdirde giremezsiniz. Her taraf orman olmuştur. Çünkü biz ocağı kapattığımızda, orman idaresi dikime başlardı. Dikim sonunda da her taraf ağaç olurdu.

Türkiye’de iki cins madenci vardır. Bir, madenciliği hakikaten meslek olarak görüp madencilik yapanlar. İki, sadece para kazanmak için madencilik yapanlar. Sırf para kazanmak için madencilik yapanlar, maden ocağının üst kısmındaki zengin kısmı, kolay kısmı alır, alt tarafı bırakır, ocak mahvolur gider. Veya bütün ağaçları keser, plansız, projesiz hareket ederler. Bu da kontrolsüzlükten oluyor.

Benim çalıştığım dönemlerde Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na bağlı Maden Dairesi’nin kontrolü sıkıydı. Çalışma Bakanlığı’nın iş güvenliği sıkıydı. Her ikisi de çok sık gelip kontrol ediyordu. Sonra bu işler tavsadı.

Madencilik en zor mesleklerden biridir. Yeraltında çalışıyorsunuz. Üstünüzün, önünüzün, yanınızın ne olduğu belli değil. Masa başında maden mühendisliği yapılmaz. Şimdi maden mühendisi bolluğu var. O kadar iş yok. Onun için mühendisler diplomayı bile satıyorlar. Yani işyerine gitmeden diplomasını satıyor, imzasını atıyor ama sonunda büyük kazalar oluyor maalesef.

Bir maden mühendisinin çalıştığı yeri avucunun içi gibi bilmesi lazım. Yeni bir yere gelirse eski haritaları, raporları okuması lazım. Eğer bunları yapmazsa Karaman’daki gibi su patlaması olur. Soma’daki gibi 301 madencimiz, işçimiz şehit olur.

Emekli olduktan sonra çok uzun zaman hep yeraltı rüyası gördüm

Gelelim emeklilik döneminize. Emekli olmayı kendiniz mi istediniz?

Evet, kendim istedim. 40 yıl sonunda “yeter” dedim, çünkü benim mühendisliğim hep yeraltında geçti. İnanmayacaksınız ama emekli olduktan sonra çok uzun zaman hep yeraltı rüyası gördüm. Geçenlerde yine rüyamda madenlere dalmışım.

2000 yılında fiili mühendisliği de danışmanlığı da tamamen bıraktım, yeraltına girmemeye başladım. Çünkü fark ettim ki yeraltına inerken çıkarken çavuşlar beni kollamaya başladılar. “Demek ki ben eski yürüyüşümde, eski tempomda gitmiyorum ki beni kolluyorlar” diye düşündüm. O zaman “artık yeter” dedim, bıraktım.

Bir de taraflar arasında insan boğuluyor. Bir tarafta işçi var. Bir tarafta sendika var. Bir tarafta patron var. Ben daima işçiyi tuttuğum için hem sendika ile hem patronlarla idare etmek zorunda kaldım. Üçünü de idare ettim.

Peki, emeklilik öncesinde vaktimi nasıl geçireceğim diye birtakım planlarınız oldu mu?

Gayet tabii. Pandemiye kadar bahçeyle uğraşıyordum. Pandemiden sonra bahçenin sadece sulamasını yapıyorum. Bir de kitap okumaya meraklıyım. Emekli olduktan sonra daha önce alıp okumadığım kitapları okumaya başladım.

Kitap okumamda bazen takıntılarım oluyor. Mesela İstanbul depreminden sonra deprem konusuna takıldım. Bir sürü Türkçe, İngilizce kitap getirdim. Onları okudum. Sonra kafam Gökova depremselliğine takıldı. Bu defa depremsellik üzerine, Gökova ile ilgili okumaya başladım.

Sonra Anadolu Neolitik dönemine, Bakır Çağı’na kafamı taktım. Bu defa kalayla ilgili kitaplar okumaya başladım. Çünkü Asur ticaret tabletlerinde buraya katırlarla gön şeklindeki kalayların geldiği, karşılığında buradan kumaş vesaire gittiği şeklinde notlar var. Ondan sonra Kurtuluş Savaşı ilgimi çekti. Kurtuluş Savaşı ile ilgili okudum. Şu anda okumaya devam ediyorum. Tabi bu arada arkeolojiye de merakım var. Şimdi elimdeki kitap bitince Göbeklitepe ile ilgili 2-3 kitabım var, onları okuyacağım. Bu şekilde vakit geçiyor.

Akyaka Kültür Sanat Derneği’ni 2006’da kurduk

Siz Akyaka Kültür Sanat Derneği’nin kurucularından birisiniz. Derneği kurmaya nasıl karar verdiniz?

Esasında ilk öneri benden çıkmadı. Burada Teknik Üniversite’den mezun, benden 1-2 yaş küçük olan Ayser Noyan isminde bir mimar hanım vardı. O, “bir kütüphane yapsak” diye düşünmüş. Yedi kişi birleşildi ve bu dernek kuruldu.

Derneği ilk kurduğumuz zaman Akyaka Belediyesi’nin bir odası bize tahsis edilmişti. Sonra kitaplar fazlalaştı, “oradan çıkın” dediler. Ilgın Sokak’ta benim bir akrabamın evini geçici bir süre kullandık.  Kütüphaneyi orada kurduk. İki seneyi tamamlamak üzereyken Orhan İskit’in önerisiyle para toplamaya başladık. 2009’da derneğimize bir daire aldık ve taşındık. Bu, dernek için çok önemli bir avantaj oldu. Mülkü olan, kıymetli bir dernek olduk.

Akyaka Kültür Sanat Derneği’ni 2006 yılında kurmuşsunuz, 20 yıl olmuş. Bir derneği 20 yıl yaşatmak kolay değil. Nasıl başardınız?

Genellikle uyum içinde çalışıldı. Dernek üyelerimizin çoğu emekli kişiler olduğu için pek tatsızlık çıkarmıyorlar.

İlk başkan Ayser Noyan oldu, sonra Selçuk İnaç, daha sonra da ben. 2010-2023 arasında başkanlık yaptım. “Artık bu işi gençlerin yapması lazım” dedim. Benden sonra başkanlık Devrim Bayar’a geçti. Ve hakikaten Devrim başkan olduktan sonra kültür faaliyetleri arttı. Geziler daha çok yapılmaya başlandı.

Kütüphanemiz Akyaka sakini, Derneğimiz’in onur üyesi ve kitap bağışçımız, gazeteci, yazar Oktay Akbal’ın adını taşıyor

Biraz da kütüphaneden bahseder misiniz? Kaç kitap var? Adı neden Oktay Akbal Halk Kütüphanesi?

Kütüphanemiz Akyaka sakini, Derneğimiz’in onur üyesi ve kitap bağışçımız, gazeteci, yazar Oktay Akbal’ın adını taşıyor. Kütüphaneye çok emek verdik. Kitapları hep Solmaz’la ikimiz taşıdık, yerleştirdik. Muğla Kütüphanesi’nde görevli bir hanımdan Dewey sistemini öğrendik. Kitapları ona göre tasnif ettik. 12.000 kitap vardı, şimdi yaklaşık 15.000 kitap var.

İlk başlarda haftada 5 gün kütüphaneyi açık tutabiliyorduk. Ancak artık üç gün açık tutabiliyoruz. Çalışacak arkadaş bulamıyoruz.

Kütüphane ilk açıldığı zaman Ula Kaymakamı, Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Rektörü gelmişlerdi. Öğrenciler bayağı geliyordu. Performans diye bir şey vardı. Her öğrencinin yılda 10-12 kitap okuması gerekiyordu. Kitapları bizim kütüphaneden alıyorlardı. Sonra bu performans denen şeyi kaldırdılar.

Her yıl mart ayında Kütüphane Haftası’nda son sınıf öğrencileri arasında kütüphane konulu resim ve kompozisyon yarışması yapıyorduk. Seçimi öğretmenler yapıyordu. Resimler ve kompozisyonlar Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Merkez Kütüphanesi’nde sergileniyordu. Çocukları ailelerinden izin alarak Muğla’ya götürüyorduk. Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi’nin kütüphanesini, Muğla’daki büyük halk kütüphanesini, Arkeoloji Müzesi’ni gezdiriyorduk. Öğlen yemeklerini yediriyor, bütün gün onları meşgul edip geri getiriyorduk. Birer de armağan veriyorduk. Çok kitap okuyanlara ayrıca karne döneminde bir hediye veriliyordu. Daha sonra gelen müdür öğrencilerin vakti yok diyerek kompozisyon yarışmasını kaldırdı. Bu şekilde öğrencilerin ayağı kesildi.

Şimdi daha çok yetişkinler geliyor, özellikle yazlıkçılar. Deftere baktığın zaman 156 kişi filan girmiş, çıkmış ama şu anda 60 küsur kayıtlı üye var.

Nail Çakırhan ve Halet Çambel anma etkinliklerini geleneksel hale getirdik

Derneğin diğer faaliyetlerinden de bahseder misiniz?

Derneğimiz Akyaka’da birçok konser düzenledi. Bunların en önemlilerinden biri 26 Ekim 2014’te Halet Çambel ve Nail Çakırhan Anma Etkinliği kapsamında organize edilen İdil Biret konseri oldu.

Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Atatürk Kültür Merkezi büyük salonunda İdil Biret’e konser verdirdik. İdil Biret ile ilişki kuran Nuran İskit, İdil Biret Vakfı’na bir bağış yaptı. Konser dinleyiciler için ücretsiz oldu. Belediye de otobüs tahsis etti. Bin küsur kişilik büyük salon doldu, fuaye doldu, yer kalmadığı için son gelenler koridorlara oturdular. Çok güzel bir konser oldu. Bizim derneğin organizasyonu sayesinde Muğla’da insanlar ilk kez İdil Biret’i dinlediler.

Daha sonra dernek Nail Çakırhan ve Halet Çambel ansına, Muğla Büyükşehir Senfoni Orkestrası’nın katılımı ile Akyaka’da Günbatımı konserleri düzenlemeye başladı. Muğla Büyükşehir Kültür Tırı geliyor, Akyaka pazar yerinde bir sahne düzeni kuruyor ve Açıkhava konseri veriliyor. Bu şekilde Nail Çakırhan ve Halet Çambel anma etkinliklerini geleneksel hale getirdik.

Gökova- Akyaka’ya Işık Tutanlar ” plaketi takdimi

Dumlupınar Milli Parkı gezisini çok arzuladım ama bir türlü gerçekleştiremedik

Biraz da gezilerden bahsedelim. Siz eşiniz Solmaz hanımla birlikte gezmeyi çok seviyorsunuz. Bu sevginiz dernek faaliyetlerine de yansıdı. Akyaka Kültür Sanat Derneği’nin düzenlediği kültür gezileri nasıl organize ediliyor?

İlk başlarda benim önerim oluyordu. Çünkü arkeolojiye de meraklı olduğum için bu gibi yerleri gezmişim, biliyorum. Ben öneriyordum, ona göre de ayarlanıyordu. İlk başlarda tur liderliği gibi de yaptım. Ama Devrim işi daha ciddi ele alınca son gezilerimize daima bir profesyonel rehber de katıldı ve daha bilinçli olarak gezmeye başladık.

Mesela, Karatepe’yi önerdim. Herkes Halet Hanımı biliyor, Karatepe’nin adını biliyor ama Karatepe nerededir, nasıldır bilmiyor. Otobüsle 42 kişi gittik, çok güzel geçti. Karatepe’den sonra Hatay’daki Mozaik Müzesi’ne gittik. O gece Antakya Müze Otel’i gezdik. Oradan Antep’e gittik; yeni müzeyi gezdik. Sonra Zeugma’ya, Halfeti’ye geçtik. Oradan Urfa Müzesi, Göbeklitepe…

Sonra yine benim önerim üzerine Salihli, Kula’daki Jeopark’a gezi düzenledik. “UNESCO Küresel Jeoparkı” statüsüne sahip yegâne Jeopark’tır. Volkanik bir arazi. Çok ilginç. Türkiye’deki en eski ayak izleri oradadır. Hatta bir kısmını çıkarıp müzeye götürdüler.

Sagalasos’a da gittik. Burdur Müzesi’ni gezdik. Bir de orada bir ufak müze daha var, pek bilinmez. Orada komple bir mamut iskeleti vardır. Nereden buldularsa, çok güzel yapılmış. Konakları gezdik, mağarayı gezdik.

Benim çok arzuladığım ama bir türlü gerçekleştiremediğimiz Dumlupınar Milli Parkı gezisi var. Herkes Çanakkale’ye gidiyor. Ama Dumlupınar’daki Zafertepe’yi, oradaki şehitlikleri, abideleri pek gezen yok. Biz orayı Solmaz’da iki defa gezdik. Şehit Sancaktar Mehmetçik Anıtı beni çok duygulandırmıştı. Hâlâ da duygulandırır.

Bu yıl bir gezi planı var mı?

Düşündüğümüz birçok yer var, fakat otobüsler, oteller o kadar pahalı oldu ki başa çıkılmıyor. Şu sıra günübirlik geziler daha uygun gözüküyor.

Şunu görüyorum ki siz eşiniz Solmaz Hanım’la birlikte vakit geçirmek konusunda çok uyumlusunuz.

Uyumlu olmasak o burada yaşamazdı. “Ben burada yaşıyorum. İstanbul’da falan yaşayamam. Yaşayacağım yer burası” dedim. O da kabul etti.

1976’da Solmaz’la evlendikten sonra onun yalnız kalmaması için bir kangal köpeği aldım. O zaman Akyaka’da topu topu iki tane köpek vardı. Biri deveci Mehmet’in köpeği, bir de bizim Aslan. Solmaz devamlı onunla dolaştığı için Solmaz’a “köpekli teyze” demeye başlamışlardı.

O da gezmeyi seviyor, ben de gezmeyi seviyorum. İşte dünyada görmek istediğim üç yer vardı. Üçünü de görmek nasip oldu. Nemrut Dağı, Nemrut Krater Gölü, bir de Machu Picchu. Solmaz’la beraber turla gittik oraya.

Türkiye’de yaşlı insan kahvede oturan insandır

Şimdi Solmaz Hanım da sohbetimize katıldığı için ikinize birden sormak istiyorum. Yaşlanmak sizin için ne ifade ediyor?

Aydın Turunç: Güçten kuvvetten düşmek, kafanın çalışmaması. Çok şükür bende ikisi de yok, iki yıl öncesine kadar dama bile çıkıyordum. Yaşlanan insan bütün fonksiyonlarını kapatır. Bende kapanmadı.

Türkiye’de yaşlı insan kahvede oturan insandır. Bu 30 yaşında da olur, 100 yaşında da olur. Ben ömrümde kahveye gitmedim, hâlâ da gitmeye hiç niyetim yok.

Hayat akıp gidiyor; ne gelirse kabul

Yaşlılığınızı nasıl geçireceğinizi düşündünüz mü?

Aydın Turunç: Hiç düşünmedim. Hayat akıp gidiyor; ne gelirse kabul.

Solmaz Turunç: Aynı kafadayız. Yaşayabileceğim kadar param olsun, aklım başında olsun, o yeter bana. Kimseye muhtaç olmak istemem. Kafaca da, bedence de, paraca da.

Sağlığınızı ve zindeliğinizi muhafaza etmek için neler yapıyorsunuz?

Solmaz Turunç: Sağlık kontrollerimizi kaçırmayız. O konuda adımız çıkmıştır. Çok şükür bugüne kadar ters bir şey çıkmadı.

Aydın Turunç: Muntazam yaşıyoruz, muntazam yiyoruz, uzun yıllar muntazam yürüdük. Şimdilerde daha az yürüyebiliyoruz. İkimizin de sigara gibi, devamlı içki gibi kötü alışkanlıkları yok.

Bahçeli evde oturmak insana mutluluk veriyor

Bahçeli evde oturuyorsunuz. Bunun sağlığınıza katkısı var mı?

İkisi aynı anda: Aaaa, tabii, hem de çok.

Aydın Turunç: Ben üniversiteyi bitirince hep açık alanlarda çalıştım. Solmaz’ın da İstanbul’da evlenmeden önce oturduğu baba evi bahçeliydi.

Solmaz Turunç: Bahçeli evde oturmak insana mutluluk veriyor. Sabah kalkınca ağaçlarla konuşuyorum.

Bize standart bir gününüzü anlatabilir misiniz?

Aydın Turunç: Sabah 7 gibi kalkarız. Kahvaltıdan sonra ben veya Solmaz her gün gazetemizi almaya yürüyerek giderdik. İnsanlar arabamız varken yürüyerek gitmemize şaşarlardı. Artık o kadar yürüyemiyoruz.

Evde tamir edecek işler olur, o işleri genellikle ben yaparım. Adam bulmak çok zor. Bazen dernekte kitaplarla uğraşıyorum. Öğleden sonra siesta yaparız.

Uykudan sonra kitap okumaya başlıyorum. Televizyon pek seyretmiyoruz. Asabımız bozuluyor. Mezzo müzik kanalını izleriz. TRT2’de müzik ya da iyi film varsa seyrederiz. Saat 11 civarı yatıyoruz.

Gençken daha çok işi daha az zamanda yapardım

Solmaz Turunç: Gençken daha çok işi daha az zamanda yapardım. Şimdi zaman az geliyor sanki. Kim bilir, ağırlaştık. Her Çarşamba pazara giderdim, mutfak alışverişini yapardım. Mutfağa girince iki üç çeşit yemek pişirirdim her gün yapmamak için. On beş günde bir temizliğe bir yardımcı gelirdi, ben de ufak tefek temizlik işlerini yapardım.

Şubat ayında İstanbul’da düşünce işler değişti. Konsere gitmek için yolda yürürken ayağım burkuldu ve düştüm. Bileğim ciddi bir şekilde kırıldı. 6 Şubat’ta 50. evlilik yıldönümümüzde ameliyat oldum. İyileşmem uzun sürdü.

Artık haftada 6 gün gelen bir yardımcımız var. Ev işlerinde bize yardım ediyor. Arabası da var. Pazar alışverişine onun arabası ile gidiyorum.

Sabah gazeteleri okurum. Yemekten sonra ben de yarım saat dinlenirim.  Akşamları kitap okurum, müzik dinlerim.

Eskiden Marmaris’te, Köyceğiz’de, Azmak’ta yemeğe giderdik. Trafikten dolayı pek gitmiyoruz artık. Sakin bir yaşamımız var.

Sağlıklı yemek yeme, gıdanıza dikkat etme konularında ne diyebilirsiniz?

Solmaz Turunç: Titizlikle dikkat ederiz. Zaten hep zeytinyağı kullanıyoruz. Sebze çok yeriz. Yoğurt, meyve. Sabah kahvaltımız normaldir: simit, beyaz peynir, kaşar peynir, zeytin.

Aydın Turunç: Eskiden tatlı çok yerdik. Benim şeker işi çıkınca o bitti. Solmaz her meyveden reçel yapardı.

1990’larda bayramlaşma önemliydi

Eşinizle dostunuzla buluştuğunuzda neler yaparsınız?

Aydın Turunç: Akyaka’da artık bizim yaşlarımızda kimse kalmadı. Gençlerle de bizim uyuşmamız bir parça zor oluyor. Çınar’da çekilmiş eski bir fotoğrafımız var. O resimde bizim büyüklerimiz var, bizim yaştakiler var. O gruptan çok az kişi kaldı, o devir bitti.

Solmaz Turunç: 1990’larda bayramlaşma önemliydi. Bayramlarda herkesin evine git, gel, baktık başa çıkamıyoruz. Aramızda konuştuk, 35 kişilik grup bayramların birinci günü Yücelen Otel’de buluşmaya karar verdik.  Orada oturur, bayramlaşırdık. Sonra herkes akrabalarıyla falan istediğini yapardı. Şu çamın dili olsa da konuşsa. Çok güzel günler geçirdik. O güzel anıları hatırlıyor, aramızdan ayrılanları anıyoruz.

Peki, şimdi yalnızlık hissediyor musunuz?

Solmaz Turunç: Hayır, hissetmiyoruz. Dostlarımızın çocukları, torunları eksik olmasınlar bizi yalnız bırakmazlar.

Yaşlılar için hayat o kadar kolay değil

Sizce Türkiye’de yaşlılara nasıl bakılıyor? İnsanların yaşlılara davranışları nasıl?

Aydın Turunç: Yurdun değişik yörelerinde değişik şekilde bakarlar. Genellikle kötü muamele edilmez. Ama gördüğümüz kadarıyla her yerin âdeti farklı.

Yaşlılar için hayat o kadar kolay değil. Maddi imkânın yoksa yaşlıların hayatı zor. Artık çocuklar dağılıyor. Eskisi gibi bir aile düzeni kalmadı. Eskiden anneler, babaanneler, nineler, hepsinin müşterek yaşadığı hayat yok. Çocukların çoğu evlenip gidiyor, dışarı kaçıyor.

Nüfus arttıkça yapılan evlerin metrekaresi düşüyor. Metrekare küçüldükçe bütün ailenin beraber kalması zor. Bir İstanbul’u düşünün, anne baba bir tarafta, çocuklar bir tarafta. Onların gidip gelmesi, bakması çok zor.

Bizim Türkiye’de yaşlıların bir kusuru vardır. Bizim insanlarımız okumayı sevmez. Dolayısıyla yaşlı olunca boşlukta hissediyorlar, vakit geçiremiyorlar. Onun için de gitgide çöküyorlar.

Vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederiz. İlham verici bir yaşamınız var. Eşiniz Solmaz Hanım ile yaşamı paylaşma, birbirinize destek olma konusunda da örnek bir çift olduğunuzu düşünüyorum.


[y.n.] İnşaat Yüksek Mühendisi Mehmet Bildirici, Gökova’nın ve Akyaka’nın tarihi ile ilgili kapsamlı bir araştırma/derleme çalışması yaptı. Bu çalışmanın kopyasını Oktay Akbal Halk Kütüphanesi’nde bulabilirsiniz. 

Paylaş:
Kategori(ler): Söyleşiler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir