Jason Hickel ‘ın konuşmasından özetlenen bu yazıda doğası gereği kusurlu olan GSYH’nın tarihi ve hem iklim krizini hem eşitsizliği nasıl yönlendirdiği ele alınıyor. “Büyüme sonrası” ekonomiye geçişin merkezinde eşitlik ve adaletin olması gerektiği vurgulanıyor.


Ekonomimizdeki en önemli ölçülerden biri Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYH)’dır. GSYH, bir ülkede üretilen mal ve hizmetlerin toplam değerinin bir ölçüsüdür. Ulusal ekonominin boyutunu ölçer, ancak bir ulusun iyi oluşunu (wellbeing) yansıtmaz. GSYH doğası gereği kusurlu olsa da ülkeleri birbirleriyle karşılaştırmanın başlıca ölçütü olarak alana egemen olmaya ve daha da önemlisi küresel politikaları etkilemeye devam ediyor.

Bir İyi Oluş Ekonomisinde, GSYH’nın ötesine geçmenin ve hem insan iyi oluşunu hem de ekolojik iyi oluşu kapsayan daha bütünsel bir ölçüt bulmanın zamanının geldiğini savunuyoruz.

Citations Needed (Atıf Gerekiyor) podcastinde Ekonomi Antropoloğu ve WEAll Elçisi Jason Hickel, GSYH’nın tarihini, hem iklim krizini hem de eşitsizliği nasıl yönlendirdiğini ve herkese sağlam geçim kaynakları sağlamak için hangi pratik adımları atabileceğimizi anlatıyor.

GSYH’nın tarihçesi

GSYH başlangıçta bir savaş zamanı ölçüsü olarak geliştirilmişti. Mevcut GSYH ölçümüne ilham veren milli gelir hesaplarını geliştiren iktisatçı Simon Kuznets, bunu başlıca ölçüm olarak kullanmak konusunda ABD kongresini uyarmıştı.

“Bu nedenle, yukarıda tanımlanan milli gelir ölçümünden [halkın] refahı, hemen hiç çıkarılamayabilir.”

Yani, bu ölçütten sosyal ilerleme ya da insan refahına ilişkin bir sonuç türetilemez. Öyleyse neden kullanmaya devam ediyoruz?

GSYH’nın ekonomik başarının ana ölçüsü olarak kullanımı İkinci Dünya Savaşı’nın ardından pekiştirildi. Savaş zamanı askeri hâkimiyet için bir yarış olduğundan ülkeler ekonomik üretimin ölçülmesine odaklanmışlardı. Büyüme rakipsizdi ve tam yetkiliydi. En çok çıktıyı en hızlı kim üretebilirdi ve en yüksek kapasite neredeydi?

1944’te, 44 ülkeden 700’den fazla delegenin katıldığı ve Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu (IMF) gibi büyük kurumların kurulduğu Bretton Woods konferansından sonra GSYH daha da güçlendi. Daha sonra, bu kurumların, ülkeleri ulusal kalkınma modellerinden uzaklaştıran ve esasen yalnızca ekonomik büyümeyi hedefleyen küresel kalkınma modellerini zorlayan yapısal uyum programları oluşturdukları 1980’lerde GSYH egemenliğini sürdürdü.

Neyse ki, ekonomik başarının tek ölçütü olarak GSYH’ya yönelik bu eleştiriler ön plana çıkıyor. İnsan nüfusunun en zengin %1’inin toplam GSYH’nın %22’sini veya dörtte birini cebe indirdiğini görmezden gelmek zor.

Jason’ın dediği gibi, “Küresel seçkinlere haraç ödemek için dünyayı yağmalıyoruz.”

Hickel, bunu daha iyi açıklamak için, en zengin %1’in gelirinin ⅓’ünü alsaydık, bunun dünyadaki herkesi günde 7,40 dolarlık yüksek yoksulluk sınırının üzerine çıkarmak – ve böylece yoksulluğu ilelebet ortadan kaldırmak – için yeterli olacağını söylüyor. Eğer bir kısmını daha alsaydık, tüm dünyaya yüksek kaliteli evrensel halk sağlığı hizmeti sağlayabilirdik. Ve yine de en zengin %1’e sonsuza kadar kişi başı yıllık 130.000 dolardan fazlası kalırdı.

Bu rakamlar çarpıcı.

Photo by Macau Photo Agency on Unsplash

Şimdi ne olacak?

Jason, daha fazla büyümeye ihtiyacımız olmadığını kabul ettiğimizde, herkes için yüksek yaşam kalitesi sunabilecek ve gezegenin ekolojik ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir ekonomi oluşturmaya odaklanabileceğimize dikkat çekiyor.

Küresel ısınmanın nasıl sanayi öncesi döneme göre 1,5 °C’nin altında tutulacağının ana hatlarını çizen BM Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) modeli, küresel ekonomide madde kullanımı ve enerji kullanımında bir azalma gerektiriyor. Yani, ölçeği küçültmeli veya büyümeyi azaltmalıyız.

Photo by Michal Pech on Unsplash

Hem madde hem de enerji kullanımı azalırsa, GSYH büyük olasılıkla çökecek ve tüm sistemimizi destekleyen onun sağlığı olduğundan bu, ekonomimizin yıkılmasına neden olacaktır. Bu çöküşü önlemek için ekonomimizi böyle bir felakete yol açmayacak şekilde düzenlemeliyiz.

Azalan endüstriyel faaliyete rağmen insanın gelişmesine izin veren politikaları nasıl geliştirebiliriz?

İhtiyaç duyulan şey, mevcut gelirin adil bir şekilde dağıtılması ve verimlilik kazançlarının daha fazla insana yeniden dağıtılmasıdır. Jason, bunu yapmanın pratik bir yolunun, ortalama çalışma haftasını dört güne düşürmek, ücretleri artırmak, böylece işçiler için daha az saate rağmen geçinmeye yetecek ücretleri sağlamak ve gerekli emeği daha fazla insan arasında yeniden dağıtmak olduğunu öne sürüyor.

İlgili İçerik:   Zaman, İş ve İyi Oluş

GSYH büyümesini sürdürmeye devam edersek nasıl kendi sonumuzu getireceğimize dair ilginç bir noktaya dikkat çekiyor. Evet, dünya hızla yenilenebilir enerjilere geçiyor ve bu da dünyamızın karbon ayak izini azaltacak. Bununla birlikte, yenilenebilir gelişme, hâlâ hammaddelerin istihracını gerektiriyor. Ve eğer ekonomiyi büyütmeye devam ediyorsak, tüm ekonomiyi yenilenebilir enerjiye geçirmeli ve mevcut büyüme hızımızı korumak için bunu üç kez yapmalıyız.

Teknolojiye insanın ve gezegenin gelişme hedeflerini gerçekleştirmede etkili olma şansı vermek için büyüme önceliğini ortadan kaldırmalıyız. Böylece dünyanın göze çarpan bazı sorunlarına eğilen yenilikler, düşük büyüme yörüngeleri nedeniyle engellenmez fakat yükseltilir. Şirketlerin talebi karşılamak için arzı artırmalarına ne kadar çok ihtiyaç duyarsanız, kapasiteler üzerinde daha çok baskı oluşur ve daha az çözüm olurlar.

Eşitlik nasıl bir rol oynar?

Eşitlik ve adalet, bu “büyüme sonrası” ekonomiye geçişin merkezinde yer almalıdır. Ekolojik krizin nedenlerinin büyük çoğunluğu, yüksek gelirli ülkelerin aşırı tüketiminden kaynaklanıyor. Dünyadaki herkes Küresel Güney’deki ortalama insan seviyesinde tüketim yapsaydı, ekolojik bir kriz yaşamazdık. Dünyadaki herkes yüksek gelirli uluslar düzeyinde tüketim yapsaydı, bize 4 Dünyadan fazlası gerekirdi.

Düşük gelirli ülkeler için gerekli olan büyüme ile yüksek gelirli ülkeler için gereken küçülme arasında bir denge olması gerekir.

Diğer önemli nokta ise, bu geçişin özünde sömürge karşıtı olması gerektiğidir. Artık Küresel Kuzey, Küresel Güney’den istihraca güvenemez. Bu tür bir istihraçcılığa dayanmayan bir ekonomi olasılığını hayal edin!

IMF gibi kurumlar artık oy kullanma gücünü GSYH ölçütlerine bağlayamıyor. Bu fiilen dışlayıcıdır ve en zengin ulusların başarısını devam ettirir. Jason’ın belirttiği gibi, “küresel ekonomik yönetimin merkezinde bir plütokrasiye[1] sahip olmak çılgınlık.”

Jason, dikkat çekici başka bir istatistik sunuyor: “İnsanlığın en fakir %60’ı, küresel GSYH büyümesinden elde edilen gelirin yalnızca %5’ini alıyor.” Bu, en üstteki servetin toplumun tüm düzeylerine “damlayacağı” teorisinin gerçek dünyada geçerli olmadığını kanıtlıyor.

Yani, yoksulluğu azaltmak için küresel toplam ekonomik büyümenin gerekli olduğu fikri doğru değil. Küresel güney hem emeğin hem de kaynakların büyük çoğunluğuna katkıda bulunur ve yine de çıktılarından yararlanamaz.

Küresel güneyin ürettiği üründen adil pay almasına izin veren adil bir ekonomiye ihtiyacımız var. Sadece geliri daha adil bir şekilde dağıtmak dünyadaki yoksulluğun çoğunu ortadan kaldıracaktır.

Jason, daha adil bir ekonomik yapı oluşturup büyüme sonrası bir ekonomiye geçtikten sonra, iklim kriziyle ve küresel yoksullukla daha kolay mücadele edebileceğimiz sonucuna varıyor.

İnsanlar virüs değildir, sermaye virüstür.

Jason’ın podcast’te son olarak değindiği nokta, dünyaya zarar veren “virüs insanlardır” ifadesinin etrafında. Bu düşünceyi tamamen değiştirmek istiyor. İnsanlar virüs değildir, sermaye virüstür.

Sermaye kendini kopyalayacak şekilde programlanmıştır; dokunduğu her şeyi daha fazla sermayeye dönüşür. Tıpkı kendini çoğaltmak için konakta kolonileşen bir virüs gibi.

Sorun, genişlemeci ekonomik sistemlerin el koyma, yağma ve istihraç etrafında örgütlenmesidir.

Sizce ekonomik sistemi değiştirmemizin zamanı gelmedi mi?

[1]Plutokrasi: büyük zenginlik veya gelire sahip insanlar tarafından yönetilen veya kontrol edilen bir toplum.


Not: Isabel Nuesse’nin Wellbeing Economy Alliance sitesinde yayımlanan “Jason Hickel tackles GDP” başlıklı yazısından Aylin Çiğdem Köne tarafından çevrilmiştir. Erişim

Kategori(ler): Akademik

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir