Koronavirüs salgınında küresel ölçekte bir bahçecilik patlaması yaşanmış (Atkinson, 2020). Gıda ile ilgili endişelerin neden olduğu düşünülebilir. Bu doğru olmakla birlikte; bahçecilik fiziksel temas açlığımızı, doğanın dayanıklılığına olan umudumuzu ve anlamlı bir iş yapma özlemimizi de tatmin ediyor. Ancak, doğaya ve üretime dönmeyi ne kadar istesek de kentte yaşayanlar için kolay değil; bir öğrenme sürecini gerektiriyor. Dostum Ahu Başer evlere kapandığımız günlerde çevrimiçi bir permakültür eğitimini tamamladı. Bu söyleşide kendisiyle permakültürü konuştuk.


Dünyanın gidişatı iyi gözükmüyor

Ahu, öncelikle yeni tamamladığın Permakültür eğitimi için seni kutlarım. Permakültürü konuşmaya geçmeden önce biraz kendini anlatır mısın?

Mayıs 1975 doğumluyum; burcum ve yükselenim toprak. Üniversiteye kadar İzmir’de yaşadım. Akdeniz Üniversitesi Turizm İşletmeciliği ve Otelcilik Bölümünü bitirdim. Üniversite hayatımla birlikte iş hayatım başladı. Yiyecek içecek, müşteri ilişkileri, banket organizasyon yükseldiğim ve keyif aldığım alanlar oldu. Antalya dışında Fethiye, İzmir, Çeşme ve Amerika’da çalıştım. Dünyanın en iyi otel zincirlerinde çalışarak çok güzel işler öğrendim, harika dostlar edindim. Sektörde kalitenin ve iş ahlakının azalması beni yönetici asistanlığına yöneltti. Disiplinli, titiz ve organize olmam sebebiyle başarılı oldum. Ama sistem ve getirdiği stres beni artık aşağı çekmeye başlayınca İstanbul’daki iş hayatına son verdim. Ne için ve neden sorgulamalarımı yaptığım sırada zaten Yoga Academy’den yoga eğitmenliğimi almıştım. Bu sebeple radikal bir kararlı ata, ana-baba toprağıma, çocukluğumun geçtiği Muğla’ya yerleştim. İyi ki de o zaman yaptım… 2013’den beri Muğla, Akyaka ve çevre illerde yoga çalışmaları ve organizasyonlar yapıyorum. Yoga dışında bedensel farkındalık çalışmaları ve terapi, ayurveda, şiir, dans, müzik, tasavvuf, reiki, uzakdoğu kültürü ve felsefesi, şifa ve enerji çalışmaları, doğa ve toprakla ilgili her şey ilgi alanlarım.

Peki, neden permakültür ve neden şimdi?

Doğru ve etik tarımsal faaliyetlerin uygulanması artık konuşulmaktan öte, bir an önce acil olarak yürürlüğe sokulması gereken konuların başında geliyor. Sürdürülebilir bir kültüre ve etik temellere dayanmayan tarımsal uygulamaların ve sistemlerin sürdürebilir olmadığını biliyoruz; Türkiye’de ve Dünya’da örneklerine tanık oluyoruz. Özellikle koronavirüs pandemisi bize sürdürebilirlik kavramını ve uygulanması zaruriyetini çok iyi bir şekilde gösterdi. Artık daha geç olmadan ivedilikle kökten değişiklikler yapılmalı, önlemler alınmalı. Sürdürülebilir yaşam sistemleri hayatın merkezine oturmalı.

Yıkıcı konvansiyonel tarım

Çünkü dünyanın gidişatı iyi gözükmüyor. Dünya nüfusu yaklaşık 8 milyar. Küresel ısınma ve iklim değişikliği tehlikesi ile karşı karşıyayız, milyonlarca insan toprağından göç ediyor. Kentleşme ve paralelinde betonlaşmada çanlar çalıyor. Açlık ve kıtlık çeken toplumların sayısı artıyor. Adaletsiz gelir dağılımı ve bazı kesimlerin dünya kaynaklarını insanlığı ve doğayı hiçe sayarak tüketmesi tehlikeli boyutlara ulaşıyor. Çevre tahribatı ve yok olan türler her geçen gün artıyor.

Önümüzde çok büyük sorunlar var. Kirlilik, ormansızlaşma, toprak kaybı, kaynakların azalması gibi. UNESCO’nun 2018 Birleşmiş Milletler Dünya Su Geliştirme Raporunda yaklaşık 2,1 milyar insanın güvenli içme suyu hizmetinden yoksun olduğu ve 2050 yılına gelindiğinde küresel su ihtiyacının bugünkü su ihtiyacından %30 daha fazla olacağı belirtiliyor. Tema Vakfı raporuna göre de her yıl dünyada 24 milyar ton toprak kaybediliyor.

Pek çokları için radikal ve kışkırtıcı olacaktır ancak Permakültür’ün kurucusu Bill Mollison şöyle demiştir; “Şeytanca bir deha, yıllarca düşünse, dünya için konvansiyonel tarımdan daha yıkıcı bir şey bulamazdı”. Bu üzerine çok düşünülmesi gereken bir olgu.

https://www.facebook.com/zaytunafarm/photos/you-can-solve-all-the-worlds-problems-in-a-garden-geoff-lawtonleft-to-right-feli/1653779768038215/

Permakültür nedir?

Ben permakültür uzmanı değilim. Dr. Murat Onuk’un verdiği ve yeni tamamlamış olduğum eğitimde öğrendiklerimden özetlemeye çalışacağım. Permakültür başlangıçta “Permanent Agriculture” yani sürdürülebilir tarım uygulamalarını içeren bir tasarım bilimi iken kısa sürede kapsamı insan faaliyetlerini içeren tüm alanları kapsayacak şekilde genişliyor ve bugün sürdürülebilir kültürü (Permanent Culture) ifade etmek için kullanılıyor. Etik temelli sürdürülebilir insan yerleşimleri tasarımı ile ilgileniyor.

Uygulamalı ekoloji

Permakültür uygulamalı ekolojidir, yani doğal ekosistemlerde çalışan yol gösterici temel önermeleri bulmaya ve bunları kendi yaratımlarımıza uygulamaya dayanan bir tasarımdır. Yaşamın esnekliğini, uçsuz bucaksız üretkenliğini, çeşitliliğini, karşılıklı bağlılığını ve zarafetini oluşturan ilkelerdir.

Bill Mollison, “Permakültür: Tasarımcının Elkitabı” adlı eserinde şöyle diyor: Permakültür, doğal ekosistemlerin çeşitliliğine, istikrarına ve esnekliğine sahip olan tarımsal olarak üretken ekosistemlerin bilinçli tasarımı ve bakımlarının sağlanmasıdır. Üzerinde yaşayan insanlar ile arazinin, gıda, enerji, barınak ve diğer maddi ve manevi ihtiyaçları sürdürülebilir bir şekilde karşılayan ahenkli bütünleşmeleridir.

Permakültür, doğal sistemlerin gözlemine, geleneksel tarım yöntemlerinin içerdiği erdeme ve modern, bilimsel, teknolojik bilgiye dayanan bir tasarım sistemidir. Permakültürün amacı sürdürülebilir insan yerleşimleri oluşturmak, yani kendi ihtiyaçlarını karşılayan, çevresini sömürmeyen ve kirletmeyen, uzun vadeli, ekolojik anlamda sağlıklı ve ekonomik olarak da uygulanabilir sistemler yaratmaktır.

Şekil 1. Permakültür Çiçeği, David Holmgren’den değiştirilerek Jonathan Woolson’un çiziminden uyarlanmıştır. Her bir taçyaprak insanın temel bir ihtiyacını göstermektedir.

Umutla bakmayı seçiyoruz

Peki, senin için ne ifade ediyor permakültür?

Bazıları bu yüzyılda cehennemi göreceğiz, iş işten çoktan geçti dese de (haklı olsalar bile) bizler olumlu ve umutla bakmayı seçiyoruz geleceğe. Olan oldu; kaynaklar tükendi, iklim krizi, ekonomik kriz, doğa katliamı, kapitalist sistem, vurdumduymaz insanoğlu demeden, bunlara yaslanarak homurdanarak değil: Eyleme geçerek, bilgiye ulaşarak, kadim fısıltılara kulak vererek, üreterek, gözlemleyerek, emek vererek, sebat ederek, doğayı tanıyarak, işbirliğine girerek, saygı duyarak, kendimizi ondan üstün görmeyerek… Uyanmaya, farkındalığa bireysel bir yolda başlanmalı. Herkes yaşam ahlakını önceliği yapsa, herkes önce kendinden başlasa o zaman zaten çözülecek mesele. Geoff Lawton ne güzel demiş; “Hayatın tüm sorunları küçük bir bahçede çözülür”. 

http://neighborhoodeconomics.org/biomimicry-vs-biomockery/

Engin, esnek ve güçlü, anaç ve verici

Bir doğa aşığı olan taptaze permakültür tasarımcısı olarak benim için permakültür; yaşam kadar gerçek, kalbim kadar duygusal, gökyüzü kadar engin, bahçemdeki ağaç kadar esnek ve güçlü, toprak (Gaia) kadar anaç ve verici, çiçek kadar gözünün içine baktığım, çimlerde oynaşan kedim kadar eğlenceli ve keyiflidir. Dünyayı ve insanı bu kadar önemseyen, bütünsel yaklaşan, dünyanın sorunlarını bu kadar kendine dert edinen ve bir o kadar tüm bu sorunların çözümünü o küçük sevimli cümbüş bahçesinde çözebilen başka bir sistem var mıdır? Böyle coşturur, söyletir, ağlatır, güldürür, yazdırır, çizdirir akar gider seni de içine katarak bu eşsiz yol…

Permakültürü tanımlarken etik ilkelere değindin. Bunun üzerinde biraz dursak…

Tabii, bence bu vazgeçilmez ilke ve değerler, permakültürü bu kadar önemli ve bütünsel kılıyor. Permakültür etiği ve ilkeleri öncelikli olarak her faaliyette dünyayı gözetmek, insanı gözetmek ve tüketimi kısıtlamaya dayanır. Dünyayı ve insanı gözeten faaliyetler sonucunda para, zaman, emek ve ürün gibi elde artan ne varsa tekrar dünyaya ve insana vakfedilir.

İlgili İçerik:   Dünya Kooperatifleri Yeniden Keşfediyor

Bu vizyon ve duyarlılıkla permakültür, her insanın; temiz havaya, sağlıklı suya, sağlıklı besine, sıcakta kendini soğutan, soğukta kendini ısıtan makul ölçüde barınağa, temel ihtiyaçlarını karşılamaya, enerji sistemlerini dönüştürmeye, uyumlu bir toplum içinde sosyalleşmeye, kendi gerçekliğini yaratmaya ve potansiyelini gerçekleştirmeye hakkı olduğunu savunuyor.

Peki, bu ilkeler uygulanabilir mi? Artık çok geç değil mi?

Asla geç değil ancak acele etmeliyiz. Eski düzene geri dönmekten söz ediliyor ama bu mümkün değil. Dünya asla bildiğimiz eski dünya olmayacak. Bildiğimiz medeniyet ve yaşam sistemleri çökecek. Ancak yeni dünya yaşayacak, onu bizler yaratacağız çünkü. Bill Dede’nin dediği gibi “Dünyanın sorunları giderek karmaşıklaşsa da, çözümleri hep utanç verecek kadar basit kalmaya devam etmektedir.”

Doğayı bilen kendini bilir

Bireyler olarak artık biz de sorumluluklarımızı ele almalı, bahaneler üretmeden harekete geçmeliyiz. Herkes için başlanacak bir yer vardır; yeter ki niyetimizi, kalbimizi koyalım. “Doğayı bilen kendini bilir” sözünden yola çıkarak kişinin kendi kendine yetebilmesi, kaynakları doğayla uyumlu bir şekilde tekrar ve tekrar dönüştürerek üretmesi, sürdürülebilir bir sistem içinde yaşamını gerçekleştirmesi herkesin yapabileceği bir şeydir.

Kolay olmayacaktır çünkü yaşam yolu böyledir: Emek, sebat, bilgi, deneme-yayılma, gözlem ve tecrübe gerektirecektir. Ama en sonunda istenilen sonuçlar gelecektir. Bu sadece dünyevi bir tatmin ve geri dönüş olmayacaktır. Her şeyin ötesinde ruhsal evrensel ve toplumsal bir tatmin, huzur ve başarı olacaktır. İşte o zaman kişi bu dünyaya gelişinin sadece temel ihtiyaçlar ve aşamalardan ibaret olmayacağını anlayarak, daha anlamlı ve daha yüce bir şeye hizmet edebildiği bilgeliğine ulaşacaktır.

Resim Couleur tarafından Pixabay‘a yüklendi

Permakültüre nereden ve ne zaman başlayabiliriz?

Cevap çok basit: Aslında hemen ve her yerden! Çünkü permakültür her yerde… Permakültür şehirlerde, okullarda, evlerde, balkonlarda, sitelerde ve ortak mekânlarda uygulanabilecek pek çok farklı tekniği bize sunuyor. Atıklarımızın sorumluluğu bizde. Arka bahçesinde tavuk besleyenler, balkon arıcıları, çatı çiftçileri ve ortak bahçecilik yapanların sayısı gün geçtikçe artıyor. Mutfak ve bahçe atıklarıyla kompost yapanların, solucan çiftliklerinin, çapalama, toprağı sürme yerine malç (toprağın üzerini örtmekte kullanılan tüm organik madde ve besin kaynakları) sistemi ile toprağı zenginleştirenlerin artan sayısı umut verici.

https://www.agritecture.com/blog/2018/9/4/paris-bees-at-work-from-notre-dame-to-the-luxembourg-gardens

Topraktan fazlası

Elbette konu sadece toprak değil. Enerji tüketimimizi azaltacak çözümleri araştırmak, güneşi, rüzgârı, yağmuru, suyu, doğru şekilde değerlendirebilmek, iklim göstergelerini, arazi yapılarını doğru şekilde değerlendirerek yapılar inşa etmek, tüketimi azaltıp üretimi fazlalaştırmak da permakültürün görev saydıkları arasında. Okullarda, evlerde gri atık sular, okul ve ev bahçelerinin sulama sistemlerinde tekrar tekrar kullanılabilir, yağmur suları depolanabilir. Biliyoruz ki doğada hiçbir şey atık veya çöp değildir. Ve unutmamalıyız ki hepimiz bu muhteşem sistemin bir parçasıyız ve bu bilinçle hareket etmeliyiz.

Bireyler, doğa ve diğer insanlarla uyumlu bir yaşamı tek başına mı gerçekleştirmek zorunda?

Kişi, potansiyelini yardımlaşma, işbirliği ve dayanışmaya dayalı insan ilişkileri içeren yapılar içinde gerçekleştirebilir. Ahenkli bir topluma ulaşmak için pek çok uygulama mevcut. Kent bahçeleri, kent çiftlikleri, kooperatifler, üretici ve tüketici bağlantısının kurulması, imece, takas, yerel para birimleri ve armağan ekonomisi gibi. Sosyal Ekonomi blogunda sizler bu konularda pek çok farklı örneği bizimle paylaşıyorsunuz.

İleriye doğru baktığında umutlu musun?

Evet, umutluyum. Bizim eğitim aldığımız gruba ve incelediğim yurtiçi yurtdışı grup ya da bireylere, bu konuyla ilgilenenlere bakınca; muhteşem bir çeşitlilik, vizyon, doğa aşıklığı, maneviyat, paylaşım, bilgi, tecrübe ve adanmışlık görüyorum. Mühendislerden ziraatçilere, akademisyenlerden öğrencilere, yoga eğitmeninden sosyoloğa, şifa ve enerji çalışanlardan fizikçilere müthiş bir mozaik ve çeşitlilik. Ortak nokta; Dünyayı, doğayı, varoluşu, insanlığı, yaşama geliş misyonunu sorgulama.

Müthiş bir çeşitlilik

Ayrıca, Dünyada ve Türkiye’de farkındalık yaratmaya çalışan çok fazla kişi ve kurum var. Onların çabası ve emeği ile Köy Enstitüleri tekrar gündeme geliyor, kooperatifçilik her geçen gün önem kazanıyor. Türkiye’de permakültür ile ilgili dernekler, topluluklar, çiftlikler güzel işler yapıyorlar. İlk aklıma gelenler; Türkiye Permakültür Araştırma Enstitüsü, Permakültür Tasarımcıları Derneği, Permakültür Platformu, Belentepe Permakültür Uygulama ve Doğal Yaşam Çiftliği, Ekolojik Mimari & Doğal Yapı Ağı, Buğday Derneği,TaTuTa, Ekolojik pazarlar.

Geleceğe ilişkin hayallerini ve planlarını bizimle paylaşır mısın?

Nasıl varoluşa hizmet edebilirim ve nasıl yaşamımı anlamlı katkı sağlayan bir hayata çevirebilirim… Bence hayatta bundan daha önemli bir mesele yok. Tüm yaşamım, beni her geçen gün Toprak Ana’ya, varoluşsal bütünlüğe yöneltti. Aslında tüm insanları ortak noktada birleştiren bu hisler bizi sonsuzluğa taşıyacaktır… Bedensel değil elbet ruhani boyutta… Bu çok derin, manevi bir kavrayıştır.

Güzel ruhların katkılarıyla

Yaşamım boyunca bunların ne kadarını gerçekleştirebilirim bilemiyorum ama bir an önce başlamam gerektiğini, ona çekildiğimi biliyorum. Şu an Akyaka’daki küçük bahçemizde kompost ve malç yapmaya başladım. Toprağa, suya, bitkilere çok daha farklı gözle bakmaya başladım. Muğla’da Karabağlar yaylasında 9 dönüm bir arazimiz var; 3 sene önce ağaçlandırmaya başlamıştık. İçerisinde eski bir yayla evi var. Orayı tekrar eski ruhuna kavuşturup öğrendiklerimi uygulamaya niyet ettim ve tohumlarını attım. Yayla kışın zor bir yerdir, baharda su tutar. Ancak bu eğitim bana en soğuk yaşam alanlarından en kuraklarına doğru bilgi, sistem, emek, sebat ve niyetle mucizelerin gerçekleşeceğini öğretti. Bu yaşam etiğini paylaştığım dostlarımın da beni bu yolda yalnız bırakmayacaklarından eminim. Çünkü bu yaşam yolu tek bir insanın bilgisini ve gücünü aşıyor; bir ekip işi. Birlikte yapmak için ortak istek gerekiyor. İnşallah yıllar sonra Karabağlar Yaylası Permakültür Çiftliğinden manzaralarla tekrar bir röportaj yapma şansımız olur.

Son olarak söyleşimizi okuyanlara bir mesajın var mı?

Doğru bilgi bu dünyada sahip olacağımız en kıymetli şeydir. Ve insan tüm yaşamını bunu bulmaya adamalıdır. Yoga Hocam Akif Manaf’ın çok sevdiğim ve kendime düstur haline getirdiğim bir sözü vardır. “Bilgi tecrübe edilmedikçe gerçek bilgi değildir”. Ve Nazım’ın içimizi titreten bu sözünde olduğu gibi “Yaşadım diyebilmem için…”.  Her şey yaşadım diyebilmek için aslında… Ve asıl olan nasıl yaşadığımız ve bu yaşamın neye hizmet ettiğini, yaşama geliş misyonumuzu anlayabilmek ve bunu gerçekleştirmek için.

Pek çok insanın benzer duygularla yeni bir dünyayı inşa etmek için çalıştığını görmek umut ve heyecan verici. Her geçen gün bu güzel ruhların katkılarıyla dünyanın daha yaşanır bir hale geleceğine inanıyorum.

Kategori(ler): Söyleşiler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir