Konuk yazarımız Özgür Burçak Gürsoy’un, Tilya Ekolojik Sosyal Kooperatifinin kurucu ortağı Sıla Sezge Çınar ile 26 Şubat 2025 tarihinde yaptığı mülakatı sizlerle paylaşıyoruz. 


Özgür Burçak Gürsoy (ÖBG): Merhaba Sıla Hanım, bizimle görüşmeyi kabul ettiğiniz ve vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederim. Şu an İstanbul’dan farklı bir şehirde olduğunuz için mülakatımızı online olarak gerçekleştiriyoruz.

Sıla Sezge Çınar (SSÇ): Merhabalar. Evet, ben şu an Çanakkale’nin bir ilçesi olan Bayramiç’teyim. Biz yaklaşık 2 yıl kadar Ekim 2022’den Eylül 2024’e kadar Beykoz’daydık. Sonra burada kurduğumuz sürdürülebilir çiftlik örneğini Türkiye’nin farklı yerlerine yaygınlaştırmaya karar verdik. Balıkesir Büyükşehir Belediyesi’nin kalkınma ofisinden gelen bir teklif üzerine buraya geldim. Kurucu ortaklarımızdan biri olan Samed Akman’ın Bayramiç’te yaklaşık 12 yıldır kendine ait bir permakültür arazisi, yetiştirdiği ürünler ve verdiği eğitimler vardı. Hem burada hem de İzmit’in Akmeşe Köyü’nde sürdürülebilir çiftlik örneklerini yaygınlaştırmaya gayret ediyoruz. Bu faaliyetleri Tilya Ekolojik Sosyal Kooperatifi olarak yürütüyoruz.

ÖBG: Bize kısaca kooperatifin kuruluş hikâyesini anlatabilir misiniz?

SSÇ: Biz 2022 yılının yaz döneminde bir ekiple örgütlenme toplantıları yapıyor ve Türkiye’de farklı bir sivil toplum örgütü mümkün mü diye tartışıyorduk. O dönemde Beykoz’daki bir vakfın yöneticisiydim. Öncesinde Özyeğin Üniversitesi’nde vakfın kırsal kalkınma programının yöneticiliğini yapmıştım. Anadolu’da Bitlis ve Kilis’te yürütülen iki farklı kalkınma programında edindiğim önemli deneyimler vardı. Aslında sivil toplumun kendi örgütlenme hikâyeleri, taban hareketleri ve biraz da kooperatifçilik hep etrafında dolaştığım konular oldu. Yine kıta Avrupa’sında, örneğin İtalya’da ve bilhassa Portekiz’de ve ayrıca İngiltere’de sosyal kooperatif yapılarının ne kadar iyi işlediğini biliyordum. Neden Türkiye’de böyle bir şey olmasın diye düşündüm. Hem biz kendimiz tarım yapıyoruz, ekolojiyle ilgileniyoruz, iklim hareketi ve iklim adaleti ile uğraşıyoruz.

Kooperatifin İsmi Tilya Oldu

Biz o 2022 yazını örgütlenme toplantıları ve kuruluş aşamalarıyla geçirdik. Nihayetinde 7 kişilik bir ekip olarak yola çıktık ve varlık temelli bir hikâye oluşturmak istedik. Akademi ve sivil toplumda geçen kariyerim sırasında ciddi emekler verilen işlerin aslında sahasında bir uygulama alanı oluşturmayınca yavan kalabildiğine defalarca tanık oldum. O yüzden İstanbul’un farklı yerlerinde arazi baktık ve nihayetinde bir arkadaşımızın Beykoz’daki arazisini kiralamayı düşündük. Uzun dönemli bir kiralamayla burada bir alan dönüşümü yaratalım dedik. Hayal ettiğimiz bu sistemi, sürdürülebilir bir yaşam sistemini, tarımıyla, insan ilişkileriyle, hiyerarşik olmayan örgütlenme biçimiyle hayata geçirmek istedik. Böyle birden fazla önemli dinamiği kapsayan bir anasözleşme yazdım. Ankara’da Ticaret Bakanlığı Kooperatifçilik Müdürlüğü’nden bir bürokrat da bana destek oldu. Buraların da yarasını bilerek kâr amacı gütmeyen, kamu faydası ile kurulan, aynı zamanda bir şirket gibi hareket edebilen, ortakları olan bir kooperatif yapısı geliştirdik.

Kooperatifin ismini Tilya Ekolojik Sosyal Kooperatif koyduk. Nihayetinde Beykoz’daki araziye karar kıldığımızda orası Kuzey Ormanlarının ve asırlık ıhlamur ağaçlarının geçiş alanı. Son örgütlenme toplantımız da böyle bir ıhlamur ağacının altındaydı ve ekobiolog olan bir arkadaşımız ıhlamurun Latincesinin Tilya olduğunu söyledi. Kooperatif ismimizi o ağacın altında böylece koymuş olduk.

ÖBG: Etkileyici bir hikâye gerçekten. Peki Beykoz İshaklı’yı seçmeniz nasıl oldu, biraz bahsedebilir misiniz?

SSÇ: Biz ilk etapta orayı kurarken bütün tarımsal ürünleri, tohumları, boru veya sera malzemeleri gibi büyük malzemelerin tamamını Çanakkale Bayramiç’ten Samed Bey’in arazisinden getirdik. İstanbul’da başlamamızın sebebi ise İstanbul gibi 20 milyon insanın yaşadığı bir metropolün çeperinde bu işin yapılabilirliğini göstermek idi. Kentin çeperinde yapılan tarımla, kentteki insanlar beslenebilirler, bunu öğrenebilirler, bunu devam ettirebilirler. Aslında temel felsefemiz buydu.  Çok fazla arazi baktık, Şile’de, Silivri’de, Pendik’te baktık ama Beykoz kısmet oldu. Bizim de çok içimize sindi, böyle biraz zorlu bir araziydi. Permakültür felsefesini seven insanlar birden fazla ağaç, orman altı bitkisi, farklı iklim özelliklerinin bir araya geldiği yapılar olmasını severler. Orada 2 yıl içinde 68 çeşit ürün yetiştirdik. Bunların içerisinde Türkiye’de hiç olmayan Japon yeşillikleri de var, oranın kendi habitatında olan hodan gibi türler de var. Böyle çok geniş bir seçkide çok fazla türde ürün yetiştirdik ve bir yaşam alanı yaptık aslında.

Açık bir Platform Olarak Kooperatif

ÖBG: Aranızda bu tarz konularda deneyimli bir üretici var mıydı? Yahut orada zaten halihazırda üretim yapan yerel kesimlerin içerisinden size bu anlamda bir destek verildi mi ya da ortaklık oldu mu?

SSÇ: Ben aslında kariyerimdeki önemli dönüm noktalarını ve bütün hikâyemi hep kırsalda kurguladım. Benim gittiğim çalıştığım yerler de öyleydi. Biz yedi ortağız. Özellikle Samed Bey zaten onarıcı tarım uzmanı, hem Türkiye’nin ve dünyanın farklı yerlerinde permakültür kursları veriyor hem de bir taraftan zaten işin uygulamasını da çok iyi bildiği için farklı kurumlara ve arazi sahiplerine danışmanlıklar veriyordu. Yine benim çalıştığım kurum bir permakültür vakfı idi ve yapılan işlerin tamamında aslında bahçeyle entegre idik. Çok farklı meslek gruplarından insanlar olarak herkesin bir tarım geçmişi vardı. Hangi mesleğe mensup olursanız olun bir ekolojik farkındalıkla, iklim değişikliğiyle mücadele etmek zorunda olduğumuz bu yüzyılda nasıl bir katkı sunulabilir felsefesiyle açık bir platform, bir hub gibi tasarladık aslında tüm yapıyı.

ÖBG: Peki neden bir sosyal kooperatifi tercih ettiniz? Türkiye’de çok çeşitli türde kooperatif var. Sosyal bir kooperatif bunların içinde farklı bir yerde. Biraz o konuyu açabilirseniz sevinirim.

SSÇ: Sivil toplumun kendi kaynak yaratma süreçlerini çok yakından bildiğim için, sivil toplum kuruluşlarından özellikle kooperatifler, dernek ve vakıflardan daha farklı bir yerde kalıyor. Bu yapıların kendi varlığını ekonomik olarak devam ettirebilmek için bir sisteme ihtiyaçları var. Sürekli kaynak geliştirecek bir sisteme ihtiyaçları var. Bu kaynak geliştirme sürecinde de aslında kâr amacı gütmeyen bir yapı, uluslararası bütün hibe ve fonları alabilir. Ama bir taraftan da ticari bir yapı, çünkü kooperatif bir anonim şirket gibi ortaklı bir yapı. Kendi gelir kaynaklarını, hibe ve fonlarla birlikte ürün satışları, eğitimler, atölyeler gibi farklı hizmetler sunarak da elde edebilir. Aslında birbirini de dengeleyecek bir ekonomik yapı geliştirmek istedik. Türkiye için şöyle ilginç bir örnek oldu. Türkiye’de bu alanda genelde ya tarım kooperatifleri ya da tüketim kooperatifleri vardır. Onların tamamı ortaklarına kâr dağıtırlar. Biz ortaklarımıza kâr payı dağıtmıyoruz. Aslında sosyal kooperatifin en önemli unsurlarından bir tanesi bu. Tabii ki içerideki ortaklar gelir elde edebiliyorlar ama emeklerine göre kendi kurguladıkları bir program içerisinde bunu başarabiliyorlar. Sadece o yapı para kazandığı için ortaklarına kâr dağıtmıyor; emeğe dayalı bir gelir sistemi yarattık.

Kaynak: https://www.youtube.com/watch?v=GfM2_BoabiA&ab_channel=AnadoluAjans%C4%B1

ÖBG: Peki, burada ortak sayınızı paylaşabilir misiniz?

SSÇ: Tabii, halen 7 ortağız. Bir Amerikalı altı Türkiyeli ortağımız var. Giren çıkanlar oldu yani hisse devirleri yaşadık ama hâlâ yedi ortağız. Onarıcı tarım uzmanı, sivil toplum profesyoneli, bağcılık ve şarap uzmanı, kalkınma uzmanı gibi farklı meslek gruplarından oluşuyor ekibimiz.

Projeler ve Ortak Çalışmalar

ÖBG: Genişleme gibi bir perspektifiniz var mı? Örgütlenme, kooperatifi biraz daha tabana yayma, bölgeye gibi.

SSÇ: Aslında var, görüşmeler yapıyoruz. Ama bizim Türkiye’deki hikâyemiz son iki buçuk senedir şöyle gelişti: Kuruluştan altı ay sonra çok büyük bir deprem oldu. Ben ve bir başka ortağımız daha Antakyalı. Hem kendi ailelerimize yardım götürmek hem de bu kooperatif yapısını ayağa kaldırmak gibi çok zorlu bir süreç oldu. Bu arada AB’den hibe aldık, UNDP ile çalıştık. Ama geldiğimiz noktada artık farklı şehirlerde, İzmir’de, İzmit’te, Çanakkale’de birden fazla şehirde yaptığımız işler ve oradan aldığımız davetler var. Bu şekilde ortaklıklarda bir genişleme istiyoruz. Yine biraz Türkiye dışındaki ayağımızı da kurguladığımız bir süreçteyiz açıkçası. O şekilde finansal sürdürülebilirliği daha rahat bir zemine taşımak istiyoruz. Maalesef Türkiye’de bu mevzuların önemi halen tam anlaşılmış değil.  Bunu sahada daha da net görüyor insan.

ÖBG: Anladım. İstanbul içerisindeki ya da Beykoz’un farklı bölgelerindense ülkenin farklı bölgelerine bu iyi örneği tanıtıp oralarda da örgütlenmesini sağlamak ve oralara katkı sağlamak gibi bir misyon gibi algılıyorum söylediklerinizden doğru mudur?

SSÇ: Doğru ve şöyle, biz geçen sene bir proje yaptık, yaklaşık bir yıl kadar sürdü, Avrupa Birliği’nin Sivil Düşün programının desteğiyle yürütülen bir projeydi bu. Bu proje kapsamında aslında yeni bir kalkınma modeli önerisi olarak ekolojik sosyal girişimleri önerdik. Kurduğumuz bağlantılar ve ağlar içerisinde iki tane büyük toplantı yaptık. İstanbul ve Muğla’da tüm ilgili kurumların, üniversiteler, önemli holdingler, uluslararası kurumlar gibi birçok aktörün bulunduğu iki tane büyük buluşma gerçekleştirdik. İstanbul’da misyonumuzu artık tamamladığımızı hissettik çünkü İBB bizim proje ortağımızdı, İBB ile bu konuları görüştük ve onlar da aslında çok açıkça şunu söylediler. Bu metropolün o kadar büyük problemleri var ki biz tarımsal alandaki destekleri, Silivri’deki çiftçiye önemli tarım ürünleri almak, tohum ve fide dağıtmak dışında bir şeye dönüştüremiyoruz.

İlaçsız Tarım Mümkün

tilyaBu iki yıl içerisinde Tarım ve Orman Bakanlığı’ndan ahududu fidesi desteği aldık, %80’lik bir hibeydi, %20’sini biz ödediğimizden sadece fide desteği verdiler.  Normalde desteklerin çok kapsamlı olması gerekiyor çünkü dünyanın her yerinde böyle. Ama bizde öyle olmuyor. Biz mesela o arazinin hazırlanmasında çok uğraştık; onarıcı tarım çok zor bir iş gerçekten. Kuruluşu zor, sonrası çok daha verimli ve kıymetli bir iş oluyor. Ama ilk etapta gerçekten ya öz kaynaklarınızdan ya insan gücünden ya da bir devlet teşvikinden faydalanmanız gerekir. Arazimizin bir dönümlük alanında ahududu bahçesi kurduk; aslında biz bunu yapılabileceğini göstermek için kabul ettik. Beykoz İlçe Tarım Müdürlüğü bize ulaştı. Belirlediğimiz alanın tamamında bir yamaç üzerinde, Beykoz’un aşırı nemli geçiş iklimine sahip İshaklı Köyü’nde bir dönümde ahududu bahçesi yaptık. Orada ayrık otu ayıklanması tam 3 ay sürdü, sonlara doğru gece herkes rüyasında ayrık otu görmeye başladı. Sonra İl Tarım Müdürü geldi, “bu nasıl oldu” dedi. “Hani hiç ilaç katmıyor musunuz?”, “Hayır, katmıyoruz 2 yıl geçti, meyve alıyoruz artık, satışlar başladı” dedik.  Bu nasıl oluyor diye bir türlü inanmak istemedi. Böyle müthiş bir direnç var. O zaman Beykoz Belediyesi’nden ziraat mühendislerini yönlendiriyorlardı. Yaptığımız seraların denetime geldiler. Ancak maalesef tutumları teşvik edici olmaktan uzak, açık söylemek gerekirse, ilaçsız ve onarıcı tarımı küçümseyen bir yaklaşımdı.  Bakış açılarına göre bu işler biraz zengin işi görülüyor ve çiftçiye uygun olmadığı düşünülüyor.

ÖBG: Biraz hayalperest gibi mi? Hani uygulanabilir, genişletilebilir, bütün ölçeğe yayılabilir uygulamalar gibi gelmiyor sanki.

SSÇ: Evet, mesela buraya Balıkesir’de yeni bir belediye anlayışı ve yeni bir tarım ve kalkınma anlayışı oluşturmam için beni davet ettiler. Burada tarımın artık onarıcı tarımla yapılmasına dair bir program tasarladım onlara. Balıkesir hem tarım hem de hayvancılık anlamında Türkiye’nin çok önemli bir bölgesi. Bizzat belediyenin tüm kırsal ve tarımsal faaliyetlerine onay veren Genel Sekreterinden tam olarak şu cümleyi duydum: “Bunlar kırsal romantizm Sıla Hanım, bunlar hayalcilik, çiftçinin daha gerçek çözümlere ihtiyacı var.” O noktada cidden biraz “yeter artık” dedim.

Biz bunu çok büyük ortaklıklarla Türkiye’de çeşitli ağlar kurarak ve uygulamalar yaparak 2,5 yılda bu bakış açısını bir nebze kırdığımızı düşünüyorduk. O yüzden İstanbul’daki misyonu tamamladığımızı düşündük çünkü bunu en üst düzeyde İBB’ye anlattık, holdinglere anlattık. FAO’nun temsilcileriyle onları bir araya getirdik, UNDP’nin bu anlamdaki temsilcileriyle bir araya getirdik. Bunun yapılabileceğini onlar da gördü aslında. Aynı şekilde bunu Muğla’da Pastoral Vadi Ekolojik Yaşam Çiftliği var, onlar da proje ortağımızdı, Muğla İl Tarım Müdürü ve Kaymakamlığı, birden fazla aktörü bir araya getirdiğimiz bir hareket başlattık. Herkesin bir kulağına çalındı, evet bunlar oluyor, yapılıyor ve destek gerekiyor; bunun için bir planlama ve program gerekiyor. Ancak ne yazık ki kamu kurumlarının da yerel yönetimlerin de desteğini hiçbir zaman alamadık. Biz de bunu yaygınlaştırmak için örnekleri Türkiye’nin her yerinde çoğaltmaya karar verdik.

Kooperatifler İşlevsiz Hale Geliyor

ÖBG: Biliyorsunuz bu sene uluslararası kooperatif yılı, bu vesile ile hem dünya genelinde hem de Türkiye’de kimi çalışmalar yapıldığını görüyoruz. Güncel durumu bu bağlamda nasıl değerlendiriyorsunuz ve sizin özgün rolünüzü ülkemizin kısmen karmaşık kooperatif ekosisteminde nasıl konumluyorsunuz?

SSÇ: Türkiye’nin farklı coğrafi bölgelerinde, özellikle Bitlis gibi zorlu coğrafi bölgelerinde bir kooperatifin hem kuruluşunda hem eğitimlerinde uzun yıllar çalıştım. Bu nedenle nelerin niçin işlemediğini, hangi dinamikler ve sıkıntılar sebebiyle ilerlemediğini çok fazla deneyimleme fırsatım oldu. Aslında kooperatiflerle ilgili hikâyede ciddi anlamda bir değişikliğe gidilmesi gerekiyor. Anayasal zemindeki boşluklar, mevzuattaki sıkıntılar gibi unsurların kooperatiflerin gerçek işlevini yok ettiğini düşünüyorum. Halbuki Türkiye’yi ayağa kaldıracak kalkınma hamlesinin kooperatiflerle olacağına inanıyorum.

Dünyada çok iyi örnekleri var ki biz bu örneklerin Türkiye’ye yansıması olarak vücut bulduk.  Kooperatif kendini ekonomik olarak sürdürebilmek için gerçekten bazı şeylere ihtiyaç duyuyor. İşte kâr amacı gütmeyen bir yapıya bu nedenle de ihtiyaç var, biz sosyal kooperatifi o yüzden öneriyoruz. Ülkede bir ekonomik kriz olduğunda, enflasyon meydana geldiğinde siz bir uluslararası fona da ulaşabiliyorsunuz böylece. Ekonomik yapınızı dengeleyecek bir şey kurgulamış oluyorsunuz. Tabii ki bütün kurumlar sosyal kooperatif olsun diye değil ama mesela biz gelir vergisi ödüyoruz, kurumlar vergisi ödüyoruz. Gelirimizin yarısından fazlasını devlete veriyoruz. Bu kooperatiflerin, bilhassa üretim de yapıyorsa, sistemini işlevsiz hale getiriyor.

Bitlis’ten Ders Almak

ÖBG: Söylediğiniz Bitlis örneğinde sizce en sıkıntılı unsurlar neydi? Geleceğe ışık tutması açısından faydalı olabilir.

SSÇ: Şimdi coğrafi konumu gereği orada kooperatifin kurulduğu yer, boşaltılan köylerin olduğu bir alan. O yüzden çok daha farklı ve fazla sıkıntıların yaşandığı bir yer.  Oradaki insanlara birileri gidip muhasebe eğitimi veriyor çünkü kooperatifin işlemesi için o bilgi çok önemli. Bu eğitimi kaç kişiye verirseniz verin zaman içerisinde bunların tamamı probleme dönüşüyor. Bir kişi bu işi biliyor ve aslında hep o bir kişi üzerinden dönmeye başlıyor her şey. O bir kişinin başka kişilere bilgi aktarımı genelde gerçekleşmiyor. Diğer tarafta kâr amacı güttüğü için ortaklar arasındaki o dengeyi kurmak çok önemli. Aslında Kooperatifçilik Genel Müdürlüğünden yönlendirilen personelin tüm kooperatiflere belirgin, yaygın ve uzun zamanlı bir eğitim vermesi gerekiyor. Bunu mükemmelim diyen bir vakıf, bir dernek, bir kişi, bir kurum yapmamalı zira bu şekilde olmuyor da zaten gördüğümüz üzere. Örneğin bizler bile, bu işin içinden gelen, bu işin eğitimlerini verip kooperatifleri güçlendirmeye yıllardır çalışan insanlar, kendimiz kooperatif kurduğumuzda bu söylediğimiz yapıları dengeye oturtmakta çok zorluk çektik. Gelirinizin yüzde ellisinden fazlasını vergi olarak verdiğinizde, bir şirket gibi muamele gördüğünüzde zaten sivil toplum yapısı olamazsınız isteseniz de. O zaman sadece ticari hareketlerle ilerlemek zorunda kalırsınız. Yani kurulan hikâyede kooperatiflere özel bir destek mekanizması sunulmazsa ne yazık ki Dünya Kooperatifçilik Yılında sınıfta kalacağız.

ÖBG: Peki, benim son sorum İstanbul’da kırsal alanların ve tarımsal üretimin geleceğine dair olsun. Siz bu ekosistemin içinde birebir yer alan bir kooperatif kurucusu olarak konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

SSÇ: Sistemin neden işlemediğine dair benim bu yolculukta iki temel öğretim oldu. Birincisi çok iyi hislerle ve gerçekten gezegenin geleceğine dair kaygılarla ve bir çözümle, bütün ilgisini, deneyimini, maddi manevi her şeyini aktaran insanların dahi yaptıkları çok temel bir hata var. O da şu: Ne kadar büyük işler, büyük paralar, büyük bağlantılarla bu işi yaparsanız yapın, çok iyi ekipler kurmanız gerekiyor. Türkiye’de genelde büyük bir problemimiz, sivil toplumda da şirketlerde de üç kişinin üç yüz kişilik iş yapmasını bekliyoruz. Tabii tarım böyle bir şey değil, özellikle onarıcı tarım hiç böyle bir şey değil. Üç yüz kişilik iş varsa üç yüz kişi olmanız gerekiyor orada. Üç kişiyle üç yüz kişilik iş yapmaya çalışırsanız o zaman biraz komik duruma düşüyorsunuz.  O yüzden kurumların tamamında böyle bir potansiyelinin altında kalma hali var.

Yeni bir Tarım Modeli

Diğer taraftan biz bütün kurum ve kuruluşlarla aslında bu hikâyenin tamamında çok fazla işbirliği yaptık. Uzun görüşmeler ve toplantılar yaptık. Burada bir mentalite değişimi gerekiyor. Ben üniversitede siyaset bilimi eğitimi aldım ve şunu artık çok net bir şekilde kabul ettim: Türkiye’de devlet aklı dediğimiz şeyin çiftçilere artık ilaç kullanmayacaksınız demesi gerekiyor ve ancak o zaman ilaç kullanılmayacak. Ancak ondan sonra nitelikli, yetenekli, alanda zaman geçirmiş insanlar sahaya gönderilmeli ki bazı şeyleri değiştirip dönüştürebilsin.

Şöyle bir örnekle bitireyim. Beykoz, İstanbul’a yarım saat mesafede. Otobüs arazinin önüne kadar geliyor, aşağıda muhtarlığın oradan inip 2 dakika yürüyorsunuz. Arabanızla da şehrin her yerinden yarım saat mesafede. İçeride 2 yılda onarıcı tarım yöntemleriyle 68 çeşit meyve, sebze ürün yetişti. Bunun içinde 10 çeşit domates, Japon yeşillikleri, ahududular, armutlar, yenebilir özel çiçekler, şeflere sattığımız çok ünlü pazılar, inanılmaz bir ürün seleksiyonu yetiştirdik. Bir taraftan eğitimler verildi. Yatılı eğitimler, çadır kurup gelenler oldu, günü birlik atölyeler düzenlendi. Kahvaltılar yaptık, projeler yaptık, proje ortaklarını Türkiye’nin farklı yerlerinden bir araya getirdik. Bir sürü gönüllü geldi. Az zamanda bir sürü iş yaptık aslında.

Son etkinliklerimizden bir tanesine yirmi tane katılımcı geldi ve profilleri şöyleydi: Biri çok önemli bir bankanın müdürü, biri İstanbul’un en popüler otellerinden birinin müdürü, biri akademisyen, diğeri bir kurumda işçi. Üç saatlik bir atölye yaptık ve burada ne yapıyoruz, neden yapıyoruz, onarıcı tarım nedir, toprağı neden onarırız, neden pestisitleri kullanmıyoruz, bunu siz nasıl yapabilirsiniz hepsini anlattık. Bizim dünyadan, Türkiye’den, inanılmaz bir ata tohumu seleksiyonumuz var mesela, bunları gösterdik. Arazin tamamında yaptığımız uygulamaları gezdik. Enerji uygulamaları, su uygulamaları, toprak uygulamaları. Orası aslında sürdürülebilir bir alanın nasıl kurulacağının, bir örneği. Her şeyi gösterdik. Ve nihayetinde şuraya getirdik. Biz Topluluk Destekli Tarım (Community Supported Agriculture) modeli geliştirmek istiyoruz. İstanbul’da, dünyada da iyi örnekleri var, ülkede de bunu savunuyoruz. Bunun da gerekliliklerini anlattık. Nedir? Normalde Amerika’da ya da farklı ülkelerde çiftliklere üye olursunuz, 12 aylık ya da 6 aylık ödemeler yaparsınız ve çiftlik size ürün sağlar. Ama işte don olur, bir ürün yerine başka bir şey koyar. İlaç olmadığını bilir ve güven ilişkisi geliştirirsiniz. Bir destek ihtiyaçları olur. Gider gönüllü olarak bir topluluk olursunuz. Bu çok hoşlarına gitti. Yani böyle anlattık, o gün zaten mükemmel bir gün olarak geçti. Herkes böyle çok yüksek ve biz böyle toplumda belirli bu alana giren öncüler olmasını istedik. Bunu belediye başkanlarına da anlattık. O proje ortaklarımıza da anlattık. Günün sonunda bir kişi bile bu sisteme üye olmadı. Bu bize çok şey anlattı. Çünkü ilaçsız ürün almak istiyor ama ilaçsız ürünü lüks zincir marketten almak istiyor ama orası ilaçsız ürünü satmıyor. Yine de evime çok yakın diyor. Diyoruz ki biz evlere dağıtım yapıyoruz, İstanbul’un yirmi tane lokasyonuna ürün götüreceğiz. En çok on kişiye çıkarabildik nihayetinde. Yirmi milyonluk mega kent. 20 kişi bile bu işin içerisine girip üye olmadı. Bu bizi gerçekten çok şaşırttı.

ÖBG: Çok cesaret kırıcı.

SSÇ: O zaman bunun neden böyle olduğuna dair düşünürken biz gerçekten bu işe gönüllü ve bu işi devam ettirmek isteyen insanlarla farklı şehirlerde bu örnekleri çoğaltmaya karar verdik. Tilya’nın hikâyesini de böyle devam ettirmeye niyet ettik.


Not: Öne çıkan görsel, Tilya Ekolojik Sosyal Kooperatifinin Instagram sayfasından alınmıştır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir